31 Aralık 2011 Cumartesi

(hep on yedi)

fırtınalardan münezzeh adını andığında mürekkebim
akgöl ütülü geceliğini çıkarmadan henüz
şimşek yalamış gözlerini, sesin 'vanilla sky'
kulaklarımda bütün uğuldayan incesaz

korkuları dağıtır ıslığını çaldığında sazlarım
helix nebulası ışıldayan elini göstermeden henüz
inkarcı haykırışlar dizelerinde, kirpiklerin ıslak
kulaklarımda bütün uğuldayan incesaz

anaforlar açar bağrında okyanusun gülüşünü tuttuğunda ellerim
nezval'in parmaklarından prag sokakları'na bir şiir koşmadan henüz
gitmek dürtüsü sarmış heyecanlarını, ellerin titriyor
kulaklarımda bütün uğuldayan incesaz

nasıl bir sevmekse bu çocuklar gibi doyasıya ve karşılık beklemeden
insanın elleriyle tanrılarını boğması gibi soluksuz ve sonunu düşünmeden
israfil'in sur'u gibi kula'klarımda bütün uğuldayan incesaz
işte gene o şarkı duyulur uzaklardan
gamzedeyim deva bulmam''

m.r. 31.12.2011 (de tamamlandı)


senin için söyledim

..ben sana hicranlı gecelerde ne şarkılar söyledim
bir bilsen
en büyük aşklara adanmış
en güzel sevda şarkılarını
gırtlağımı yırtarcasına
en latif nağmeleri haykırdım
hıçkıra hıçkıra
sesimi çatlatana dek
şişelerdeki meyleri dağıtarak
sadece senin için söyledim
en sevdiğim makamlardan
notalar birer yıldız olup dağıldı semaya
ben sana hicranlı gecelerde ne şarkılar söyledim
bir bilsen
hasretliğe dair
ve çokça vuslata
ah ne şarkılar ne şarkılar
hemde kendim söyledim
sen bilirsin
tizleri, infilak eden bir bomba
pesleri, paldır küldür illallah
senin için söyledim
ciğerlerimi patlatırcasına
gecedeki bütün sesleri bastırana dek...

(m.r. 31.12.2011)

30 Aralık 2011 Cuma

... şimdilerde çıkmaz sokağıma kadife rengi karanfiller ekmekteyim...

... şimdilerde çıkmaz sokağıma kadife rengi karanfiller ekmekteyim ... (14.12.2011)

... bir kaç şiir okumak belki de, yalnızlığa çizilen ellerde huzursuz titreyiş, kapı arkası fısıltılar, duyulmayacak hiçbir hece... (15.12.2011)

... boğarcasına ağır aşk kokan eylül akşamlarında/ muhabbet tellalı kesildim karşında/ sen de yeter sus artık demiyorsun/ rezilliğim diz boyu/ meye susamış kadehler, hadi doldur da içelim/ içtikçe sövelim feleğin ayarsız çarkına/ o zaman belki sessizliğe düşerim...
(m.r. 20.12.2011)

...sana cennetten geceler çalacağım bekle rüzgarımı,
prangaların çürüttüğü bileklerim sırat köprüsü gibi dargın,
araf'ta kırbaçlanan ejderha gölgeleri kaçırır uykularımı,
ilkbahar bakışların derin sulardan yükselen zambak kokularıyla baygın...

...uçuk sarı kanatları rüya kelebeğinin her gece çalar turkuaz rüyalarımı,
gerçeklik zindanında aşüfte umut cellatları ki ölü bedenleri solgun,
kara kış ayazında kucakladığım harlı ateşler avutuyor sıtmalı yakarışlarımı,
asude sevdan zaman tanrısıyla süren ezeli savaştan yorgun... (m.r. 21.12.2011)

...ufukta ağlaşır beyaz karanfiller, yamalı kanatları sevda kuşlarının,
geceyi saklayan mehtap bakıp bakıp içlenir samanyoluna,
senin dudaklarından bir satır hançerle çizeceğim yarınıma
ve bilirsin hançerim gülleri kanatır... (m.r. 22.12.2011)


... bir gamzenin neş'esine kapılıp savrulan ben
hangi geçmiş rubu asrı içtim bilemez oldum
hapseyledi sine-i sürûrumu sarmaşık gülleri
zehr nakşeder dikenleri kelamının çözemez oldum... (m.r. 23.12.2011)

...susturun bütün şarkıları,
duyulmasın kederli yakarışlarım
güneş doğmasın gün geceye kalsın,
sükunlara gömülsün ayrılık... (m.r. 26.12.2011)

... yaralıyım öfkem vurulmuş,
mor dağların zirvesine aklar kurulmuş,
kara çadır içinde bir kız uyurmuş,
değse yüzüme elleri kurşunlar erise ... (m.r. 26.12.2011)

... sesi yağmur, bahar bakışları/ teni kar, fırtına saçları/ elleri temmuz fakat yakacak hülyaları... (m.r. 26.12.2011)

... canım nasıl yanıyor bir bilsen
şu kıstırılmışlık hissi
şu elleri kelepçeleyen yalnızlık
şu zehir zemberek susmaların
ihtimallerin varsayımlara çarpıldığı
aşkların kader zindanlarına atıldığı
nasıl bir yaşamaksa sonu ölüm
ölümün gözlerinde intihar
yanılmış rakkası tarihin
bir çift kumru gibidir gözyaşları
ekmeğin gövdesinden sevişerek düşer... (m.r. 28.12.2011)

... ben şiirler okusam yıldızlar batıncaya kadar/ sen sabahtan akşama şarkılar söylesen/ sevişsek sam yelini ürkütmeden/ ve bir şarap misali yakut yakut dökülsek/ cihan harbi arifesinde/ ordular dökülmeden cinayet uçurumlarına/ kıyamet çanları çalacak san pedro katedrali'nden/ sımsıkı sarıl bana yoksa bu dalgalar bizi ayıracak... (m.r. 29.12.2011)

muhalif radyodaki yakın zaman ajansları

... geçmiş günahların bedeli gibi ağır ağır ödenir/ kimsesizler rıhtımında kalan boş bir şarap şişesi yalnızlık/ üçüncü siren sesini duyduğu anda irkilecek bütün hücrelerin, bir ve iki değil/ kaddafi'nin cesedi gibi yıpranmış fakat mağrur... (m.r. 19.12.2011)

... gotik pencerelerin isli camlarında 'a beautiful mind' filminden sıçramış rakamlar/ moskova treni paris garı'nda, big ben dört başı mamur 19,30/ italya parlamentosu'nda goldman sachs'ın piramit gözleri/ new york'un fahişe sokaklarında wall street anarşistleri kovboy şarkıları söylüyor... (m.r. 19.12.2011)

... tarih artık meydanlarda değil pezevenk siyasetçilerin parmaklarıyla yazılıyor/ acı bal tadında temsili demokrasi gırtlağını yakıyor/ l'assemblée nationale'de dönek ermenilerin piçleri diaspora parası sıçıyor/ ankara'da muhalefet kokoreç taziyesinde, dolmabahçe'deki katlı otopark tadında dış politika, tam porsiyon ... (m.r. 19.12.2011)

... asya bozkırları beyazın cüretkar deminde suskun/ merter'de merdiven altı overlokçu kızlar çinli fabrika işçileri kadar azimkar fakat solgun/ bir kadeh smirnoff sıcaklığında dudakların karabasan gecelerinde/ sarı denize dökülen timsah gözyaşları, onları ben içmedim... (m.r. 20.12.2011)

... yıldız rüzgarı katmış ardına bulut gözyaşlarını/ bir kıyamet kopuyor ki sanırsın kılıçlar devrilir cenk meydanında/ insan ormanları açtığında nasırlı avuçlarını/ gül akacak mazgallarına kanlı kulelerinden payitahtın...(m.r. 24.12.2011)

...kış düşmüş anadolu'nun imanlı dağlarına/ alev olur yakar canları üniforması içtikçe kanını/ bu doğan güneş değil, bu yanan ateş nedir/ çocuk gözlerinde şimşekler gibi çakan cumhuriyet ziyası... (m.r. 24.12.2011) ' devrim şehidi kubilay için'


''levanten limanlarında katışıksız içtiğim rum kızların pudralı yanakları/ dağıtır marsık uykularını sancağın mavi-beyaz/ devrik payitahtın saltanatı çökmüş meclis-i mebusan'a/ ergunavların dönek kokuları boğazı yakmadan'' (m.r. 25.12.2011)


''ezan sesleri boğuyor takvayı/ suretleri insan değil yalancı/ milenyum karanlığında oynanan/ bil ki riyakar gölge oyunları'' (m.r. 26.12.2011)

... deli kuşlar gibi dolanıyor dağların üzerinde heronlar/ telsiz sesleri birbirine karışmış şifreleri bir tek noel baba biliyor/ istihbarat sağlam dediler meğer çürük imiş bomba ocağımıza düştü/ giden cana mı yanayım kesilecek başlara mı/ elin ipini kim saldı bu derin kuyuya kim attı çocukları diri diri karanlığa/ yazık ülkem vah ki ne yazık kalbimize saplanır durur ucu kanlı paslı kazık/ andır kalsın gavurun aklı bize ne hayrı dokunmuş/ gök kubbe üstüne divan kurulmuş/ lanet yağacak toprağa yeşermesin diye umutlar/ barış gene kırlangıç gibi göçecek/ bu mevsim de anadolum öksüz düşecek... (m.r. 31.12.2011)

29 Aralık 2011 Perşembe

ULUDERE’YE ÇIKAN YOL!

29.11.2009 Bülent Arınç, ‘bayramdan sonra ne Danıştay kalacak ne Bülent Arınç’ dedi. (1) Sonrası malumunuz önce ‘kozmik oda’lara girildi, sonra türlü tertiplerle TSK’nın seçkin subayları tasfiye edildi, Genelkurmay Elektronik Sistem Komutanlığı Dairesi, Havelsan’a gözaltı vd.
Doğu Perinçek ‘Türk Ordusu Kuşatmayı Nasıl Yaracak’ diyordu. Bunun üzerine ben ‘‘Bu Ric’at Başka’’ diye yazdım. Gerçektende öyleydi. Anayasa Mahkemesi tarafından Cumhuriyet düşmanlığı tescillenmiş bir parti ile şiir gibi uyum dönemi General Özel ile perçinleniyordu, en çok da terörle mücadele konusunda. Hükümet bir yandan el altından PKK ile görüşmeler yaparken diğer yandan siyasi uzantısı denilen KCK’ya operasyon üzerine operasyon düzenliyor benim fikrimce kürt siyasi hareketinin aklı başında önderlerini pasifize edip sahada deli danaları bırakıyordu. Barış Yarkadaş bizimde yazımızın ana konusu olan Uludere’deki hazin olayın ardından dünkü yazısında ‘‘Genelkurmay Başkanı Necdet Özel'in ortaya koyduğu AKP'nin de "onay verdiği" terörle mücadele konseptinin, Türkiye'yi yeniden 1990'lara götürdüğü açıkça görülüyor.’’ böyle bir değerlendirmede bulunuyor. Tespiti doğru kabul edersek devletin daha önce denenmiş ancak sonuç alınamamış yöntemlere geri dönmesi terörle mücadelede büyük bir başarısızlık olduğunun göstergesi. Türlü tertiplerle diz çöktürülen TSK artık Uludere’de görüldüğü üzere ‘operasyonel hatalar’ yapacak kıvama getirilerek büyük bir tuzağın tam ortasında savunmasız kalmıştır.

Bülent Arınç’la başladık onunla devam ediyoruz, meclisteki bütçe görüşmeleri sırasında ne buyurmuşlardı; “Kürtlerin varlığı en az bin seneden beri bir gerçektir. Bunu inkâr edemezsiniz. Kürdüm diyen bir insana bu ülkede hepimiz kadar, en az hepimiz kadar hayat hakkı, bilgi, eğitim, dil, kültür, kimlik hakkı ne varsa vereceğiz” devam ediyoruz. Çok geçmeden Leyna Zana’dan bir açıklama geldi ve kısaca artık özerklikten ziyade kendi kaderlerini tayin hakkı istediklerini söyledi. Bununla bitmiyor Cemil Bayık şu günlerde Avrupa’nın sessizliğine serzenişte bulunup ‘kitlesel eylemler’ yapılması gerektiğini söyledi. Ne olduysa şu iki hafta içerisinde oldu ve bomba Uludere’de patladı.

Tabloyu biraz daha karmaşık hale getirmek için bir iki küçük not daha düşüyoruz; İran olası bir müdahaleye karşı Hürmüz Boğazını kapatırım tehdidinin ciddiyetini göstermek için düzenlediği geniş çaplı tatbikatın sürerken bugün Amerika cephesinden gelen ‘iki gemimiz rutin geçişlerini sorunsuz yaptı’ açıklaması Ortadoğu’da suların kaynama noktasına geldiğini gösteriyor. Özellikle Arap Birliği gözlemcilerinin Suriye’ye dair değerlendirmeleri Batı İttifakını pek memnun etmeyecek cinsten. Gene Uludere’deki hazin olayın ne şartlarda vuku bulduğunu göstermek açısından şu haberi de yazmadan edemeyiz;

‘Enerji Bakanı Taner Yıldız, enerji alanında işbirliği anlaşması imzalamak için Moskova'ya gidecek. Rusya Başbakanı Vladimir Putin'in de hazır bulunacağı Beyaz Ev'deki imza töreninde, Rus tarafını Rusya Başbakan Birinci Yardımcısı İgor Seçin temsil edecek.’ (2)

Sahi, bütün bu hengâme dünyadaki enerji kaynaklarını ve yollarını kontrol altında tutabilmek için değil miydi?

Çok dağıttık ama bunların bilinmesinde fayda olduğu görüyorum. Teoman Alili’nin Uludere’deki olaya dair değerlendirmesi ise çok isabetli bakın ne diyor:

Olay açık, kuzey ırak kimin denetiminde? ABD. Türkiye'ye istihbarat bilgisini kim veriyor? ABD. Bölgede savaş çıkartmak isteyen kim? ABD. Yurtsever komutanları, gazetecileri ve siyasetçileri hedef alan kim? ABD. O halde Haftanin olayının perde arkasında ne var?
Olay ilk başlarda büyük medyada görmezden gelindi sonrasında ise mızrak çuvala sığmadı. Derken siyasi kanattan açıklamalar peşi sıra geldi. BDP başkanı Demirtaş olayı açık bir katliam olarak niteledikten sonra Erdoğan’ın Suriye Başkanı Esad’a yönelttiği eleştirinin bir benzerini Erdoğan’a yaptı. Akabinde çeşitli kentlerde protesto adı altında çeşitli kalkışmalar yaşandı ve yaşanmakta. Genelkurmay’dan ise istihbaratın teröristlerin sızdığına yönelik olduğu ve bölgenin PKK’nın etkinlik alanı içinde bulunduğu şeklinde özetlenebilecek bir açıklama geldi.

Ölen insanların ‘kaçakçı’ olduğu söyleniyor. Doğrudur, bölgede kaçakçılık meşru bir iş haline gelmiş durumda. Bu o insanların değil acziyet içerisindeki devletin sorumlusu olduğu bir durumdur. Ölenlerin sayınsın 35 olduğu ve içlerinde 30 yaş altında insanların bulunduğu hatta bazılarının korucu olduğu yönündeki haberler olayın vahametinin bir başka boyutu.

Sonuç olarak bütün bunları toplarlarsak AKP iktidarıyla birlikte terörle mücadelede gelinen noktanın acınası durumlar yarattığı ortadadır. Kürt siyasi hareketi kapana kıstırılmış bunun yanında silahlı gruplar üzerine yapılan bilindik operasyonlarla sonuç alınacağı sanılmıştır. Bu olay bir kere daha göstermiştir ki terörle mücadelede büyük bir istihbarat zafiyeti vardır. Bu olay alelade bir şekilde vuku bulmuş değildir. Çeşitli komplo teorileri ortaya sürülebilir. Ancak biz dışarıdaki bir takım gelişmelerin içeriye yansıması olarak görmekteyiz. Olayın sorumlusu olarak bir iki ulusalcı subay günah keçisi ilan edilirse hiç şaşırmayın. Bununla birlikte bu olayın ülke içerisinde öteden beri planlanan büyük kalkışmaya ve sonrasında doğabilecek iç savaşa bir adım olabileceği ihtimali çok yüksektir. Kimse bu hazin olayı bir talihsizlik olarak niteleyemez. Bütün bu yaşananlar bize göstermektedir ki gelinen nokta kendi ülkesini savunmaktan aciz bir şekilde elin istihbaratına güvenip vatandaşlarını bombalayan bir asker-polis ittifakı ve elbette bunun yegâne müsebbibi akp hükümettir.
Bundan sonra gelişecek olaylar çok dikkatli izlenmelidir. Bu olay bir şeylerin başlangıcıdır. Toplumsal bir infial yaratmaya yönelik hareketlere karşı kuşku ile yaklaşmakta yarar vardır. En kötüsü de TSK’ya yönelik operasyonlar amacına ulaşmıştır.
Ölen insanlarımıza Allah’tan rahmet dilerim. Bu olay ne yazık ki bir katliam boyutundadır.

M.Recep ERÇİN
30.12.2011 (01:53)

* Bülent Arınç ne zaman ağzını açsa başımıza taş yağıyor.
1 - http://www.odatv.com/n.php?n=mecburiyet-hasil-oldu-2912091200
2- http://zaman.com.tr/haber.do?haberno=1220890&title=yildiz-enerji-anlasmasi-icin-moskovaya-gidecek

21 Aralık 2011 Çarşamba

hiçbir zaman

bir ağacın dalları olmadık seninle hiçbir zaman
gözlerim gözlerine değmeyecekti, kandırma kendini

sen, ben olmaya hevesli fakat şaşkın
ben, senin çocukluğundan geçmedim hiçbir zaman

oyuncağın olamayacak kadar soyutum ben
sen ise ellerimin tutamayacağı kadar somut

bulutları hayal ediyor katarları duygu yüklü lokomotifin
ışıksız tünellerdeki yarasaları göremezsin hiçbir zaman

ben yalnızlığımda cehennem şarkıları söyledim
allahına kitabına sövdüm aşkın, susmak mı? hiçbir zaman

kirli kadehlerde şehvet içtim geberesiye
yaldızsız bardaklarda içtiğin duru su gibi senin

yok tek bir yolcusu yelkenlimin
seni de almayacağım yanıma, hiçbir zaman…

m.recep / 21.12.2011

20 Aralık 2011 Salı

kapımı çaldı bir şiir

dün gece kapımı çaldı bir şiir
kimdi hatırlamıyorum
fena halde sarhoştum
sevişmeden uyumuşum yada ben öyle sanıyorum

yeni yetme kızların lezbiyen gülüşlerinde
duyumsadığım bol rujlu dudakların

ciğerlerimi mentolle cilaladığım anlardan birinde
fen edebiyat fakültesinin bacaları biber gazı tütüyor
birkaç yoldaş daha emniyete çay simit tadında götürülmekte
çay acı, simit bayat
belli ki heyet-i umumiye azalarından biri vakitsiz omlet yemiş

pensilvanya geceleri alacakaranlık
vallahi, billahi, tallahi nidaları hocam maşallah
bir fasılda biz geçelim bol tekbirli ‘allahu ekber’
hareminde basılmış takunyalı peygamber

dün gece kapımı çaldı bir şiir
akrep sıfır bir, yelkovan otuz üç
gece kuşağında bol ‘action’lı amerikan filmleri
sabah fark ettim not bırakmışsın

cenub-u şarkî dağları ateş altında
G3’ün namlusu yivli mermiler kusuyor
kremlin teyakkuzda,
uzun bacaklı rus revüsü bildik gösterilerini sergiliyor
badem bıyıklı lacivert takımlar ‘toki’ açılışında

gene şifreli yazmışsın,
mecburiyet caddesi ıhlamur sokak
numara ‘sex and dracula’,
ne tür çağırışımlar yaptıysa
tanrıya sinkaflı küfürler savuran travestilerin kıvrak dilleri
zıvanadan çıkmış şakirtlerin oscar wilde akşamlarında
kusursuz göğüsleri ki erkekliğime batıyor

cuma selası yankılanır beyrutlu minarelerde
‘esselamualeykumverahmetullah’! şam dolayları ‘project democracy’
firavunların laneti bu nil nehri alev saçıyor
bir kere daha giyotinde düşen robespierre’in başıdır

gün gece kapımı çaldı bir şiir
yaz yağmuru gibi kısa ve ıslaktı öpüşleri
tadında bıraktı acelesi vardı şimdi hatırlıyorum
sabiha gökçen’de dersim dalkavuklarını

yirmi dört köşeli günlerimde
ürkütmeden kokladığım papatya bekaretinde aşkımız
ulu çınarlar gibi heybetli fakat kimsesiz
cebimde bozuk liralar gibi şıkırdayan attilâ ilhan şiirleri
kukumav kuşlarının bakıp bakıp içlendiği
ölü çehrem tıraşsız
zamansız susmalarına alışıyor gibiyim

arafat’ın mezarına cebrail tünemiş
gözlerindeyse anıtkabir
bu kez ilk vahiy ‘direniş’…

mustafa recep
20.12.2011

telvesi bol

sakin kısrak edasında akşamları şehrin
bilmiyor ki ışıklar birden yanacak
telveleri yanılmış kahvelerin
köpükleri küskün fincan yaldızlarına

on altısında orkide bedeni,
bir filozofun müstefrişesi ruhum
uzayan sirenleri narkotikçilerin
her duyduğumda eyvah basıldık diyorum

nasıldır bilirsin cennet yeşiline hapsolmak
kenevir bahçelerinin, sonu beyaz ölüm
marat gibi ölmek soğuk küvette sessiz
bir orospunun bıçağının ucunda

fakat bu başka bilerek ve isteyerek
kendi katilin olmak
falcıların kehanet kustuğu yıldızlı çağlarda…

mustafa recep
20.12.2011

15 Aralık 2011 Perşembe

İŞSİZLER Mİ? İŞÇİLER Mİ?

Yine istatistikler üzerinden yazacağız. TÜİK’in 2011 yılı üçüncü çeyrek işgücü oranlarını açıklamasıyla birlikte işsizlik oranlarının düştüğü görülür. TÜİK’in işsizlik oranlarını hesaplamadaki kriterlerinde bir sürü eksik yön var ama konumuz bu değil. O nedenle geçiyoruz.

İşsizlik oranları 2010 yılının aynı dönemine göre düşüş göstermiş. 2010 yılında %11,3 olan işsizlik oranı bu yıl 8,8’e kadar gerilemiş görünüyor. Gayet güzel olumlu bir gidiş var demek ki sanayi üretim oranları artıyor, ihracat artıyor ama enflasyon, cari açık ve dışa bağımlılıkta artıyor.

Benim esas irdelemek istediğim konu bu istatistikî verilerde kısmen yer bulan çalışan kesimin hangi şartlarda yaşadığı. Bakınız TÜİK’in aynı araştırmasında ne diyor:

Yaptığı işten ötürü herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna kayıtlı olmadan çalışanların oranı, önceki yılın aynı dönemine göre 1,2 puanlık azalışla % 42,8 olarak gerçekleşmiştir. Bu dönemde, geçen yılın aynı dönemine göre tarım sektöründe sosyal güvenlikten yoksun çalışanların oranı % 85,5’ten % 84,6'ya, tarım dışı sektörlerde % 29,3’ten % 28’e düşmüştür.

Sosyal güvencesiz çalışan emekçilerin oranı hiç de öyle azımsanacak düzeyde değil. Buna asgari ücretin zaman zaman açıklanan açlık ve yoksulluk sınırının altında oluşunu ekleyip birde üzerine istihdam edilenlerin aylık gelirlerinin asgari ücretten fazla olsa bile bu oranlardan düşük olduğunu hesap edersek işsizliğin düşüyor olması tek başına müspet bir gösterge olmaktan çıkıyor. Nedense hep nicel bir takım verilere bakarak değerlendirmelerde bulunuyoruz. Buna geçenlerde açıklanan büyüme rakamları da dâhil. Tevfik Güngör Uras Dünya Gazetesi’ndeki makalesini şu uyarıyı yaparak bitiriyor:

Son bir nokta: Büyüme ile gelişme aynı şey değildir. Büyüme dengesizlik yaratır. Gelişme denge ve kalite işidir. Hızlı büyüme ülkede gelir ve servet yapısını bozuyor. Gelişme dikkate alınmıyor. Büyük tehlike budur.

Nicelik değil nitelik dedik ya içi kelek bir karpuz büyük olsa ancak içine bakmadan alan bir müşteriye satılabilir. Türkiye ekonomisini kelek karpuza benzetmek biraz fazla acımasız oldu ama gördüğümüz bu. Gerçektende şu kadar büyüdük işsizlik bu kadar azaldı diye naralar atanalar büyümenin alt gelir gruplarının hayat standartlarını ne derece etkilediğini de bir zahmet bu millete anlatsalar.

OECD’nin son açıkladığı raporda Türkiye gelir adaletsizliğinde ABD, Meksika gibi ülkelerle birlikte son sıralarda yer alıyor. Yine TÜİK’in Avrupa ülkeleri bazında satın alma gücü paritesine ilişkin yayınladığı bir araştırmada Türkiye kişi başına gelir sıralamasında 100 olarak alınan 27 AB ülkesi ortalamasının oldukça altında yer alarak listedeki son 8 ülkeden biri oluyor.

Bu çarpıklıklar ne yazık ki piyasa ekonomisiyle düzeltilemez hele dünyada hâkim olan kapitalist sistem bu derece ölüm sancıları çekerken hiç. Yapılması gereken serbest piyasa düzenini yavaş yavaş bırakıp planlı ekonomiye geçmektir. Bunun içinde o hor gördüğümüz Kemalizmin ‘devletçilik ve halkçılık’ ilkelerini hatırlamakta fayda var. Geçmişin tozlu sayfalarındaki tecrübeler bir kere daha geleceğimize ışık tutacaktır; anlamasını ve kullanmasını bilenler için elbette.

M.Recep Erçin

15.12.2011

14 Aralık 2011 Çarşamba

kışın elleri sen dahi söndüremezsin beni 1

...bir gün yanacağım ve o zaman sadık dostum rüzgar küllerimi arşa kadar çıkarıp evrenin sonsuzluğuna uğurlayacak belki o zaman bir değer ifade ederim... (m.r.) 03.12.2011

... bir kalbi çaldığında onu geri veremezsin bu durumda yapacağın iki şey var; kırıp atacaksın veya sonsuza dek saklayacaksın! ben hep saklamayı seçtim bu yüzden yüküm ağır...(m.r.) 02.12.2011

...... bıraksam kendimi rüzgarlarına söyle nereye savururlar beni/ çöllere atıp mecnun mu ederler yoksa su başlarında ferhat mı... (m.r.) 04.12.2011

‎... kerbela'da hüseyin'dir namus soysuzların oklarıyla katledilir ve kuran sayfalarıdır o vakit hıyanet, kanlı mızraklar ucunda şeytanlarca gezdirilir... (m.r. 04.12.2011)

‎...şairliğimin en ukala mevsimindeyim/ beyhude çırpınma, alamut kalesi bile çoktan düştü/ yanıyor kürre-i arzın solgun teni / kışın elleri sen dahi söndüremezsin beni... (m.r. 04.12.2011)

.. sen bir nehirsin coşup çağlayan ben ise bir göl kendi içerisinde sessizce boğulan...(m.r. 05.12.2011)

.. lodos rüzgarları estikçe istanbul sen kokar şimdi, bir kibrit alevidir sıcaklığın doyumsuz, arnavut kaldırımlara kazınmış ayak izlerin belirir yıldız alacası gecede, sahra çölünde kamerdir gözlerin ruhuma doğar her gece... (m.r. 06.12.2011)

‎... bulutlar parça parça akarken gökyüzünden, düşlerimizi yeşerten yağmurlara veda vakti gelmiş demektir, bana salıncağına küsmüş çocuklar gibi bakma öyle, seni sevdiğimi söyleyemedim, çünkü sevmelerim de umutlarım ve karamsarlıklarım kadar derindi, kırılır diye korktum kalbinin kanatları uçamaz sandım, o minik dağ çilekleri gibi yemekten ziyade koklamaya doyamadığım bir zevkten öteydi seni sevmek... (m.r. 08.12.2011)

... hiç kimse, bir şairin dizelerini hak etmek onuruna sahip değildir. ama sen kimse değilsin ki! ... (m.r. 10.12.2011)

... ben en talihsiz zamanında sevmeye başladım dünyayı bu yüzden merhametim tanrılara meydan okuyacak kadar geniş gururum ise küstahlık sınırlarını zorluyor... (m.r. 10.12.2011)

...ruhlar bitse bile yeryüzünde izlerin kalır uçuşan düşlerimde! (m.r. 11.12.2011)

... uyku, geceyi kandırır ! (m.r. 11.12.2011)

... aks-i seda eyleyip ruhuma işler temmuz sıcaklığındaki sesin, ah yakacak beni bu sözler cehennem bile vız gelir, karanfil kokan geceler düşlerimi sarar şimdi, varlığın beyaz bulutlar kadar müşfik gökyüzünde... (m.r. 13.12.2011)

‎... sesinin dehşetinden korkuya kapılıp hücum eder kayalara fırtına kuşları / tumturaklı bir neva ve oldukça çetrefil / hücum borusu çalar gibi uğulduyor iblisler /kan ve gözyaşı, şarap olur akar nehirlerden / yıkılsa kadim mabetlerin mukaddes sütunları kıyametin sesiyle / yedi kat arzı parçalar ellerim sanki ruhumücerret / ve sunar benliğini taparcasına kelam işlemez gönlünüze ... (m.r. 14.12.2011)

senin için yazıldılar ve hep öyle kalacaklar.

''derin boşluklardaki fısıltılar çağırıyor belli ki, kendinin ellerinden tut ve gökyüzüne bak, orada seni izleyen olur da düşersen ardından gelecek bir şeyler var''
m.r.

‎''insanlar kaderlerini kendileri yazarlar allah ise onlara sonsuz seçenekler sunar''
m.r.

‎... usulca çökerken yeryüzüne akşam karanlığı seni düşünmek suç mu oldu şimdi? eğer öyleyse giyotine gönder beni gözünü kırpmadan hemde! m.r. - 28.11.2011

...sen sevmek isterken kaçtığım severken kaldığım sevmezken olmadığım bir yerdesin!
m.r. - 29.11.2011

‎... gün biter; kısa cümlelerin kalır geride ve gülücüklerin olanca sıcaklığıyla ruhumu saran, umarsız tavırların hep kaçakları andıran... m.r.- 01.12.2011

8 Aralık 2011 Perşembe

Balon Patlar Mı?

Balon Patlar Mı?

Wall Street Journal gazetesi, Türkiye’deki yükselen enflasyonun “cari açık başağrısı” nı kötüleştirdiği görüşünü dile getirirken, “Türkiye’nin merkez bankacıları, bu sabah Nurofen’e başvurdukları için affedilmeli. Başağrısı yaratan son kokteyl nedir dersiniz? Balon gibi şişen cari açıkla karışık hızlı enflasyon” esprisine yer verdi. (Yeniçağ Gazetesi, 07.12.2011)

‘Sürdürülebilirlik’ başlıklı makalemizde cari açığın başa bela olmaya devam edeceğini yazmıştık. Nitekim WSJ’da alaylı bir ifadeyle buna değinmiş ve şişen balon diye tabir etmiş. Cari açığın çözümü için ‘ihracatı güçlendirmek ve finansman açığı daraltmak için zayıflamış veya rekabetçi bir lirayı hedefleyen Ankara’nın hızla yükselen fiyatları indirmek için daha sıkı bir para politikası’ uygulaması gerektiğini vurgulamış. Buradan ben ‘ihracatı’ çekip çıkaracağım ve bir takım değerlendirmelerde bulunacağım. Ama önce felaket tellallığına devam ederek Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) Başkanı Vedat Akgiray’ın Türk şirketlerinin borçluluk oranlarıyla ilgili ‘aşırı borçlu’ değerlendirmesinde bulunduğunu da aktaralım.(07.12.2011 tarihli gazeteler)

Türk şirketlerinin borçluluk oranları yabacı paralar cinsinden olduğu için haliyle Türk Lirasının aşırı değer kaybetmesi bu şirketleri zor durumda bırakabilir.

Ak Parti Giresun Milletvekili Nurettin Canikli AB’ne yönelik bir takım eleştiriler getirdikten sonra konuyu gümrük birliği anlaşmasına getiriyor ve gümrük birliği sayesinde firmalarımızın uluslar arası rekabet gücünün arttığını fakat gelinen noktada üçüncü ülkelere yaptığımız ihracat açısından bakıldığında bizim için sorunlar yarattığını söylemiş. (02.12.2011 tarihli haberlere bakılabilir)

Türkiye’nin ihracat yaptığı ülkeler sıralamasına bakıldığında ilk onda AB ülkelerinin payı oldukça yüksek. 2010 yılı verilerine bakıldığında yeni pazarlara yönelik ihracatımızın katlandığı görülse de AB ülkelerine yaptığımız ihracatın payı da artmıştır. 30.11.2011 tarihli aylık TİM (Türkiye İhracatçılar Meclisi) verilerine bakıldığında ilk on sırada İngiltere’yi saymasak dahi altı AB ülkesinin yer aldığı görülmektedir. Canikli’nin değerlendirmesi elbette doğrudur. Ancak AB krize girdi diye dış ticaretimizde özellikle de ihracatımızda büyük payı olan bu pazara sırtımızı dönemeyiz. Ancak AB’deki belirsizlik ortamı bizi yeni pazarlara açılmaya itmektedir. Canikli’nin tespiti baz alındığında gümrük birliği buna engel oluşturmaktadır ve yeniden bir takım düzenlemelerin yapılmasına gerek vardır. AB’de süren belirsizlik ortamı 2012’de ihracatımızı olumsuz yönde etkileyebilir bu ise döviz girişinin azalması anlamına geliyor.

Hocaların hocası Korkut Boratav’ın ‘ikinci lale devrinin son demleri’ adlı makalesinde yer alan değerlendirmelere baktığımızda uluslar arası sermaye hareketlerinin bizi olumsuz etkileyeceğini görüyoruz. İşin vahim tarafı Korkut Boratav makalesini “işimiz Allah’a kalmıştır” şeklinde bitiriyor. (söz konusu makale için sol.org internet sitesine bakılabilir)

IMF’nin 2012 Türkiye ekonomisine dair yaptığı değerlendirmeler ise Korkut Boratav’ı doğrular nitelikte. IMF İcra Direktörleri Kurulu ‘2012 yılı büyüme oranının zayıf sermaye girişleri nedeniyle yüzde ikilere düşeceğini, dış finansmandaki azalmayla birlikte ithalatın baskılanacağını ve cari işlemler açığının –bana göre pek de az olmayan- GSMH’nın yüzde sekizine inebileceğini’ açıklamış.

TÜİK’in bugün açıkladığı verilere göre sanayi üretim endeksimiz son iki aydır artış eğiliminde.( http://www.tuik.gov.tr bakılabilir.) Ekim ve kasım ayı ihracat oranlarına baktığımızda ise artışın sürdüğünü görmekteyiz. İthalat oranları da hız kesmeden artamaya devam ediyor. IMF’nin ithalat baskılanır değerlendirmesini, sanayi üretimimizin ithalata dayalı olduğu gerçeğini ve dolayısıyla ihracatımızın büyük oranda ithalata endeksli olduğunu, gene şirketlerimizin özellikle aşırı borçluluklarının döviz üzerinden olduğunu, ihracatımızın büyük oranda AB ülkelerine olduğunu ve AB’deki kaosun çözülmesine yönelik hala somut adımlar atılmadığını üst üste koyup toplarsak 2012 yılı açısından önümüze pek de iç açıcı bir tablo çıkmıyor.

WSJ’nın ‘balon gibi şişen’ dediği cari açığımızın havası biraz kaçacağı için patlama riski şimdilik yok gibi ancak küresel kriz ortamının uzun yıllar süreceği hesaplandığında Türkiye ekonomisinin kırılgan yapısı ise hala devam ediyor. Beklenenden daha olumsuz sonuçların ortaya çıkması kaçınılmaz. Türkiye ekonomisini yönetenler akıllı adımlar atmak zorundalar. Halkımız üzerindeki ağır vergi yükünü arttırarak daha bu aksaklıkları nereye kadar soğurabileceklerdir ya da ihracat yapan firmaların rekabet gücünü korumaları uğruna emekçi sınıfların ezilmesine daha ne kadar sessiz kalacaklar. Kapitalizmin merkezlerindeki ayaklanmaların böyle giderse Türkiye’ye de sıçrayacağı hesaba katılmalıdır. Makro ekonomik veriler şimdilik iyi gözükse de hane halkları düzeyine inip bakıldığında yoksullaşan bir Türkiye ayan beyan ortadadır. TÜSİAD Başkanı Türkiye’nin bir sanayi politikasına ihtiyacı olduğunu buyurmuşlar. (A.A. 08.12.2011) Sadece o kadar mı?

M.Recep Erçin

08.12.2011

1 Aralık 2011 Perşembe

Kemalist Devrim – 1 Teorik Çerçeve (5. Basım) Doğu Perinçek, Kitaba İlişkin Aldığım Notlar:

Genel Eleştiri:

Doğu Bey bu kitabıyla bilimsel sosyalizm ışığında Kemalist devrimi incelemiş ve Kemalizm’e yönelik haksız ithamların ne derece temelsiz olduğunu genel bir çerçeve çizerek açıklamıştır. Bununla beraber kendisi de bir takım eleştiriler getirmektedir. Toprak reformu bunun temelini oluşturuyor. Ancak D.Perinçek’in Toprak Ağalığı ve Kürt Sorunu adlı eseri bu reformların neden yapılamadığını anlamak açısından okunmalıdır. Devrimin lideri Gazi Paşa birçok kereler bizzat girişimlerde bulunmasına rağmen meclis çatısı altındaki o taşlaşmaya başlayan yapıyı kıramamıştır.
Doğu Bey kitabın ilk bölümlerinde ve sonradan yer verdiği TİİKP savunmasında da devrimin lideri Mustafa Kemal’i tarih sahnesinde saygı ile anmakta ve onu şakşakçılıktan uzak samimi bir tarzda yüceltmektedir. Sadece bu açısıyla dahi Perinçeklere yönelik yapılan ‘şimdi Atatürkçü mü oldular’ eleştirilerinin haksızlığı kanıtlanmaktadır. 1970’lerde Kemalizm konusundaki fikirleri ne ise bugün de aynıdır. Bilimsel Sosyalizmi benimsemiş bir lider olarak bu çerçeveden Kemalizm’e bakmakta ve hakkını teslim etmektedir.
Benim fikirlerim elbette Doğu Bey ile belli ölçülerde paralellik göstermektedir. Benim için Gazi Paşa büyük kurtarıcıdır ve Attila İlhan’ın hep söylediği Gazi’nin Ulusal Solculuğu tanımı aklımdadır. Yalçın Küçük Hocamın deyişiyle ‘‘kemalizm’den geri düşemeyiz’’ Kemalizm günahıyla sevabıyla bizimdir ve direnç noktamızdır. (m.recep erçin 24.11.2011)

‘‘milli kurtuluş savaşımızın ve cumhuriyet devriminin önderi büyük devrimci mustafa kemal’in anısına’’

Dördüncü basıma önsöz:

…İnönü’nün ikinci dünya savaşı yıllarındaki iktidarı için kullanılan ‘milli şef faşist diktatörlüğü’ nitelemesini çıkardım. 1942’de hükümetin başına geçen Saraçoğlu’nun Nazi yanlısı tavrına rağmen İnönü’nün esas olarak faşist kampın dışındaki ‘demokratik’ cepheye daha eğilimli olmasını dikkate alarak bu kavramı açıklayıcı ve yerinde bulmadım(sayfa 13)

*kitap ilk olarak kasım 1977 yılında basılmış, dördüncü basım ise mart 1995 aradan geçen sürede Perinçek’in daha nesnel bir yönde fikriyatının geliştiğini açık olarak görebiliyoruz.(r.erçin notu)

Üçüncü basıma önsöz:

…gerçektende, burjuvazinin demokratik devrimci atılımı olarak Kemalizm, artık tarihte kalmıştır ve Türkiye’nin geleceği üzerinde rol oynama şansına sahip değildir.
…bu nedenle Kemalist rejim, aynı zamanda burjuvazi ve toprak sahiplerinin emekçiler üzerinde diktatörlüğü idi. Kemalizm, burjuva sınıfsal karakteri nedeniyle kürt halkına ulusal baskı uyguladı. Bu baskı, ayaklanan kürt kitlelerine karşı kırımlara kadar vardı. Emekçilere ve kürt ulusuna tavrı, kemalizmin tarihe ayak bağı olan yönünü oluşturdu.(sayfa 15-16)

*yukarıdaki görüşler anladığım kadarıyla Perinçek’in değil, Perinçek’in bu kitapta eleştirdiği ve iki gruba ayırdığı Kemalizm inkârcılarının birinci grubunda yer alanların genel görüşleridir. (r.erçin notu)

… ‘‘ikinci cumhuriyet’’ tezleri bu ortamda piyasaya sürüldü. Aslında bu projenin mimarı, Turgut Özal’dır. ‘ikinci cumhuriyet’ üç temel direk üzerine oturtuluyor. ‘hür teşebbüs’, ‘hür düşünce’ ve ‘yeni dünya düzeni’.(sayfa 20)

*burada ikinci cumhuriyetçilerin tezlerini yermeye haklı olarak devam ediyor ve dikkatimi çeken Yalçın Küçük’ü de bunlara dâhil ediyor (sayfa 16’da). Ama burada esas olan ‘yeni dünya düzeni’ ne dikkat çekmiş olmasıdır. Yıl 1992’dir ve bugün yeni dünya düzeni kurulmaktadır. Emperyalist bir projedir ve Perinçek o tarihte bunu görmektedir. Yalçın Küçük’ü ikinci cumhuriyetçilere dâhil etmesini o zamanki çekişmeye bağlıyorum çünkü bugün Küçük hocamız sol Kemalist bir tavırla cumhuriyeti savunduğu için bedel ödemektedir.(r.erçin notu)

Milli Burjuvazi Önderliğinde Anti-Emperyalist Devrim

…Mustafa Kemal Atatürk’e ‘büyük devrimci’ demek, kanımca fazla değil, fakat eksiktir. Atatürk, Türkiye halkının yetiştirdiği en büyük devrimcidir. Türkiye halkı be yüz yıldan beri, milli kurtuluş savaşı ve Kemalist reformlar kadar büyük bir değişikliği yaşamamıştır. Mustafa Kemal’in önderlik ettiği eylemler kadar geniş yığınları kapsayan ve etkileyen eylemleri, Türkiye tarihi bugüne kadar yazmış değildir.
Tarihsel materyalizm, tarihsel olayları ve kişileri maddi bir olgu olarak, nesnel değerlendirir. Marksistler, tarihsel kişileri ele alırken, onların toplum hayatında ne gibi değişikliklere önderlik ettiklerine bakarlar. Değerlendirmelerini böyle yaparlar. Bu nedenledir ki, Mustafa Kemal’in toplumumuzun tarihindeki yeri bambaşkadır, hiç kimseyle karşılaştırılamaz.(sayfa28)
… Mustafa Kemal’in önderlik ettiği eylemlerin bu yüzyıllık milli demokratik devrim mücadelesi içinde eşsiz bir yeri vardır. Bugünkü kuşaklar, Mustafa Kemal’i eleştirebiliyor ve Kurtuluş Savaşı sonrası gelişmelerden ders çıkarabiliyorlarsa, burada bile Kemalist devrim’in büyük payı vardır.
Öte yandan Mustafa Kemal’in 1960’tan sonra tartışılması ve eleştirilmesi toplumumuzun ilerlemesi ve insanlarımızın ufuklarının açılması bakımından çok yararlı olmuştur. Bulutların üzerinden yere indirilen Atatürk, büyüklüğünü gerçeklerden alan bir devrimci olarak, halkımızın yetiştirdiği en büyük devrimci olarak daha büyük bir saygıya layıktır ve gönüllere daha da yerleşecektir.
Dünya ve Türkiye büyük çalkantılarla ilerlemektedir. Fırtına yükseldikçe, Mustafa Kemal daha güçlü bir esin kaynağı olacaktır.(sayfa28,29)

…Kurtuluş Savaşı hakkında Marksistlerin değerlendirmelerini bulabileceğimiz başka kaynaklara da baktık. Bu araştırma sonucunda, Milli Kurtuluş Savaşı’mızın anti-emperyalist niteliğini inkâr eden tezleri haklı çıkaracak tek bir satır dahi bulamadık. Bu nedenle TİKKO’cular, ileri sürdükleri tezlerin dayanağını büyük Marksist önderlerde değil, başka yerlerde aramalılar.(sayfa 34)

*bu bölümde ulusal kurtuluş savaşımızın ve sonrasındaki köklü reformların anti-emperyalist ve millici yönüne çokça vurgu yapılmaktadır. En önemlisi de bugün bazı asalakların iddia ettiği gibi Perinçek’in eskiden Atatürk’ü ağzına almadığı şimdi ise bundan nemalanmak istediği fikriyatı ne derece aşağılıkça bir söylemdir görülmektedir. Yükselen Atatürkçü akım hiç şüphe yok ki aydınlıkçı geleneğin yıllar öncesinden temellerini attığı bir oluşumdur. Bu nedenle içerdeki gericilerin ve dışarıdaki emperyalistlerin gözdesi akp diktatoryasının ilk hedeflerinden biri olan Perinçekler zindanlarda tutulmaktadır.(r.erçin notu)

Ekim Devriminin Bağımsızlık Çağrısı ve Ezilen Dünyadaki İlk Savaş Kıvılcımı

*bu bölüme dair not almamışım. (r.erçin)

Milli Devrim Niçin Cılız Kaldı

Kurtuluş Savaşı’mızın milli burjuva önderliği, emekçi halkın sırtına basarak iktidara geldi. Kemalist burjuvazi, ‘milli kapitalizm yolunu’ tuttu; büyümek, zenginleşmek ve sermaye yığmak için işçi ve köylüleri sömürdü. Yeni Türk burjuvazisi, işçi ve köylüler üzerinde diktatörlük kurdu.(sayfa 55)

*bende benzer eleştirileri; ‘eylül tezleri’ adlı yazımda yapmıştım.

…Kemalist Burjuvazi, emekçi köylü yığınlarına karşı toprak ağalarıyla da birleşti, toprak devrimi olanağına karşı durdu ve feodalizmin kökünden tasfiyesini önledi.(sayfa 56)

*bu konuda sonraki sayfalarda Doğu Perinçek’in hakkını teslim edeceği üzere ne emekçi yığınlarda ne de topraksız köylülerde hak aramaya yönelik bir girişim yoktu. Buna rağmen devrimin öncüsü Gazi Paşa defalarca toprak devrimi yapılması konusunda girişimlerde bulunmuştur. Ayrıca İzmir İktisat Kongrelerinde ‘say misakı millisi’ ilan edilmiştir. Emekçi sınıfların haklarını korumada evet yeterli önlem alınamamıştır ama sanayisi olmayan bir devletin örgütlenmiş işçi sınıfı da olması haliyle mümkün değildir. Bunun aksini iddia edenler olmuştur ancak öne sürdükleri delillerin yeterli olduğunu düşünmüyorum. Yine de emekçi sınıflar doğası gereği evet ezilmişlerdir. Toprak reformu konusunda ise Doğu Perinçek’in Toprak Ağalığı ve Kürt Sorunu adlı kitabı gayet açıklayıcıdır.(recep erçin notu)

…Türkiye komünistleri Kemalist Devrim’i eleştirdikten sonra şu sonuca varıyorlardı;

‘Türkiye bir burjuva devriminden geçmiştir. Ne var ki, bu devrim burjuva demokratik devrimin bütün görevlerini yerine getiremedi. Toprak devrimini, milliyetler meselesini vb. henüz çözemedi.’

…Türkiye’nin emperyalizme karşı kendini koruyabileceği bağımsız bir gelişme yoluna girmesi, ancak toprak devrimiyle gerçekleşebilirdi. Bunu Kemalist burjuvazinin yapmasına imkân yoktu. Köylülerin güçlü bir toprak devrimi mücadelesi olmadığı için, burjuvazi içinden demokratik devrimi kararlı olarak devam ettirmekten yana bir kanat çıkmadı.(sayfa 59)

…Emperyalizmin istilasına son verilmesi en çok işçi ve köylülerin çıkarınaydı. Savaştığı sürece Ankara Hükümetini desteklemek, onunla ittifak etmek devrim yolunda ilerlemenin de şartıydı. Çünkü bu savaş, devrimin en büyük düşmanı olan emperyalistlere karşıydı; devrimi boğacak olan en büyük kuvveti yurttan sürmekteydi. Ezilen ülke proletaryasının emperyalist işgal ve saldırı karşısındaki tutumu her zaman aynıdır: Emperyalizme karşı kim savaşırsa onunla ittifak etmek, tüfeği ona değil, yabancı saldırgana çevirmek, proletaryanın bağımsızlığını korumak ve bağımsız silahlı gücünü adım adım inşa etmek.(sayfa 62)

Türkiye’nin Adım Adım Yeniden Yarı Sömürge Oluşu

…Türkiye, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra tekrar yarı sömürge haline belli bir süreç içinde gelmiştir. Ve bu süreç dümdüz gelişmemiş, zıt eğilimlerin mücadele ettiği inişli-çıkışlı bir yol izlemiştir. Marksistler meseleyi böyle görmüş ve böyle açıklamışlardır.
…‘Türkiye, sömürgelere ve dış pazarlara sahip olmadığı için, milli burjuvazi sermayesini ancak emekçi kitleleri ve yerli pazarı sonuna kadar sömürerek çoğaltabilirdi.’ /şefik hüsnü-Komintern organlarındaki yazı ve konuşmalar, sayfa 132/ (sayfa 66)

…Dimitrov, 1925 yılında yazdığı bir yazıda bu sorunun cevabını veriyor;
‘‘Yeniden milli doğuş ‘Türkiyesi, bugün Fransa’nın ve İngiltere’nin Küçük Asya’daki sömürgeci işgali için bir tehdit oluşturuyor(…) Bu yüzden muhafazakârların hükümet ettiği İngiltere’nin önderliği altında kapitalist Avrupa, Türkiye’yi ne olursa olsun zayıflatmaya ve ağır emperyalist pençesi altına almaya çalışıyor.’’ (sayfa 69)

…Türkiye komünistleri, Kemalistlerin Kurtuluş Savaşı’ndan sonra devrimci mevzileri adım adım terk ettiklerini ve en sonunda emperyalizm önünde de çöktüğünü gördüler ve düzgün bir şekilde Kemalistleri Türkiye hâkim sınıflarının en gerici unsurlarından ayırdılar ve esas darbeyi daima emperyalizm ile en sadık uşaklarına yöneltirler.

‘Fahri’ yoldaş, 1933 yılında şöyle yazıyordu:
‘Türkiye’de dünya emperyalizminin doğrudan doğruya ajanlığını yapanlar, feodal ağalar ve katıksız burjuva kompradorlarıdır. Ayrıca, Kemalist parti saflarından da böyle unsurlar belli ölçülerde çıkmaktadır. Ancak Kemalistleri bu gibi unsurlarla aynı sepete atmak yanlış olur.’(sayfa 69)

Troçkizmin Vardığı Yer Ezen Ezilen Ayrımının Reddi

… dünya devrimleri Kurtuluş Savaşı’nın başından itibaren şu uyarıyı da yapmışlardır: Eğer Türkiye kapitalizm yolunu tutarsa siyasal bağımsızlığa rağmen, emperyalizmin ekonomik sömürüsü altına girmekten kurtulamayacaktır.
Bakü Doğu Halkları Kurultayı’nda oybirliği ile kabul edilen ‘‘Türkiye’deki Mustafa Kemal yönetimi veya İran’daki ya da Hindistan’daki ulusal kurtuluşçu yönetimler, kapitalist toplumu benliklerinde olduğu gibi yaşatarak İngilizleri kovar ve İngiltere’ye ulusal bağımsızlıklarını kabul ettirmeyi başarırlarsa, ekonomik açıdan İngiltere’ye bağımlı olamaya devam edeceklerdir. Siyasal bağımsızlık, uluslararası sanayi sermayesinin sızmasından onları koruyamayacaktır.’’
Şefik Hüsnü’de Lozan Konferansı sırasında şöyle diyordu:

‘‘ Avrupa kapitalistleri bizi bağımsız bir hükümet tanımakla, gelir kaynaklarımızı ve iş gücümüzü doymaz bir iştihayla sömürmek ve dolayısıyla ekonomik bağımlılıkları altına almak niyetinden vazgeçmiş olmuyorlar.’’ (sayfa 75)

*gerçektende böyle olmamış mıdır? Attila İlhan Lozan’da İsmet Paşa’nın sonradan İngiltere’den yana çıkmasını hep eleştirir. Gazi’nin fikriyatının çok başka olduğunu dile getirir.(recep erçin notu)

…TİKKO teorisyenlerinin kavrayamadığı nokta şudur: Milli Kurtuluş savaşlarında proletarya önderliğinin ‘biricik doğru yöntem’ olması, burjuva önderliğindeki anti-emperyalist savaşların reddedilmesi ve emperyalizmin safında gösterilmesi anlamına gelmez. (sayfa79)

…Ezilen ülkelerin burjuvazisinin bir kesimi emperyalizmin işbirlikçisidir, fakat bu ülkelerde siyasal bağımsızlıktan yana bir milli burjuvazide vardır. Evet, burjuvazi bütünüyle sosyal devrimden korkuyor. Fakat milli olan kesim, milli devrimden korkmuyor, hatta bazı ülkelerde milli devrimin başına dahi geçebiliyor.
…Lenin ve Stalin ise, emperyalizme darbe indiren her hareketin, isterse başında ezilen milletlerin hâkim sınıfları olsun, dünya devriminin bir parçası olduğunu belirtmişlerdi.(sayfa 80)

*proleter devrim için şartlar vardı da biz mi yapmadık? Eğer şartlar olsaydı Gazi bir Dakka bile tereddüt etmezdi. Birde Rusya cephesinden bakalım orada proleter devrim oldu da emperyalizmin kıskacından kaçabildiler mi? Devrimin öncülerinin ebediyete göçmesiyle birlikte Sovyetlerde çöküşe geçmiştir. Bu nedenle Kemalizmi başarısız sayanlar arkalarını dayadıkları yerlere de bir baksınlar. Perinçek’in dediği gibi ‘Kemalist devrim yarım kalmıştır’ evet ama tamamlanacaktır. Şu haliyle başarısız sayamayız. (recep erçin notu)

Kemalist İktidar Faşist Diktatörlük Müydü?

…Kemalist iktidarın demokratik bir nitelik taşımadığı bilinen bir gerçek. Ama şu nokta da bilinir ki, demokratik olmayan her iktidar faşist değildir. Feodalizmi kökünden tasfiye edemeyen bütün ülkelerdeki iktidarlar, demokratik değildir. …Ezen sınıfların faşist diktatörlüğü ile faşist olmayan diktatörlükler arasındaki fark, bir zorbalık derecesi farkı değil, doğrudan doğruya nitelik farkıdır.
… Faşizm, emperyalizmin çöküş çağında ortaya çıkan bir devlet biçimidir. Faşizm, Dimitrov’un belirttiği gibi, ‘emperyalizmin en saldırgan ve en ateşli savaş taraftarı güçlerinin zırhlı yumruğudur.’ Bu nedenle faşizmin merkezi, daima en saldırgan, en gerici emperyalist devletlerdir.
…İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Hitler’in çizmesini ABD emperyalistleri giydi…(sayfa 85)
…Kemalistler, feodal sultanlığı yıkmakla ve gericiliğe bazı darbeler indirmekle, Türkiye tarihini demokrasi yönünde ilerleten önemli bir rol oynamışlardır. Bununla birlikte Kemalist iktidar, feodal-komprador-sultanlığın toplumsal temeli olan toprak ağalığının ve emperyalist sömürünün kökünü kazmadı.
…üst yapıdaki bazı reformlar, feodalizme sınırlı darbeler indirmekle birlikte, yarı feodal yapı varlığını sürdürdü. …Kemalistler, esas olarak yeni Türk burjuvazisinin temsilcileri olmakla birlikte, toprak ağalarıyla uzlaşarak hükümet ettiler. (sayfa 86)
Nitekim zamanın Marksist-Leninistleri, Kemalist iktidarı hiçbir zaman ‘faşist diktatörlük’ olarak görmemiş ve Kemalist hükümetlerin faşist kampa kayması için mücadele etmişlerdir. (sayfa 87)

…1925 yılı, Kemalist iktidarın halk yığınları üzerindeki baskının yoğunlaştığı bir yıl oldu Kürt halk kitlelerine uygulanan katliam biliniyor.

*burada bahsedilen baskılar nelerdir? İlerleyen satırlarda ‘takriri sükun kanunu’ örnek verilmiş fakat içerikle ilgili açıklama yapılmamıştır. Dönemi koşulları hesaba katıldığında alınan önlemler hiç de aşırı değildir. Kürt isyanları hiç şüphe yok ki emperyalistlerin kışkırtmasıyla çıkmıştır dolayısıyla rejim kendini gayet doğal olarak savunmuştur. Zaten Perinçek de şimdilerde bu fikirdedir. (r.erçin notu)

…1935 yılında CHP ve devlet örgütü birleştirilmiş, 1936’da İtalyan ceza kanunundan alınan faşist 141–142. maddeler kanunlaştırılmıştır. (sayfa 88)

* Attila İlhan Gazi’nin bu tür girişimlere karşı olduğunu ve aynı yıllarda hazırlanan CHP programının İtalya ve Almanya’daki faşist partilerin programlarına benzemesi üzerine Mustafa Kemal’in ‘kim bu zorbalar’ diyerek, önce Recep Peker’i bilahare İnönü’yü saf dışı ettiğini zamanın tanıklarının hatıralarına dayanarak ve şüphe bırakmayacak şekilde yazmıştır. (r.erçin notu)

… Yine de Türkiye, 1930–34 yılları arasında Sovyetler Birliği ve Ekim Devrimi’ne karşı hala dikkatli bir politika izlemekte, düşmanlık gütmemektedir. (sayfa 88)

*kitabı okurken bu yorumun yanına ‘Sovyetler tanrı mıdır?’ şeklinde not düşmüşüm.(r. erçin notu)

…1930’larda özellikle İngiliz emperyalistleriyle işbirliğini adım adım yoğunlaştıran Kemalist burjuvazi, giderek Sovyet dostluğuna sırt çevirir.(sayfa 88)

…Stalin, Çan Kayşek’i Mustafa Kemal’e benzetenlere cevap verirken Mustafa Kemal’in faşist olmadığını dolaylı olarak belirtiyordu. Stalin, Çan Kayşek’in ‘‘Çin’in Kemal’i olamayacağını’’ özetle şöyle açıklıyordu: Çin’de toprak devriminin ilerlemesi ile faşist kamp arasında bir orta yol yoktur. Bu sebeple Çan Kayşek Mustafa Kemal olamayacak ve Çin’in Mussolinileri ile aynı kaderi paylaşacaktır. Aynı gerçeği Mao Zedung şu soruyu sorarak belirtmişti: ‘‘Çin’in Kemal’i nerede?’’
Kemalistler, işçi ve köylülere karşı, toprak devrimi olanağına karşı bir diktatörlüğü, Çin Mussolinilerinden farklı bir nitelikteydi ve faşist değildi. (sayfa 89–90)

*bu başlıkta saftirik solcuların Kemalistleri faşistlikle suçlamalarına çok sağlam yanıtlar verilmiştir. Kemalist diktatorya tanımına katılmakla birlikte şu şerhi de düşüyorum; proletarya diktatörlüğünü meşru görenler Kemalist diktatoryayı hakir göremezler, her yeni rejim kurulurken kendini korumak ve düşmanlarını saf dışı etmek zorundadır. (r.erçin notu)

Devrimci Tarihin Mirasçısı Proletaryadır.

Büyük burjuva devrimcilerine derin bir saygı göstermeyen bir insan Marksist olamaz. (Lenin)

TİİKP’nin savunduğu miras, Kemalizm değil, Milli Kurtuluş Savaşı ve ‘tam bağımsızlık’ ilkesidir.(sayfa 93)

Kemalizm, burjuvazinin ideolojisidir. Biz ise Marksistiz. Biz, bir ideoloji olarak Kemalizmi savunmuyoruz, işçi sınıfının devrimci ideolojisini savunuyoruz. Ama biz, Kemalistlerin önderlik ettiği Milli Kurtuluş Savaşı’mızı halkımızın devrimci tarihinin bir parçası olarak görüyor ve bu devrimci mirası savunuyoruz. (sayfa 94)

…çağımızın devrimci ideolojisi, artık burjuva devrimciliği değil proletaryanın ideolojisi olan Bilimsel Sosyalizm’dir.
Kemalizm, bazılarının iddia ettiği gibi, yeni ve eşi görülmeyen bir ideoloji değildir. Kemalizm, Batı ülkeleri burjuvasinin önderliğinde sistemleşen burjuva ideolojisini Türkiye’de savundu ve uyguladı. Kemalistler, Batı burjuvazisinin ideolojisini, elbette zamanın Türkiye şartları içinde biçimlendirdiler. (sayfa 95)

Bilimsel Sosyalistler, proletaryanın devrimcileridir. Bu nedenle burjuva ideolojisini savunmazlar. Öte yandan Bilimsel Sosyalistler, insanlık tarihinin devrimci eylem ve fikir mirasının bugünkü sahipleridir.(sayfa 96)

…Milli Kurtuluş Savaşı’nın devrimci ruhunu canlandırmak için mücadele edenler, proleter devrimcilerdir. (sayfa 97)

‘‘İddianame, TİİKP’nin İstiklal Harbi’ni ‘tahrif’ ettiğini ileri sürüyor. Biz, İstiklal Savaşı’nda kanını ve canını veren Türkiye’nin yiğit işçi ve köylülerinin davasını savunuyoruz. Biz, bağımsızlığa ve hürriyetine tutkun bir halkın evlatlarıyız. TİİKP, Milli Kurtuluş Savaşı’mızı verenlerin, tarihimizdeki bütün ilerici ve devrimci hareketlerin mirasçısıdır. Ama biz bu mirası, yani halkımızın devrimci tarihini eleştirici bir gözle ele alırız. Tarihten dersler çıkarırız. Milli Kurtuluş Savaşı’mızdan çıkardığımız çok değerli dersler de vardır.
‘Milli Mücadele, milli burjuvazi önderliğinde yapıldığı içindir ki, savaşın kazançları muhafaza edilemedi. Zaferden sonraki gelişme içinde, her şey İngiliz Dışişleri Bakanı Curzon’un Lozan’da söylediği gibi oldu. Emperyalizm, belli bir gelişme içinde yeni-sömürgecilik siyaseti ile Türkiye ekonomisine hâkim olabilmiştir. Savaşı yöneten genç Türk burjuvazisi, ‘işçi ve köylülerin omuzları üzerine kurduğu zafer taklarını geçerek, tahtına sağlamca yerleşti’ , büyüdü, zenginleşti ve emperyalizmle de uzlaştı. (sayfa 98)
‘‘Savcıların ‘‘Atatürk’e dil uzattığımız’’ iddiası üzerinde durmalıyız. Biz Mustafa Kemal’in önderlik ettiği Kurtuluş Savaşı’nın ve emekçilerin menfaatine olan bütün Kemalist reformların ve ileri hareketlerin mirasçısıyız.’’

… ‘‘ Biz, Mustafa Kemal’i halkımızın anti-emperyalist mücadele ki değerli hizmetleri dolayısıyla saygıyla anarız. Fakat biz aynı zamanda, Kemalist rejimin işçi ve köylüleri ezen burjuva karakterini açıkça ortaya koyar ve onunla mücadele ederiz. Çünkü bizler işçi sınıfı ihtilalcileriyiz. Tarihin en ilerici sınıfı olan ve kendisiyle birlikte bütün halkı kurtaracak olan işçi sınıfının temsilcileriyiz.’’(sayfa 99)

…Fırat ve Dicle Irmakları üzerinde Mezopotamya uygarlığını yaratan Sümerler veya Babilleri niçin elektrikle çalışan su tribünü keşfetmediler diye karalarız.(sayfa 102)

*Doğu Bey burada olayları tarihsel şartlara göre değerlendirmediğimizde böyle bir sonuca dahi varılabileceğini ortaya koyması bakımından son derece güzel bir örnek vermiştir.(r.erçin notu)

…Türkiye’de o tarihsel şartlarda milli devrimi toprak devrimi yönünde ilerletecek böyle bir köylü hareketi yoktu. Mustafa Kemal’i milli bir kahraman yapan, Milli Kurtuluş Savaşı’na önderlik etmesidir.(sayfa 103)

Kemalist Devrim’e Rağmen Hala Milli Demokratik Devrim Aşamasındayız.

Marksizmin büyük ustalarının belirttiği gibi, demokratik devrimin özü toprak devrimidir, köylünün toprağa ve hürriyete kavuşmasıdır. Demokrasi, her türlü feodal ve yarı feodal bağımlılık ve kalıntının devrimle tasfiye edilmesi demektir. Demokratik hürriyetler ve kurumlar, ancak bu temel üzerine var olabilir ve yaşayabilir. (sayfa 105)
…Toprak ağalarının, cumhuriyet iktidarları içindeki güçleri, cumhuriyetin kuruluşundan bugüne eksilmemiş, artmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki anti-feodal reform ve önlemler toprak ağalığını tasfiye etmedi. CHP, DP, AP ve 12 Mart iktidarları, bütün cumhuriyet tarihi boyunca, köylük alanlarda toprak ağalarına ve tefecilere dayanmıştır. Bugünde durum farklı değildir. Büyün burjuvazi, toprak ağaları ve tefecilerle ittifak etmeksizin geniş köylü yığınlarını hâkimiyeti altında tutamaz.(sayfa 111)

*bugünkü mecliste dahi doğu illerindeki büyük toprak ağalarının, tarikat liderlerinin, batıdaki sermaye sınıfı temsilcilerinin kontenjanları hep vardır. (r.erçin notu)

…Büyük Ekim Devrimi’nden sonra açılan çağda, proletaryanın önderlik etmediği milli kurtuluş hareketleri, kalıcı zaferler kazanamaz; halkı emperyalizmin ve toprak ağalığının sömürü ve baskısından kesin olarak kurtaramaz; milliyetler üzerindeki baskıları kaldıramaz. (sayfa 112)

*burada ‘milliyetler üzerindeki baskılar’ ifadesine anlam verememekteyim. Kürtler üzerindeki baskılarsa bunlar artık geride kalmıştır. Elbette hem doğuda hem batıda alt yapısal bir takım devrimler yarım kalmıştır ancak Gazi Paşa’nın ulusal birlik yaratmadaki çabaları asla küçümsenmemelidir. (r.erçin notu)


BİTTİ….

24 Kasım 2011 Perşembe

tanrının kaçışı

ne yapsam olmuyor, aklımdasın hep
yarınlarımdasın,
bu kasvetli kitaplar dahi unutturamıyor
hele bu şarkılar, ah bu şarkılar
bir ölü olmaya çalışıyorum
ve ölmenin ne kadar zor olduğunu keşfediyorum
susmak istiyorum,
düşüncelerime kilit vuramıyorum
yine akşamdır ve evim mezarlıktır
bir hiç olmak çabasındayım,
belki o zaman kaçabilirim
senin kaçışların ziyadesiyle yaralarken
bir kurşun da ben sıkacağım ölümsüz sevmelere
ruhum ve hayallerim,
hepsini gözyaşlarımla yakacağım
elbet bir zaman senin için şiir yazacağım
yalnız seni anlatan ve benim hiç olmadığım,
hayatın olmadığı bir şiir, ilk defa aşkın olmadığı
her dizesi şeytanlara rahmet okutan,
kan kusan lanet bir şiir
okudukça mezarımı açıp beni yeniden öldürmek isteyeceksin
binlerce defa hem de küfredeceksin
affet,
çünkü ben dilsiz, aşık ve bedbaht bir tanrıyım…

mustafa recep / 24.11.2011

21 Kasım 2011 Pazartesi

özlemin içimde kapanmaz yaradır

özlemin içimde kapanmaz yaradır
bir selamı çok görme sensizlik büyük cezadır
olurda bir güzel çalarsa kabini
bilesin o gün aşk bana düşmandır
denizine çek beni, dalgalarında boğ
ölüm bile ne gam, hasretin bir kor

mustafa recep
12.11.2011

tanrılar susamıştı - anatole france - çeviren hüseyin cahit yalçın

...''hainler galebe çaldıkları zaman kanun ölmüş demektir.'' sayfa 224

...''hükümet halkın hukukuna tecavüz ettiği zaman, isyan halk için vazifelerin en mukaddes ve en zarurisidir.'' sayfa 225

...'' bunlar kuklalar, ... türlü türlüsü var. Hepsi benim icadım. Kendilerine neşe ve ızdırap bilmez birer fani vücut verdim. Akıl ve düşünce vermedim. Çünkü ben iyi kalbli bir Allahım'' filozof Broteaux,sayfa 8

15 Kasım 2011 Salı

İKTİDAR BANKERLERE!

İKTİDAR BANKERLERE!

Lenin ‘bütün iktidar Sovyetlere’ diyordu yani asker, işçi ve köylüye iktidarı veriyordu bir halk hükümeti arzuluyordu ve tarih 1917 idi.

Kapitalizmin malileşmesi sonucu küresel ölçekte, finansal sistemde meydana gelen çatlamalar, bugün artık önü alınamaz sosyal ve ekonomik krizlere dönüşmüş durumda. Buna kapitalizmin çöküşü diyebilir miyiz? Belki evet ama iş çığırından çıkmak üzere.

Huntington’un o meşhur tezi ‘medeniyetler çatışması’ ve bunun üzerinden yürütülen İslam coğrafyasını şekillendirmeye yönelik ‘Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi’!

Kimler gitti kimler kaldı faslına girmeyeceğim. Ama bir parantez açmadan da olmayacak, Huntington tezinde kısaca şöyle bir öngörüde bulunuyordu:

‘Uluslararası ittifak ya da ihtilaflarda belirleyici olan unsur politik ya da ekonomik ideolojiler değil, medeniyetler olacaktır’

Mademki Yeni Dünya’yı bu minvalde şekillendireceğiz o vakit Batı’nın istilacı ideolojisi dışında hiçbir ideoloji yaşamamalıdır. İslam coğrafyasında hüküm süren Baasçı rejimler yıkılacaktır ve nihayet sıra Kemalist Türkiye’ye de gelecektir. Hepimiz şu son birkaç yılda ve özellikle son aylarda dünya ölçeğinde yaşanan hızlı değişimleri gördük daha da çok şeyler göreceğiz. Lakin o bahsi diğer, diyerek parantezi kapatıyorum.

Euroland cephesinde bir şeyler uzun süredir ters gidiyordu 2008 krizi bir uyarı niteliğindeydi ama elden bir şey gelmeyince, AB kara kışa hazırlıksız yakalandı.

İspanya alarm verirken Yunanistan’da olanlar oldu ve hemen ardından İtalya geldi. Tam da bugünlerde Rusya Maliye Eski Bakanı Aleksey Kudrin bir vesileyle kriz üzerine yaptığı değerlendirmede eğer önlem alınmazsa sıranın İspanya, İrlanda ve Portekiz'de olduğunu söyledi.(1)

Avrupa bu ülkeleri kurtarabilir miydi? Güngör Uras, ‘Papandreu ile Berlusconi gidince kriz bitecek mi? başlıklı köşe yazısında şu değerlendirmede bulunuyor:

‘Papandreu, AB liderlerinin isteklerini yerine getirdi. Parlamentodan da güvenoyu aldı. Berlusconi önüne konulan reform paketini parlamentodan geçirdi.
O da güvenoyu aldı.
İyi de... Bu iki politikacı neden istifa ediyor? AB liderleri onların değişimini neden istiyor?
Büyük borç yükü bulunan ve borç ödemekte zorlanan Yunan ve İtalyan halklarından fedakârlık bekleniyor.’

Üstat böyle söylüyor ve elbette iki ülkenin halkları da bu fedakârlıkları yapmak istemiyorlar seçimle iktidara gelmiş yöneticiler ise halkın zulmünden korktukları için artık o koltuklarda oturmayacaklar. Yerlerine ise bizim çok alışık olduğumuz üzere ‘derviş modeli’ diye medyamızda yer alan sistemle gelen ehil adamlar oturacak. Hepimizin hafızasındadır saygın, dahi, kurtarıcı ekonomist Kemal Derviş koalisyon hükümetine uluslar arası güçler tarafından dayatıldı ve dış güçler tarafından atanmış nur topu bir bakanımız oldu. Sonrası malumunuz halk bunu affetmedi ve o üç partiyi ilk seçimde sandığa gömdü.

Şimdi İtalya ve Yunanistan’da hükümet kurmak üzere Avrupa’da ise işleri rayına koymak için AB Merkez Bankası’nın başına atanan süper mariolar var. Bunların ortak özelliği ise ABD’nin finans devi Goldman Sachs için çalışmış olmaları.(2) Yunanistan’ın başına bir bankacı, İtalya’nın başına ise bir Bilderbedg’ci atanıyor Nereden nereye geldik demeyin ‘yeni dünya düzeni’ İslam coğrafyası halklarına silah zoruyla, Avrupa halklarına ise ekonomik krizle dayatılıyor. Tam da bunlar olurken D.Rockefeller’in 1991 yılında Almanya’nın Baden Baden kentindeki Bilderberg konferansının açılışında yaptığı konuşmadaki şu cümle aklınıza geliyordur sanırım:

…‘‘Entelektüel seçkinler ve dünya bankerlerinin ulus üstü egemenliği, önceki yüzyıllarda olan ulusal egemenliğe tercih ediliyor.”


Makalenin başlığını bir kez daha okuyun ve nokta.

M. Recep ERÇİN




1-15.11.2011 tarihli haber bültenleri
2- Sol.org sitesinde yer alan 15.11.2011 tarihli haber
* Mario Monti ve Lukas Demetrios Papadimos’un biyografilerine Wikipedia’dan bakabilirsiniz.

11 Kasım 2011 Cuma

Sürdürülebilirlik!

Sürdürülebilirlik!

TÜİK Eylül ayı sanayi üretim endeksini açıkladı. Beklentilerin üzerinde gelen rakamlar haliyle dikkat çekici. TÜİK’in açıklaması şöyle:

‘‘2011 yılı Eylül ayında 2005=100 temel yıllı sanayi üretim endeksi bir önceki yılın aynı ayına göre %12,0 artmıştır.’’

Elbette dünya ekonomik kriz yaşarken bizim sanayi üretimimizin artıyor olması sevindirici bir gelişme. Ancak bazı noktaları gözden kaçırmamak şartıyla; cari işlemler açığı!

Yine TÜİK’in Eylül 2011 dış ticaret istatistiklerine bir göz atalım:

…‘‘2011 yılı Eylül ayında, 2010 yılının aynı ayına göre ihracat %21,1 artarak 10 790 milyon dolar, ithalat %35,5 artarak 21 204 milyon dolar olarak gerçekleşti. (buraya dikkat) Aynı dönemde dış ticaret açığı 6 735 milyon dolardan, 10 414 milyon dolara ulaştı’’.

Maliye Bakanı Şimşek 12 Ekim 2011’de yaptığı açıklamada ‘‘Açık bu yıl ulaşacağı milli gelirin yüzde 9,5'i seviyesinden aşağı doğru inmeye başlayacak. Yılsonunu muhtemelen bugünkünden daha düşük bir düzeyde kapatacağız.’’ (1) diyerek cari açığın düşeceği yönünde bir iyimserliği dile getiriyordu.

Ekim ayı içerisinde açıklanan Orta Vadeli Program ile ilgili Ali Babacan’da …‘‘cari işlemler açığının ise bu yıl milli gelirin yüzde 9,4'üne ulaşmasını beklediklerini… cari açıkta artık azalış trendinin başladığını… gelecek yıl yüzde 8'e, 2013 yılında yüzde 7,5'a, 2014 yılında yüzde 7'ye düşmüş bir cari açık’’ öngördüklerini açıklamıştı.
OVP’da ‘‘Orta vadeli program kapsamında cari işlemler açığına kalıcı olarak çözüm getirecek yapısal düzenlemelerin de hızlı bir şekilde uygulamaya konulmasına öncelik verilecek.’’ denilerek hedef açıklanmıştı.(2)

Sanayi üretimi talep olduğu sürece artmaya devam edecektir. Bunun sonucu olarak sanayi üretiminde girdi sağlama bakımından dışa bağımlı olduğumuzdan ithalatımızda artacaktır. Ürettiklerimizi satabildiğimiz sürece bu denge sürecektir ama bu sırada cari açık da ihracatın ithalatı karşılama oranı çok düşük seviyelerde olduğundan belki bir takım önlemlerle hız kezse de artmayı sürdürecektir. Nitekim Merkez Bankası kasım ayı beklenti anketi bizi doğrulamaktadır.(3) Faiz oranlarındaki artış düşük ivmelide olsa sürdüğünden sıcak para için Türkiye hala bir tercih olmaya devam ediyor. Dövizin ateşi zaman zaman söndürülse de kaderi büyük oranda dış piyasalardaki atmosfere bağlı. Ancak bu dengenin sürdürülebilirliği konusundaki endişelerime dayanak teşkil eden aşağıdaki TÜİK verisidir.

‘‘Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış seriye göre ise; 2011 Eylül ayında bir önceki aya göre ihracat %13,3 azalırken, ithalat ise %6,7 arttı.’’

Böyle devam ederse ne hedeflenen cari açık oranı tutturulabilir ne de ithalata dayalı sanayimiz riskten arınabilir. Elbette daha geniş değerlendirmeler yapabilmek için yılsonu rakamlarını beklememiz gerekecek. Ama kısa vadede görünen tablo toprak üstünde binalar yükselmeye devam etse de toprak altında da fay hatlarının hareketlendiğini gösteriyor. Küresel ölçekte devam eden krizin bize yansımalarının daha da artacağı önümüzdeki dönemde T.C. ekonomisi bir ekonomik depremi kaldırabilecek güçte mi?

M.Recep Erçin
11.11.2011
1- A.A.’nın 12.10.2011 tarihli haberi
2- 13.10.2011 tarihli haberler
3-‘‘ Merkez Bankasının Kasım ayı birinci dönem beklenti anketine göre, 2011 yılsonu cari açık beklentisi, 73 milyar 600 milyon dolara yükseldi.’’ (11.11.2011 günü açıklanan anket)

*TÜİK’in verilerine : http://www.tuik.gov.tr/Start.do sitesinden ulaşılabilir.

… bayram değil seyran değil

Tayyip Erdoğan referandum süreci sırasında Sakarya’daki mitinginde,
‘‘Vergi vermediler diye Dersim'in köylerini kim bombaladı? Zamanının, o zaman ki Cumhurbaşkanı'nın emriyle... Kimdi? İsmet İnönü, CHP'nin başındaydı. Yani CHP bombaladı. 20 bin, 30 bin, 40 bin, 50 bin kişinin yargısız infaz edildiği söylenir. İnsaf ya. İşte sizin cemaziyelevveliniz bu. Gelin de siz bunu temizleyin önce’’(1) diyerek CHP’yi ve İsmet İnönü’yü hedef tahtasına oturtmuştu. Burada CHP’yi eleştirir gibi yapıp T.C. Devletine karşı açıktan bir saldırı ve tek taraflı bir yönlendirme söz konusuydu. Bunları söyleyen herhangi bir yazar/çizer vs. değildi suçladığı devletin başbakanlık koltuğunda gerile gerile oturan şahıstı ve ihanet makam tanımıyordu. Bu konudaki tartışmalar sürdü gitti…

Yıl döndü; referandum bitti, seçimler oldu meclis değişti, bakanlar değişti, CHP değişti!, Cumhuriyet Bayramı geldi geçti, Kurban Bayramı geldi geçti ve 10 Kasım günü bayram değil seyran değil eniştem beni niye öptü dedirtecek bir açıklama Y-CHP saflarından geldi.

CHP Tunceli milletvekili Hüseyin Aygün Dersim olaylarıyla ilgili ABD başkanının aksine ‘soykırım’ kelimesini de telaffuz etmekten çekinmeyerek bir takım kişisel değerlendirmelerde bulunduktan sonra ağzındaki baklayı çıkartarak günün anlam ve önemi itibariyle şu sözleri de söylemeyi ihmal etmedi:

‘‘Bu dönem boyunca izlenen bütün politikalarda Atatürk devletin başındadır. Fakat Aleviler, bütün bu dönemi Mustafa Kemal'den ayırmak için onun 'büyük lider' kimliğine de gölge düşmemesi için fotoğrafını alıp Hazreti Ali ile yan yana asmışlardır. Bu katliamdan haberdar olmadığına kendilerini inandırmışlardır.’’(2)

Yoruma lüzum var mı bilmiyorum, gayet açık değil mi? Yeni CHP söylemiyle ‘milli görüş’ gömleğini çıkartıp ‘‘batı’nın deli gömleğini’’ giyen AKP’ye benzemek için yarışan Kılıçdaroğlu CHP’si saflarından yükselen bu alçakça söylemleri CHP’nin gerçek Atatürkçü tabanı ‘fikir özgürlüğü’ diyerek hoş mu görecektir? Yoksa Cumhuriyetimizin kurucu kadrolarına ‘soykırımcı’ diyen bu kendini bilmezi partiden ihraç mı edecektir?

CHP’li seçmenin sesi olan bu vekilimiz hazır taraf-paraf-paydaş-yandaş ve yoldaş medyaya içini dökmeye başlamışken ‘ergenekon’ davaları hakkında da bir çift söz etmeden duramıyor. Ve bu davalardan tutuklu bulunan iki milletvekili arkadaşını yok sayarak ‘‘Derin devlet ve gizli kontgerilla çekirdekleri felç oldu. Gerçekten kontgerillanın tasfiyesinin, derin devlete son verme adımı olarak görüyordum.’’ diyor. Sonradan ise çok acımasız olduğunu düşünmüş olacak ki ‘‘Daha çok 'muhalifleri tasfiye etme hareketi' gibi duruyor. Dolayısıyla çok büyük bir fırsatın heba edildiği görüşündeyim.’’ şeklinde ‘musa doları yeşili vicdanlı’ liboşlar tayfasının tekerlemesini söylüyor.

Sizlere tavsiyem CHP saflarından yükselecek bu gibi seslere artık alışmanızdır malum Y-CHP oldu ya! Kıblesi Washington olanlardan Anakara’ya secde etmelerini beklemek niye!

M.Recep Erçin
11.11.2011

1- 14.08.2010 tarihli haberler
2- 10.11.20111 tarihli zaman gazetesi (http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1200334

çala kalem vs. lakırdılar

... git başımdan sırası mı şimdi dört yol ağzındayken ve hangi yöne gideceğime karar verememişken/ bu sefer olmaz git sonra gel başarabilirsen unut, unutmayı hiç sevmezken...

‎... sen güneş gözlü kız yine takmışsın yıldızlardan tacını/ bakılmaz ki şimdi o surete erir ruhum yok olur/ yoklukta nasıl yaşarım sensiz ya da nasıl ölürüm senin elini tutmadan/ kimsesiz çocuklar gibi araf'ta kalabilir miyim sesini duymadan ve zamansız...

-ekimin sonu-

‎...'' isen nehri boyunca sürüklendi umutlarımızı bağladığımız taçsız/ akşam yıldızının ışığı sönerken hüküm dağı'ndan yayılan karanlık dumanların ağırlığı altında / son bir çırpınış göklerin tanrısı kartallardan / kardeşliğe gölge düşse de kader dönerken dönecek narya'nın taşıyıcısı''...

...''korkuya yer yok ak kule'nin gözleri kör olsa da gafletten/hisarın muhafızı kudretten çok erdem taşıyor kılıcında çünkü/yanmış cesetlerin kokusu orman diyarı'na ulaştığında/ sur'a üç kere derin derin üfle madenlerin öksüz çocuğu''...

-ekim son pazar-

- son derece müşfik ve bir o kadar latif, bu ses belli ki ruhumu incitecek!

‎"kulağımda yaklaşan fırtınanın tehditkar fısıltıları ve avcıların aceleci silah sesleriyle münasebetsiz, aldırış etmeli miyim yoksa ... hastir ulan"

‎"ince giyimli bu nedenle titrek, kara tenli bir çingene çocuğu, sivrisinek gibi arsız, durakta sigarasının dumanında boğuluyor...

‎"ve yine mevsim döner, güneşin uzak bakışları işlemez olur, bize kalan aç gözlü sobanın mütevazı sıcaklığı, sen ise kilometrelerce uzakta ama nedense hep yanımda"

...köpürdün yine karadeniz dalgaların arşa vardı, kimedir sitemlerin küfretme yaradana, büyüksün bilirim büyüksün ama kapılmaya gör sevda rüzgarlarına, çekilir kanın çöle dönersin sonra...

... geçiyor yine rüzgarların nefes nefese üzerimden/ zehir mi içtin mübarek nedir bu soğukluk/ belli belirsiz bir tebessüm ile can yakıyorsun/ vurmana lüzum yok sözlerinle zaten yıkıyorsun...

...yıldızları izlersen aydınlık yolu bulabilirsin ama ateş böceklerine kanarsan yol karanlık ormanda biter.

kasım düşünceleri

mustafa recep

senden ve bizden

senden ve bizden

bir görünüp bir kayboluşların
ve susup hiç konuşmaman
bakışlarının ruhumda bıraktığı ince yansımalar
bulutların soğuk kurşunları yağarken üzerime
gülüşünün aklımdaki kıskanç sıcaklığı

kısalan ömrümün doyumsuz yaşanmışlığı
fikirlerimi temelsiz kılan itirazların
yakınlaşmak isterken uzak kalışlarım
sebepsiz yazmalarım ama hep sana dair yazdıklarım

bitişler hep kabuslarım oluyor
tükenmek belli ki benim harcım değil
hep çoğalmak istiyorum ve seni buluyorum
kaçmak da çözüm değil dönüşler sana oluyor

umutsuz yarınlarımın yıldızlı gecesi
yeni ay gibi belirsiz, çocukça fakat derin
siyahlarına çek beni, gamzelerinde sakla
ve kıyametten kaçalım allah’ın kucağına…

mustafa recep
11.11.2011

28 Ekim 2011 Cuma

mevsimsiz açan çiçeklere

''sen değil miydin bana şarkılar yazdıran/şarap kızılı ağustos gecelerinde/koşar adım kaçarken karanlığın pençesinden ateş böcekleri/rüyalarım mıydı yoksa seni bu denli vazgeçilmez kılan''

''düşlerin ressamı bir gün terk ederse hayal dünyalarını/ve öksüz kalırsa rengârenk tuvalleri çocukluk heyecanlarımızın/çekip gitme vaktimiz gelmiştir bizimde yıldızların ölmediği şehirlere'’

''buram buram sevda kokarken yıkık şehrin caddeleri/kim bırakıp gidebilir umarsız bakışlı çocukları/ellerinden tutacak ve onlara ilkbaharı hediye edecek tanrılar beklerken hem de/vicdansızlıktan öte bundan sonrası hatta insansızlık olmalı''

...''hiç anlamazsın iğde ağaçlarının kokusu gibi sarar/sevda sokağına hanidir uğramayan kötümser ruhları bile/abartı değil, beni zaten hep maksimalist bulurlar/ben küçük evrenimde büyük devrimler yaparken/büyük okyanusta küçük hesaplar peşinde yine/fırtınayla düelloya tutuşmuş meczup yelkenliler''...

...''gece ikiye beş kala peşi sıra dizilmiş tren vagonları/istasyonun ışıkları sarhoş/ parlement mavisi bavulumda dökmeye kıyamadığım gözyaşlarım/vagonlar şaşkın hayaletlerle dolu/tek yol arkadaşım her yakışımda mentol kusan sigaram/geç kalmaya ise hiç niyetim yok''...


26.10.2011

…bol rüzgârlı bir sonbahar gününde/ güneşin bizim için sakladığı son bir gülüşü hala varken/ yeşile inatla sarılmış ovada telaşsız gezinen koyun sürüleri gözlerimde/mevsim kışa dönerken yapraklarını dökmemekte ısrarcı bir erik ağacı/ dallarına tünemiş serçelerin konuşmalarına duyarsız usulca bir şarkı mırıldanmakta/gündüzdür…

…karanlık su acısı gecede dudak izlerini aramalıyım/toprağın nasırlı elleri ateşin yüreğini sabırla tutarken/gölgede kalan resimlerde parmak izlerini aramalıyım/deniz ile rüzgârın arsız sevişmeleri dalgalara gebe bırakırken sahilleri/suya yazacağım adını usanmadan ta ki iz bırakıncaya kadar/ve kıvırcık saçlarını örerken yıldız perileri karşımda seni bulacağım/şimdi gecedir…

…sende biliyorsun bugün ikimizde pes etmeyeceğiz/ fakat bir gün ikimizden biri bu düelloyu kaybedecek/ ve zaman içinde unutulsa da yıllar unutulmaz anlar/şafak sökmektedir...

27.10.2011

mustafa recep

*elbette öncekiler gibi bu dizelerde sahibine yazıldılar ve benden ötedirler; bana sormayın çünkü sizin içindirler! bana sormayın onları hep sonsuzluğa bırakıyorum onlar sonsuzun oluyorlar ve ben onları sonsuz kılıyorum...

18 Ekim 2011 Salı

bir delinin zırvaları

bir delinin zırvaları -1

gökyüzü ağlıyordu ve sen bir mum gibi günden güne eriyordun/ saçların ellerimden kayıp gidiyordu, saçların artık yoktu/ sen bir hayale dönüşüyordun/ zaten gerçeklikten hiç bahsetmiyorduk/ gerçekler hayallerimizi törpülüyordu/ sen var olduğundan beri güneş hiç gülmüyordu...

ağaçlar kıştan korkuyordu sanki hiç ayaz görmemişlerdi/ uzaklara bakıyordum gerçekleri görmek için çabalıyorum/mevsimler artık hiç değişmiyordu ağaçlar bundan korkuyordu/gökyüzü hep ağlıyordu belki de son resm-i geçit için toprağı yıkıyordu...

ekinler kurumuştu ve nehir kan kokuyordu/sen ellerimden kayıp gidiyordun/hiç gerçek olmuyordun/ben yalanlarla avunuyordum/rüzgar iskambil destesini dağıtmıştı elimde kalan son kartı hep saklıyordum/ve hiçbirimiz onu bilmemeliyiz...

15.10.2011


bir delinin zırvaları - 2

gitsem kaç yazar kalsam kıymeti yok bu saatten sonra/ takvimin yaprakları bitmişken ve sabah ezanına an kala/ kalsam kaç yazar gitsem kıymeti yok bu şehirden...

devam ediyoruz gönülsüz olarak hemde/ mecburiyetten değil zorunluluktan/ zor olduğundan bahsetmiyorum kolaycılık yaptığımız/ beyhude çırpınışlar bir adım bir adım daha/ belki milyon kez daha ağır ağır hadi bir kere bir kere daha/ beyhude kaçışlar, sonu hep başladığımız yerde bitecek...

çığlıklar içinde boğulan bir telefon acelesi yükünün ağırlığından/ hakkın yok kimseye kızmaya yanan sol cebindeki sırlar/ alevler bile küskün bakıyor hiddetin kime bilinmiyor/ uzaklaşan bizler değiliz ayakların geri geri gidiyor/ uçurumlar hazır değil böyle bir gölgeyi kucaklamaya/ fakat güneş nedense pek hevesli seninle birlikte batmaya...

16.10.2011

9 Ekim 2011 Pazar

Ufkun Arkasını Görmek İçin

Ufkun Arkasını Görmek İçin

Bakan Davutoğlu’nun M.A.Birand’ın 32.gün adlı programında Suriye üzerine sarf ettiği bir takım sözler medyamızda ‘gerekirse Suriye ile savaşırız’ başlığı altında verildi. Elbette bu kasten ve olası bir NATO’nun Suriye müdahalesine halkın alıştırılması için yapılıyor.

Prof. Noam Chomsyk 2007 yılındaki bir söyleşisinde
‘‘Doğruyu söylemek gerekirse İran sorununun nükleer silahlarla ilgili olduğunu pek düşünmüyorum. Kimse, İran nükleer silah üretsin demiyor tabii, ne de başka herhangi bir ülke. Ama Ortadoğu coğrafyası, Kuzey Kore’den farklı olarak, dünya enerji kaynaklarının tam ortasında bulunuyor. … Ortadoğu’nun enerji kaynaklarını yönetme isteği, ABD dış politikasının temeli durumundaydı. Bu, çoğu zaman söz edildiği gibi basitçe kaynaklara ulaşma sorunu değildi. Petrol deniz üstüne çıktı mı, her yere gider. Sonuçta ABD Ortadoğu petrollerini kullanmıyor olsaydı bile aynı politikayı izleyecekti. Gelecekte güneş enerjisi sorunu çıktığında da aynı politika sahnede olacaktır. Devlet arşivlerine bakın sadece, ya da en azından mantığına: oyun her zaman kontrol altında olmuştur. Denetim, stratejik hesapların çıkış noktasıdır. Dick Cheney, Kazakistan’da ya da başka bir yerde, bir boru hattının kontrolü, “bir yıldırma ve şantaj aracıdır” demişti. Boru hatlarını biz kontrol ettiğimizde, bunu “tüm iyi niyetimizle” yapıyoruz. Yok eğer başka ülkeler enerji kaynaklarının ve dağıtımının kontrolünü ele geçirirse yıldırma ve şantaj…’’(1) bunları dile getiriyor.

Prof. Başka bir söyleşisinde ise İran’la ilgili ‘‘ İran’a saldırmanın, yaptırım uygulamanın vs. gerçek sebepleri için tarihe dönüp bakalım. Demek istediğim, biz tarihi unutmayı severiz ancak İranlılar sevmez. 1953’te Birleşik Devletler ve Britanya parlamenter hükümeti devirerek yerine canavar bir diktatör, 1979’a kadar yönetimde kalan Şah’ı oturttular. Ve bu yönetim boyunca, Birleşik Devletler elinden geldiğince, bugüne kadar şimdi karşı çıktığı programların uygulanmasına güçlü destekte bulundu. 1979’da halk diktatörü devirdi ve ondan bu yana Birleşik Devletler İran’a elinden geldiğince eziyet çektiriyor.
… İşin özü şu: İran kontrol dışı. Bildiğiniz gibi [İran] Şah yönetimi altında bir Amerikan müttefiki devlet kabul ediliyordu ve şimdi bu rolü oynamayı reddediyor. ’’ (2) tespitini yapıyor. Şimdi dikkat buyurun eski müttefik rejim değişince ebedi düşman sıfatını alıyor ABD dış politikasında!

Suriye’den bahsedecektik İran’ı niye karıştırdın derseniz Ortadoğu’daki ülkeler açısından düşündüğümüz süreçlerin benzer olduğunu görürüz; Şah dönemi İran’ı, İran-Irak Savaşı dönemi Saddam Hüseyin’in Irak’ı, Afganistan’ı yozlaştırma sürecinde Afganistan’daki Taliban yönetimi ve Baba Esat Dönemi (90’lı yıllar) Suriyesi Batı’nın doğrudan ya da dolaylı müttefikleri olmuştur. Ne zaman ki ADB çıkarlarına ters düşecek hamleler yaparlar veya bağımsız kararlar alacak yönetimleri başa getiriler o zaman düşman ilan edilirler. Olası bir İran müdahalesinden önce -ki ‘bazı askerler hata yapmak üzere olabilir’ (http://www.odatv.com/n.php?n=bazi-asker ... 1407101200)
adlı makalemizde bununla ilgili yapılan hazırlıklardan kısaca bahsetmiştik- İran’ı bölgede dayanaksız bırakmak için Suriye’nin ehlileştirilmesi elzemdir.

ABD’nin BOP’u bölgemizdeki rejimleri değiştirmek üzerine tasarlanmış ve uygulamaya konuşmuştur.(3) Rejim değişikliği denildiğinde siz ABD’nin müstemlekesi olacağını anlayın. Bugünkü hükümetin ‘sıfır sorun’ şiarıyla başlattığı ‘yeni dış politika’ atağı ABD’nin bölgedeki maşası olmaktan başka bir şey değil. Kendi ülkesinde ağır iç sorunları görmezden gelip komşu ülkedeki azınlıkların çıkardığı karışıklıklara çanak tutan bir dış politika izlenmesi ve bunun kendi iç meselemiz olarak algılanması/yansıtılması. Burada anahtar kelime elbette ‘Suriye’nin iç meselesi bizim de iç meselemizdir’ söylemi neden mi? Suriye’nin kuzeyi, Türkiye’nin güneydoğusu, İran’ın kuzeybatısı BOP haritasında açıkça ‘Kürdistan’ diye yazılmışta ondan.


Peki, emperyalist Batı’nın ve bugünkü işbirlikçi hükümetlerin aksine Mustafa Kemal’in bölgemiz için düşündüğü proje neydi? Onu da yarın aramızdan ayrılışının altıncı yılında anacağımız değerli fikir adamı Attilâ İlhan bugünlerin gelişini gördüğünden olacak Gazi’nin ‘ufkun arkasını’ görüp de bölgenin bağımsız kalabilmesi için nasıl hamleler yapmak peşinde olduğunu bizlere göstermek için 2004 yılında yazmıştır. ABD Irak’a müdahalesinin birinci yılıdır ve ne Suriye nede Arap Baharı gündemde dahi değildir. Sözü Attilâ İlhan’a bırakalım:

‘‘(Belge/3. ''...Gâzi 'nin TBMM 'deki ilk gizli celse zabıtlarını okuyalı, handiyse otuz yıl oluyor; o gün bugündür, el altından Suriye ve Irak 'la ilişkisi olduğunu bilirim; başlattığı anti/emperyalist savaşa katılmak amacıyla, gizlice ona başvuran Suriye ve Irak 'ın (Prens Faysal dahil) liderlerine, aynı cevabı (1920) verdiği malûmdur: ''...gücümüz ancak kendimizi kurtarmaya yetecek kadardır; siz de bizim yaptığımızı yapıp, bağımsızlığınızı elde ediniz; bilâhara, Federasyon mu olur, Konfederasyon mu olur, bir örgütte birleşiriz...'' (bkz. Sadi Borak , 'Gizli Oturumlarda Atatürk'ün Konuşmaları', Çağdaş Yayınlar, 1977)’’

''Bilinmez kaç sene sonra, Hasan Rıza Bey 'in (Soyak) 'Atatürk'ten Hatıralar' ında, 'Hatay Meselesi' yle ilgili satırlarını; okurken, o devirdeki davranışından Paşa 'nın adetâ üzgün olduğunu hissetmiştim. Olayı, zamanın (1937) Suriye Dışişleri Bakanı Cemil Mardam 'a anlatırken, bakar mısınız neler demiş: ''...ben, bir milletin mevcûdiyetini kurtarmak için işe başlarken, ne yazık ki Suriye'yi, Irak'ı, bütün İslâm Dünyası'nı, biraz müsamaha etmek mecburiyetinde kalmıştım; çünkü bütün bu âlemi kapsayan büyük imparatorluğun enkâzını, bizim kadar dostlarımızın ve dindaşlarımızın da görmüş olduklarını biliyordum...''

'... Muayyen bir zamanın geçmesi lâzımdı...'

''... imparatorluğun idaresindeki dürüstlüğün doğurduğu, birçok hoşnutsuzlukları da nazar-ı itibara almak icâb eder. Şahsen, bütün câmia için gayret sarf etsem bile, bazı kütlelerde hâsıl olmuş zihniyetler, bizi birbirimize yaklaştırmayacak kadar, mühim idi. Bu sebeple ben bütün kuvvetimi ve kudretimi, yalnız bu imparatorluk içindeki Türk olan unsura hasretmek mecburiyetinde kaldım...''

''... -buraya dikkat!- ancak, ben bu işi yaparken emindim ki, asırlardan beri beraber yaşamış, dindaşlık yapmış insanlar, ayrılamazlar. Yalnız imparatorluğun yarattığı birtakım sui tefehhümlerin unutulabilmesi; ve nihayet, beraber yaşamış bu insanların birbirini anlayabilmesi için, muayyen bir zaman geçmesi lâzımdı. Bugünün gelmiş olduğuna, itiraf edeyim ki; henüz kani değilim; fakat o dediğim gün gelecektir; fakat bu hakiki güneşin doğduğu günü anlamak için, biz ve dostlarımız, güneşi saymayanların haksız tazyiklerinden mülhem olmak için, daha fazla beklememeliyiz...'' (21/22 İkincikânun 1937)

''Biraz akl-ı selim, biraz iz'an sahibi, kim bu satırları okusa; Gâzi 'nin Devlet-i Aliyye-i Şahâne 'nin eski vilâyetlerinden oluşan, İslâm Ülkeleri 'ne 'elini uzattığını' görür. Zaten o zaman bile, temennileri, kuru lâftan ibaret kalmamış; elle tutulur somut tasarılara, ciddi önerilere dönüşmüştür. Şimdi sıra, onları gözden geçirmeye geldi; böylece Gâzi 'nin anti/emperyalist, 'hürriyet ve istiklâl' savaşçılığını, münhasıran gençlik yıllarına mahsus zannedenler; vefatına bir yıl kala dahi, nasıl bir inkılapçı muhârip olarak, yaşadığını göreceklerdir...''

''Tabii, bakarkör değillerse!..'' (4)

Nereden nereye BOP’un hızlandırılmış bir şekilde bölge ülkeleri üzerine her türlü küresel baskı kurularak uygulandığı şu günlerde eski defterleri karıştırmak ‘ufkun arkasını görebilmemizi’ sağlayacaktır. Günümüz holding medyası yazar/çizer tayfasının lakırdıları kafamızı şişirmekten başka işse yaramazken hem de!

M.Recep

09.10.2011

1-Noam Chomsky ile ABD'nin 'İran, Kore, Venezüella' stratejileri üzerine söyleşi -Michael Shank, 25 Mart 2007
2- The Real Network, Paul Jay, 19 Kasım 2007
3- Condoleezza Rice, Washington Post, 7 Ağustos 2003
4-Attilâ İlhan, “...O Gün, ´Mutlaka´ Gelecektir’’, Cumhuriyet 15.12.2004

22 Haziran 2011 Çarşamba

sevgiliye mektuplar VI

yollar uzadıkça uzadı ben gelemedim
çocuktum kimseye söyleyemedim
ağladım hep geceler boyunca
sana sevdiğimi ben diyemedim

vurulduk köşe başlarında,
sıra sıra dizildi cesetlerimiz,
fişlendik, kelepçeli bileklerimiz
parmaklıklar ardına hapsedildi yarınlarımız
uçurtmalar özgür uçmuyor artık ülkemde
nerdesin çık gel ey güneşin kızı,
sen umudumuz sen sevincimiz sen ekmeğimizdin
ve alın terimiz kurak toprağa düşen
suyumuzu çaldılar ve ormanlarımızı
fikirlerimiz çelikten sandıklara kilitlendi

yollar uzadıkça uzadı ben gelemedim
çocuktum, korkmuştum kimseye seslenemedim
ağladım hep geceler boyunca
sana gitme kal diyemedim, diyemezdim…

mustafa recep
22.06.2011

15 Haziran 2011 Çarşamba

öylesine

…‘‘bu can sıkıcı yerde oturmuş şimdi sana söyleyeceklerimi tasarlıyorum, ne garip ki aklıma hiçlikten başka bir şey gelmiyor, susuz ve yalnız bir ağacım kıraç ovada öyle ki dağlar bile benden fersah fersah uzaklarda mosmor kesilmiş hüzünle halime ağlamakta, kimsesizliğim değil de sensizliğim çok fena canımı yakmakta, ne zaman yağmur yağsa utanıyorum seni aldatıyormuşum gibi geliyor, sonrasında çekilmez bir pişmanlık duygusu sarıyor bütün hücrelerimi, yasak bir içki içmişim gibi, yanıyorum’’… (08.04.2011)

…‘‘şafak mı oda ne, şafak mafak geçiniz bunları çünkü geçiyorum hayatla taşak fakat neden insanların birçoğu yavşak oğlu yavşak! Her ilde mutlaka bulunur bir köprülü kavşak, yalakaların işi elbette şak şak şak! Acaba kalan günlerde geçer mi şen şakrak, bir düş ki gözden acımazlar hemen basarlar ensene şamarı şap diye şaplak! Karavan içinde şap, inanmayın siz bunlara ama derseniz ki bildim ben o zaman yersiniz suratınıza bir şamar! Hangisi daha gerçekçi tecrübe ettikleriniz mi yoksa size fitil misali sokulanlar mı? Cevap sizde saklı kalsın boş boğazlık edip de söylerseniz olursunuz birer uşak! Şak diye şak şak sanmayın ki geçiyorum sizlerle taşak, yazdıklarımın hepsi olsun saçınıza tarak!’’… (17.04.2011)

…‘‘tanrının yokluğuna dair sağlam deliller bulamadım o yüzden şimdilik inkârcılardan değilim, inanmak bazen körü körünedir neden ve niçin inandığımızı bilemeden öylesine inanmak istersiniz dinlerin uydurma olduğunu biliyoruz fakat nebiler onlar madde kadar gerçek ve mesajlar insanlığı düştüğü karanlık çukurlardan kurtarmak için yollandı peki neden? Sapık bir yaratık olan insan akıl gibi tanrısal bir yetiye sahiptir, evrimin geldiği son nokta aşabilirse kendini başka bir şeye dönüşür mü bilinmez (hani birilerinin söyledikleri üstün insan safsatası) lakin şu haliyle kaldıkça gücü ancak kendini bitirmeye yeter. Yıldızları düşünüyorum onların karanlık evrende tanrının yansılamaları olduğunu iddia ediyorum, boşluk hiçbir şeyse aynı zamanda her şeydir çünkü boşluk sonsuzdur, sonsuz olan her şeyi kapsar (kümelerden biliyoruz) aynı anda her şey olan hiçbir şey olur buna kısıtlanmamış da diyebiliriz düşüncede böyle sınırsız ve sonsuz, çok derinlere inerseniz bu tanrısal yeti sizi delirtebilir yani gücü kullanabilmemize müsaade edildi fakat nerede duracağınızı bilmelisiniz yoksa kontrolünüz dışına çıkan güç sizi sizden alır. Tanrı’nın her şey olduğu ve aslında hiçbir şey olmadığı ve yine sonsuz ise boşluk olduğu boşluğun karanlık ve boşluktaki bütün nesnelerin O olduğu ve yine karanlığın olması için gereken ışığında O olduğu sonucuna varıyoruz. Çok karışık gibi gelebilir lakin değil gayet açık sonsuz evren tanrının kendisidir ve boyutlar ki sonsuzun parçalarıdır ve iki kısımdan söz ediyoruz mutlak karanlık ve mutlak ışık peki ya alacakaranlık bu kısmı var olduğumuz kısım olarak niteleyebilir miyiz? Gücün farklı halleri enerji olan ve durağan yani madde olan materyalistler haklı çıktılar fakat enerjiye gereken önemi vermedikleri kanaatindeyim idealistler ise maddeyi yadsıdıklarından enerjiyi ıskaladılar’’… (06.05.2011)

…‘‘bir vampir furyasıdır gidiyor televizyonlar, kitaplar ve sinema bu kan emici fantastik yaratığı çekici kılanın ne olduğu size kalsın beni ilgilendiren kısmı neden bu kadar çok gözümüze gözümüze sokulduğu, insanlarının kanını emerek beslenen bu fantastik yaratık geçmişte inanıldığının aksine günümüzde bizlere bir ucubeden çok üstün bir insan gibi yansıtılıyor. Kapitalizmin temel kanunu olan güçlü güçsüzü yer prensibi bu canlının doğasında var. Kültürel değerlerimiz ekonomik güçsüzlüğümüz nedeniyle daha güçlü yapmacık kültürlerin taarruzuna uğrayıp yıpranırken ‘komşusu aç iken tok gezen bizden değildir’ ilkesinin yerine ‘komşunun hakkını da sen ye’ geçmektedir. Yeni düzenin insan profili vampirleşmiş homosapiens olacağından olsa gerek yavaş yavaş bilinçaltımıza bu kan emici fantastik yaratığın doğasını kabullenmemiz aşılanıyor. Size yanılıyor muyum?’’…(28.05.2011)

öylesine


…‘‘bu can sıkıcı yerde oturmuş şimdi sana söyleyeceklerimi tasarlıyorum, ne garip ki aklıma hiçlikten başka bir şey gelmiyor, susuz ve yalnız bir ağacım kıraç ovada öyle ki dağlar bile benden fersah fersah uzaklarda mosmor kesilmiş hüzünle halime ağlamakta, kimsesizliğim değil de sensizliğim çok fena canımı yakmakta, ne zaman yağmur yağsa utanıyorum seni aldatıyormuşum gibi geliyor, sonrasında çekilmez bir pişmanlık duygusu sarıyor bütün hücrelerimi, yasak bir içki içmişim gibi, yanıyorum’’… (08.04.2011)

…‘‘şafak mı oda ne, şafak mafak geçiniz bunları çünkü geçiyorum hayatla taşak fakat neden insanların birçoğu yavşak oğlu yavşak! Her ilde mutlaka bulunur bir köprülü kavşak, yalakaların işi elbette şak şak şak! Acaba kalan günlerde geçer mi şen şakrak, bir düş ki gözden acımazlar hemen basarlar ensene şamarı şap diye şaplak! Karavan içinde şap, inanmayın siz bunlara ama derseniz ki bildim ben o zaman yersiniz suratınıza bir şamar! Hangisi daha gerçekçi tecrübe ettikleriniz mi yoksa size fitil misali sokulanlar mı? Cevap sizde saklı kalsın boş boğazlık edip de söylerseniz olursunuz birer uşak! Şak diye şak şak sanmayın ki geçiyorum sizlerle taşak, yazdıklarımın hepsi olsun saçınıza tarak!’’… (17.04.2011)

…‘‘tanrının yokluğuna dair sağlam deliller bulamadım o yüzden şimdilik inkârcılardan değilim, inanmak bazen körü körünedir neden ve niçin inandığımızı bilemeden öylesine inanmak istersiniz dinlerin uydurma olduğunu biliyoruz fakat nebiler onlar madde kadar gerçek ve mesajlar insanlığı düştüğü karanlık çukurlardan kurtarmak için yollandı peki neden? Sapık bir yaratık olan insan akıl gibi tanrısal bir yetiye sahiptir, evrimin geldiği son nokta aşabilirse kendini başka bir şeye dönüşür mü bilinmez (hani birilerinin söyledikleri üstün insan safsatası) lakin şu haliyle kaldıkça gücü ancak kendini bitirmeye yeter. Yıldızları düşünüyorum onların karanlık evrende tanrının yansılamaları olduğunu iddia ediyorum, boşluk hiçbir şeyse aynı zamanda her şeydir çünkü boşluk sonsuzdur, sonsuz olan her şeyi kapsar (kümelerden biliyoruz) aynı anda her şey olan hiçbir şey olur buna kısıtlanmamış da diyebiliriz düşüncede böyle sınırsız ve sonsuz, çok derinlere inerseniz bu tanrısal yeti sizi delirtebilir yani gücü kullanabilmemize müsaade edildi fakat nerede duracağınızı bilmelisiniz yoksa kontrolünüz dışına çıkan güç sizi sizden alır. Tanrı’nın her şey olduğu ve aslında hiçbir şey olmadığı ve yine sonsuz ise boşluk olduğu boşluğun karanlık ve boşluktaki bütün nesnelerin O olduğu ve yine karanlığın olması için gereken ışığında O olduğu sonucuna varıyoruz. Çok karışık gibi gelebilir lakin değil gayet açık sonsuz evren tanrının kendisidir ve boyutlar ki sonsuzun parçalarıdır ve iki kısımdan söz ediyoruz mutlak karanlık ve mutlak ışık peki ya alacakaranlık bu kısmı var olduğumuz kısım olarak niteleyebilir miyiz? Gücün farklı halleri enerji olan ve durağan yani madde olan materyalistler haklı çıktılar fakat enerjiye gereken önemi vermedikleri kanaatindeyim idealistler ise maddeyi yadsıdıklarından enerjiyi ıskaladılar’’… (06.05.2011)

…‘‘bir vampir furyasıdır gidiyor televizyonlar, kitaplar ve sinema bu kan emici fantastik yaratığı çekici kılanın ne olduğu size kalsın beni ilgilendiren kısmı neden bu kadar çok gözümüze gözümüze sokulduğu, insanlarının kanını emerek beslenen bu fantastik yaratık geçmişte inanıldığının aksine günümüzde bizlere bir ucubeden çok üstün bir insan gibi yansıtılıyor. Kapitalizmin temel kanunu olan güçlü güçsüzü yer prensibi bu canlının doğasında var. Kültürel değerlerimiz ekonomik güçsüzlüğümüz nedeniyle daha güçlü yapmacık kültürlerin taarruzuna uğrayıp yıpranırken ‘komşusu aç iken tok gezen bizden değildir’ ilkesinin yerine ‘komşunun hakkını da sen ye’ geçmektedir. Yeni düzenin insan profili vampirleşmiş homosapiens olacağından olsa gerek yavaş yavaş bilinçaltımıza bu kan emici fantastik yaratığın doğasını kabullenmemiz aşılanıyor. Size yanılıyor muyum?’’…(28.05.2011)





bekleyiş

hep o günü bekliyorum
bilmem kaçıncı perondayım
garın içerisi ışıl ışıl
telaşlı insan kalabalığı
hep o günü bekliyorum
biraz hüzünlü bir hayli mutluyum

kulaklarımı tırmalayan motor sesleri
dudağımda gidenlerin türküsü
hep o günü bekliyorum
yeşil pelerinini üzerine örterken yeryüzü,
takarken ipek saçlarına papatyaları
bir yanım durgun bir yanım heyecanlı
koşar adım ilerliyorum koltuğuma
pencere kenarı bilmem kaç numara

hep o günü bekliyorum
sürgünden dönüşü
ait olduğum dünyaya
kendi krallığıma dönüşümü
ve bir mayıs gecesi yada sabahı
dostların şen gülüşünü

hep o günü bekliyorum
sayılı günleri zamanın kumlarına gömüyorum
bir öncekini unutarak bir sonrakine
yeni doğmuş gibi başlıyorum

hep o günü hayal ediyorum
üşürken soğuk gecelerde bir başıma
bir paslı hançer saplanır kalbime
ve ben günü düşündükçe
birden hayatla doluyorum…

mustafa recep
07.02.2011

adını söylemeyeceğim

zor geçecek bu bahar,
çiçekler için hem de çok
ayazı çok sevdi mayıs belli
yazı getirmeye niyeti yok…

yüreklerimiz kavruluyor
ihtilalin ateşiyle
fakat ne çare kelepçeli bileklerimiz
çakmağımızla zalimi değil
ancak sigaramızı yakabiliriz…

tükenir mi hiç umutlar
yaşanır mı hayal etmeden
güzel güneşli günleri
yarınları ah yarınları…

kaç uykusuz gece daha kaç
sensiz ve sessiz yalnızlık mı hayır, hayır
yanılmak benimkisi inanmak olmayacaklara
ama yaşayabilir miyim ki sensiz hayır, hayır asla…

ezilir bedenim yorgunluğun balyozuyla
kahrolurum her soluduğumda ve bir söz, son kez
akar da dudaklarımdan, adını alamazlar benden
seni alsalar bile…

mustafa recep
04.05.2011

sevgiliye mektuplar - 5

gücüm yok ki sana gelemeye
hiç hazır değilim yalanlar söylemeye
aldattım seni seninle sensizliğimde
avuttum kendimi yasak, hayal sevişmelerle.



ne depremler, yangınlar gördü bu sevda
yıkılmadı ki, yıkılmadı ki
şimdi yolun ortasında bırakıp da gidiyorsun
ellerimiz kan içinde ağlamaklı gözlerimiz
yıldırımlarını yağdırdı üzerimize zeus
terk edin dedi diyarlarımı

ne sürgünler yedik oysa
ayrılmadık ki, ayrılamadık ki
şimdi yolun ortasında bırakıp da gidiyorsun
yüreğinden vurulmuş yaralı bir güvercindir
sevdamız, düştü yerlere
bir yeşil yılan yuttu onu, yılanı kızıl bir şahin kaptı
şahini ecel aldı, düştü toprağa
leşini böcekler yedi
şimdiyse yaşamın bilemeyiz
hangi evresinde!

mustafa recep
nisan 2011

annem

uzak bir gurbetteyim annem
varamam yanına, yollar tutulmuş
bu kahpe felek annem
seni benden ayırmış
hem söyle hem ağla annem
belki türküler seni kandırır
seni ağlatanları mevlam yandırır
hasta olmuşum annem
kalbim ağarır
söyle bu gurbetliğe can mı dayanır…

mustafa recep
27.02.2011

bütün notalardan ben varım

hangi şarkıyı söylersen söyle bu akşam
sende biliyorsun benim için çalacak sazlar
ne saba, ne hicaz ne de uşşak…
hangi makamdan okursan oku bu akşam
benimdir bütün notalar
sende biliyorsun her nağmede benden izler var

ağır ağır aksın notalar
yürük semai çalarken sazlar
ve bilmem kaçıncı fasıldan sonra
dertli dertli geçen uzun havalar
ve biterken bardaklarda meyler, tabaklarda mezeler
dilimde bir kaside göklere yükselirken
içli içli çalsın keman
ne de olsa her arızada
ben varım bu akşam…

mustafa recep
25.02.2011

güneş doğana kadar

bütün ışıkları topla bu gece
yıldızlardan taç yapacağım
ve kadife geceden bir pelerin
gölge gibi dolaşmak için
bilmediğim şehirlerde
bütün korkularımdan
kaçacağım ta ki
ben onların korkusu olana kadar
ve savaşacağım durmadan
güneş doğana kadar…

mustafa recep
24.02.2011

yalnız

gürültü bir gecedeyim
otomobillerin farları zamansız şimşekler gibi
göz kapaklarımı yalıyor
bütün halsizim, uykusuz
aradığım başımı yaslayacak
tanıdık bir omuz…

mustafa recep
08.02.2011

bir sigara yakarım

her gün batışında acı bir hüzün kaplıyor gönlümü
kuşlar yuvalarına çekilirken
bir başıma kalınca bu solmuş güllerle dolu bahçede
ve artık yalnızca dikenlerini sunarken bana hayat
sensizlik bu kadar boş ve bir o kadar da huzurlu
bir başına kalmak yıkıntılar arasında
belki acıdır belki kederli ama kendiyle hesaplaşmaya başlayınca insan gerçek huzuru buluyor sonunda
ve o vakit bir sigara yakarım bütün bu yaşanmışlığa
tükenirken tütünüm ve suretim dumanlara boğulurken
ben kendi içimde sislere gömülürüm…

mustafa recep
06.02.2011

siliniyor belleğimden

siliniyor belleğimden dizelerim bu gece
kelime kelime, hece hece, harf harf
yıldızlar göz kırpmıyor artık pencereden
yoğun ve kasvetli bir sis kaplamış şehrimi
beyaz fakat kirli ve öldüresiye soğuk

siliniyor belleğimden dizelerim bu gece
harf harf, hece hece, kelime kelime
ne bahar ne yaz ne de kış
her mevsim yeşildiler senden önce
çığlık olup dağıtacağım bu sessizliği
ve ışık huzmelerinin arasından sen çıkageleceksin
solgun fakat mütebessim

siliniyor belleğimden dizelerim bu gece
harf harf, hece hece, kelime kelime
ne varsa eskiye dair çözülüp gidiyor heyhat
her solanın ardından yenileri yeşermekte
ve nedense hepsi sana dair yazılmakta…

mustafa recep
26.01.2011

duman duman

ayazlı gecelerde,
evlerin bacaları tüter
duman duman
bir sis kaplar bu şehri,
sıtma nöbetleri geçirircesine
tir tir titretir
bir sigara yakarım boşluğa,
duman duman
her nefeste bir dirhem azalan
yanan şu melet midir yoksa ben miyim
duman duman üstüne
sevda sevda üstüne
yanarım ah,
keder keder üstüne,
kavrulurum

mustafa recep
22.01.2011

bahar seni bekliyorum

bahar seni bekliyorum
nisan yağmurlarına hasretim
bahar seni bekliyorum
yağ toprağıma bereket gelsin
bahar yağmurlarını özlüyorum

bir nehir gibi akıp geçiyor zaman
bir yaprağım amansızca savrulan
amaçsızca yol alan
bahar yağmurlarına hasretim
yağ toprağıma ormanım yeşersin

ne kara kışlar geçirdim bir bilsen
bir bilsen kaç kere
umutsuzca dolaştım mezar başlarında
bahar seni özlüyorum
ama bu sefer ki başka

sen beni anlayamazsın ki
hiç yalnız kalmadın
sen beni yaşayamazsın ki
hiç ölüp dirilmedin
ben seni sarmalarken kanın donar bilir misin
bilir misin ellerim ayazlı geceleri bile titretir
bilir misin gözlerim ölümü bile ürpertir

bahar seni istiyorum
yağmurlarını, sıcaklığını
bahar sevincini gönder bana yaşama sevincini
bahar yeşiline hasretim

muhafızı oldum aşkımızın sensiz geçen günlerde
sakladım korudum hep en gizlilerde
nöbetler tuttum hep baş ucunda
kimseler el sürmesin diye
bahar bana neden acıyarak bakıyorsun
hadi gülüşünü göster bana
yağmurlarına hasretim…

mustafa recep

16 Nisan 2011 Cumartesi

yine meltem ol

ah rüzgâr gaddarlığı bırakıp

yine meltem oldu dolu içime

sen aklıma düştükçe

sımsıcak hasretin sarıp sarmalar beni

sokak lambalarının sarı ve titrek ışığında

çıplak ağaç gölgeleri saklayamaz beni

henüz ayaza çekip zehrini akıtmamış

bu soğuk kış gecesinden



dakikalar uzar gider kaldırımlar boyunca

ve sana ulaşır yalnızlığım

böyle gecelerde pencerende bir uğultu duyarsan

bil ki özlem dolu dizelerle seni anmaktayım

ah rüzgar yine ab-ı hayat olsan aksan içime

bilmem hangi zamanın baharından kalmasın

üşümüşsün belli usulca yanıma sokulmaktasın



kimsesiz kaldığım bu şehirde

gece iki/dört nöbetinde

ah rüzgar meltem olup usulca sızar içime

sen aklıma düştükçe

sımsıcak hasretinle sarıp sarmalar beni

buram buram saçların kokar boş caddeler



ve saat tam sıfır dörtte, gitme vakti geldiğinde

uykulu gözlerle yatağıma çekilirken ben

bir buse uçur sol yanağıma, kardeşçe selamlarınla…



mustafa recep

25.01.2011



sevgili kardeşim meltem’e ithaf edilmiştir.

hüzün yağmurları

giderken ağlamak ne sana ne bana yakışır

bu saatten sonra

yağdı mı hüzün yağmurları

gözyaşlarımız engeller mi sanırsın ayrılığı



koptuysa gönül zincirleri birbirinden

giderken kim tutacak elini

şefkatle kim dur diyecek

bu saaten sonra

yağdı mı hüzün yağmurları

gözyaşlarımız engeller mi sanırsın ayrılığı



kırılsın kadehler bu gece

dökülüp ziyan olsun aşk şarabı

çığlıklarımız yıkar o zaman

ördüğümüz yalan duvarlarını

yağdı mı hüzün yağmurları



mustafa recep

02.03.2010