29 Ağustos 2010 Pazar

eylül tezleri (eylül’e dair olanlar aslında eylül’den önce olanlar)

geleceğe dair bir takım çıkarımlarda bulunmak kahinlik olmasa gerek çünkü bahsi geçen zaman yakın bir gelecek…

nisan sonlarına doğru yeni binyılın onuncu yılının mayısı sıcak geçecek demiştim bu iyi niyetli fakat haddini aşan bir kehanet değildi hiç olmadı mamafih yaz ortasında her yanı alevler saracağını kestirmek hiç de güç olmamıştı…

çok yakın geçmişe dair olanları kağıda dökmemiş olmama şaşıyorum ‘tarih yazıyor’ rehavetine kapılmak bizlere yakışmıyor bu sebeple artık tarihe kendimce not düşüyorum.

bu kısa denemeye tezler adını vermem sizde, içeriğinde gün yüzü görmemiş tespitler olduğu yanılgısı doğurmasın bizim yaptığımız malumun ilanı…

ülkemizin adının yanına artık ‘cumhuriyet’ ekleyemiyorum uzun zaman önce bu vasfını yitirdiğini anımsıyorum, aşağıda maddeler halinde sıralayacağım bir takım görüşlerin temelinde bu iddianın etkisi büyük…



zaman ve mekan gözetilmeden yazıldılar bu yüzden havada kaldıkları söylenebilir zaten amaç okuyanı düşünmeye sevk etmek bilahare söz sizde…



* kurulduğunda anti-emperyalistti, millici ve sonra devletçi ve daha birçok sıfatla niteleniyordu bir yıldızdı ışık saçıyordu ve büyük umutlar besliyorduk,



* büyük savaşlar ve acılar görmüştü küllerinden doğuyordu ama küller geçmişin izlerini fazlasıyla taşıyordu geçmişin yanılgılarından hiç ders alınmadığını gördük büyük umutların yerini derin bir karamsarlık aldı,



* hiç haksız sayılmazdık, dışa karşı teyakkuzda içe karşı fazlasıyla tavizkardı köpek balığı yavrularının anne karnında kardeşlerini yemesi türün devamı için olmazsa olmaz bu yapılan katliama iyi bir neden olsa da vahşetin niteliğini değiştirmez,



* ‘büyük balık küçük balığı yer’den ‘oltada balık’ olmağa ilerleyen bir ülke; içte büyük ağabeyler küçük kardeşlerini yiyerek semirilirken dışta daha büyük ağabeyler semirilmek için avlarının olgunlaşmasını beklemekte, bu bekleyişin nedeni küçük olan şeylerin pek iştah açıcı görünmemesi olsa gerek,



* ne bekleyiş ama sabırla, bu sabrın bir mükâfatı olacak ama uzun süre aç bekleyemez nede olsa, ara sıra ne yaptığından habersiz bu büyük canavarların ağzına sonraki sofranın nimeti pay koymakta,



* derinlerdeki yaşamın acımasız yüzü su üstündekilerce pek bilinmez veya bilinirde bilmezlikten gelinir bu güneşli, neşeli ve rahat yaşamın keyfi hiç bitmeyecekmişçesine sürülür,



* sömürüye karşı çıkanlar ya sürülür ya idam edilir yâda yokmuşçasına karanlık odalara kilitlenir yani gerçek görmezden gelinir, düzenin oturması için bunlar elzemdir,



* sistemli bir karşı çıkış ise sadece anlık bir tesirden ibarettir karşı hamle tasfiye; ivedi ve vahşicedir,



* öteden beri komprador burjuvazimiz, hiç dokunulamayan feodal güçlerle el ele yükseldikçe yükselir bunun anlamı daha çok sömürüdür, küllerinden doğanın küllerindeki izler yeni vücuda da zerk etmiştir, elbette bu kendiliğinden olduğu kadar beynin kendisine yabancılaşmaması için bu genomları yok edememesinden veya dönüştürememesinden de ileri gelir,



* buradaki dönüştürme bir evrimleştirmeden çok aslında devrimsel bir hamleyi vurgulamak için kullanıldı önce yok et sonra kur yani bir yaratım ama kurarken kırık tuğla kullanma, küçük bir yapı olsun büyük olup çürümesinden iyidir,



* gerçektende öyleydi öyle sanıldı ama sonra ‘öğlen’ değil ‘akşam’ hatta ‘gece’ olduğu fark edildi lakin artık çok geçti, revizyonist bir takım hamleler sonuç vermekten uzaktı yani balık baştan kokmuştu,



* batıdaki bir takım akımların, kişilerin veya kurumların içerdeki acenteleri olmaktan öte geçemeyen entelektüel camiamızın hali pür mealini anlatmağa holding medyasının içindeki konumları yeter,



* hiçbir zaman tabanın haklarının savunucusu siyasi oluşumların yer bulamadığı meclisimizin koltuklarını kimlerin doldurduğunu görmek için haklarında yüzlerce dava dosyası ‘dokunulamazlık’ nedeniyle tozlu raflarda bekleyen ‘vekil’ kimselerin ‘millet’ vekilliği dışında başka kimlere ve nelere vekâlet ettiklerine bakılabilir,



* biri iktidar yalakası öteki bölücülük yanlısı bir diğeri ise yolsuzluk batağının bayraktarı ‘sendikal’ oluşumların temsilcisi oldukları kesimlerin haklarını savunmadaki acizliklerini anlamak zor değil,



* düzenin koruyucusunun küçük amerika sürecinde gelişen NATO severliği onu oltada balık olmaktan çok akvaryumdaki balık konumuna soktu, hal böyle olunca düzenin çürümesinde baş aktörlerden olunmadan olmaz,



* hür dünyanın demokrasi ordularının elbette demokrat generalleri olmalı, askerler her yerde yeni düzenin devlet adamları, ‘emir telakki ederim başbakanım’ ve ‘arz ederim komutanım’ kaçamak söyleşileri magazin medyamızın yeni gözdesi,



eylül’e dair olanlar aslında eylül’den önce olanlar,



böyle bir manzara-i umumiye içerisinde eski düzenin ahlaklı değerlerinin iyi niyetli savunucuları ile yeni kurulan ahlaksız düzenin artık geri dönülmez bir mertebeye ulaşmasını gaye edinen ve hiç de iyi niyetli olmayan savunucularının büyük meydan muharebesi cereyan edecek, yıkımın büyük olacağı kesin, iki taraf içinde kazananı olmayacak bir savaşın bu haliyle eylül’ün dışında olduğu tespitini yapıyoruz, oysa her savaşın bir galibi olmalıdır elbette bununda var hem de eylül’den önce, yani hem harbe dahil olmayan hem de harpten önce galip olan.



eski düzen iyi kötü ona karşı ve ona rağmen kurulmuştu ve yıkıntılar içinde de olsa birkaç sağlam kalesiyle hala mücadele ediyordu, şimdi ise eski düzenin asli unsuru millet paramparça edilerek yeni düzenin taşeronları tarafından son kalan kaleler savaş sonucu yıkılamasa bile savunma res’en iflas etmiş olacak.



bilmem anlatabildim mi?



m.recep erçin

29.08.2010 / sakarya

27 Ağustos 2010 Cuma

Sevgiliye Mektuplar III



eski bir şarkısın sen sözlerini unuttuğum
sararmış fotoğraflardaki bir yüz,
baktıkça anımsar gibi olduğum

rüzgarlarım dört bir yana savurmuş hatıralarını
sensizliğimde, seni yaşamak isterken şimdilerde
biçare gönlüm hezeyan içinde

her şey donuk ve sessiz
nereye uzatsam elimi
seninle dolu ama bir o kadar sensiz

bitmeyen bir kış gibi yada hiç gelmeyen bir bahar
uyanmağa beş kala kabusa dönüşen bir düş
sensizlikte seni yaşamak, şimdilerde…

mustafa recep
27.08.2010

17 Ağustos 2010 Salı

Türk-İş’in Çekimserliği

Türk-İş’in Çekimserliği

‘Türkiye’nin en çok üyeye sahip işçi sendikaları konfederasyonu olan Türk-İş’te, referandum sancıları yaşanıyor. Konfederasyona bağlı sendikaların neredeyse tamamı HAYIR çağrısı yaparken; Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu ve bir iki sendika başkanının, HAYIR çağrısı yapmaması, konfederasyon içinde de rahatsızlık yarattı.’(1)

Peki, Türk-İş neden net tavır alamıyor, Türk-İş neden eylemsizlikte diretiyor. Başkan Mustafa Kumlu 12 Eylül’de yapılacak halk oylaması ile ilgili 12 Temmuz 2010’da yaptığı açıklamada özetle şunları söylemişti;

‘TÜRK-İŞ, referandum sürecinde kendi tabanına “evet” ya da “hayır” oyu kullanması yönünde bir sınırlama getirmeyecektir. Referandumda TÜRK-İŞ topluluğunu oluşturan her bir birey, kendi özgür iradesi ile ve doğru bulduğu biçimde oyunu kullanacaktır.’ (2)

Fakat açıklamanın tamamına baktığımızda daha ilginç bir tespit yer alıyor, deniyor ki;

“TÜRK-İŞ, anti demokratik bir anlayışla hazırlanan ve bu güne kadar defalarca yapılan değişikliklere rağmen Türkiye’nin ihtiyaçları karşısında yetersiz kalan 1982 Anayasası’nın sağlanacak en geniş mutabakatla değiştirilmesi gerektiğini her fırsatta dile getirmiştir.’’ (3)

Aslında Türk-İş üst yönetiminin bu pasif ve teslimiyetçi tavrı çok eskilere dayanmakta, Türk-İş 12 Eylül 1980 sürecinde de buna benzer bir tavır takınmıştı. O zamanki Türk-İş yönetimi Milli Güvenlik Konseyine destek olmamış mıydı?(4) Bırakın desteği Ulusu Hükümeti’ne bakan bile vermişti.(5) Elbette kendine göre haklı nedenleri vardı, 12 Eylül öncesindeki terör ortamını buna dayanak yapmıştı ayrıca böyle davranmakla kendi geleceğini güvence altına alıp işçilerin haklarını uzlaşmacı bir tavırla daha kolay savunabileceğini sanıyordu. Bu teslimiyetçi tavır sebebiyle demokratik düzene bir an önce geçilmesi söyleminden hareketle işte sonradan eleştirip yerden yere vuracağı ve değiştirilmesi için yıllarca çalışacağı 12 Eylül Anayasası’na bile resmen ‘EVET’ demese dahi bugün Başkan Kumlu’nun yaptığı türden o günkü Türk-İş Başkanı da aynı tavır ve söylemde bulunmuştur.(6)
Ne yazık ki bu teslimiyetçi tavır bile Türk-İş’e daha sonra kendi sendika başkanlarının da tespitleriyle neredeyse hiçbir artı getirmeyecektir. Özal Hükümetlerinin işçi sendikalarına karşı tavrını hatırlayacaksınız ya meşhur 2821 ve 2822 sayılı yasalara ne demeli!

Bu teslimiyetçi ve uzlaşmacı tavır Türk-İş’in yapısından kaynaklanmaktadır. Darılmaca yok. Bakın Attilâ İlhan zamanında hangi tespitte bulunmuş:

‘Sınıf esası üzerine cemiyet kurma serbestisi 1946’da kabul edilince, ortalığı ‘sosyalist’ eğilimli sendikalar kaplamıştı. Zamanın iktidarı, telaşa kapılarak – kaşla göz arasında- bunların hepsini kapattı; yerlerine, ‘resmi mahiyette’, birtakım ‘işçi dernekleri’ kurdu ki, bu dernekler ‘iktidarın yan kuruluşları’, ya da ‘devlet bürokrasisinin resmi uzantıları’ halinde çalışıyorlardı. Türk-İş, onu oluşturan sendikaların çoğunluğu, işte bu derneklerin temelleri üzerinde kurulmuştur, onların bütün ‘evcillik’ niteliklerini içeriyor. Aksini kim söyleyebilir ki?’(7)

Biri ‘evcillik’ mi dedi? Çok değil, Tekel İşçilerinin tarihi eylemi sürerken dahi Türk-İş yönetiminin çekingen tavrını hangimiz hatırlamaz.

Türk-İş üst yönetimi bu süreçte ise derhal aklını başına almalı ve 12 Eylül 2010’da yapılacak ‘AKP Anayasa değişikliğine’ karşı net tavır almalıdır. Çünkü taslak hazırlanırken toplumsal uzlaşma sağlanmamıştır tıpkı 12 Eylül döneminde 82 Anayasası’nı hazırlayan Danışma Meclisinin sendikal haklar konusunda yaptığı gibi. O zaman da Türk-İş böyle pasif tavır almış sonradan işin vahametini görünce çok bağırıp çağırmıştır ama Danışma Meclisi üyesi Mustafa Alpdündar’ın deyişiyle ‘Türk-İş yönetimi yaptığımız bu uyarıları gereğince ve zamanında değerlendirmemiş, tabiri caizse, atı alan Üsküdarı çoktan geçtikten sonra harekete geçmiştir’(8)

Herkesçe bilinmektedir ki bu anayasa değişikliği daha sonra yapılması planlanan temel değişikliklerin bir öncüsü konumunda adeta bir ‘demo’ niteliğindedir. Bu haliyle dahi birçok tuzak içermektedir.(9) Kaldı ki Erdoğan’da bunu itiraf etmekte ve ‘2011’den sonra daha kapsamlı değişiklikler yapacağız’ demektedir.(10) Bence Erdoğan Hükümeti eğer bu paket geçerse 2011 dahi beklemeyecektir, paketin yasallaşması halinde yargıda Sırbistan Modeli uygulanacak ve tamamıyla hükümetin kontrolünde bir yargı oluşturulacaktır.(11) Bu haliyle işçiler açısından 4-C uygulaması ve işçi büroları projesi gözümüzün önündeyken bu adil olamayan uygulamalara karşı Türk-İş hangi yargı organına başvurmayı düşünmektedir? Yoksa Özal Hükümetleri döneminde olduğu gibi Cumhurbaşkanı’ndan mı medet umacaktır? Umduğunu bulamayınca kitlesel eylemlere mi başvuracaktır, şimdiden söyleyelim hiç boşuna heveslenmesin Cumhurbaşkanı’nın siyasi geçmişi malum. Ya kitlesel eylemler diyeceksiniz, bende size ‘Ergenekonun Sendikal Ayağı’ uydurması diyeceğim. Şimdiden taraf-paraf-paydaş-yandaş ve yoldaş basının manşetlerini tahmin edebiliyorum.

Anayasa değişiklik paketinde çalışma hayatını düzenleyen yasalarla ilgili düzenlemelere bakıldığında ise Türk-İş’in nasıl sessiz kalabildiğini anlayamıyorum. Bu değişikliklerle ilgili yine sayın Eminağaoğlu’nun tespitleri son derece uyarıcıdır.(12)

Ne demiştik Türk-İş yönetimi aklını başına almalı ve üye sendikalardan yükselen ‘HAYIR’ seslerine kulak vermelidir.

Mustafa Recep Erçin
17.08.2010


Not: Bu makalenin yazımında büyük ölçüde Sayın Yıldırım Koç’un ‘teslimiyetten mücadeleye doğru Türk-İş 1980–1989’ adlı eserinden yararlanılmıştır.

1-TÜRK-İŞ'TE GÜÇLÜ “HAYIR” İSTEĞİ, Ulusal Kanal 17.08.2010, http://www.ulusalkanal.com.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=16492:tuerk-te-gueclue-hayir-ste&catid=47:editoeruen-sectikleri&Itemid=173

2,3- Mustafa Kumlu’nun açıklaması için bakınız: http://www.turkis.org.tr/index.dyn?wapp=haberdetay0&did=1099B649-7968-40DD-AF52-DE7503B517F2

4- ‘Milli Güvenlik Konseyi adına Sayın Devlet Bakanının ifade ettiği gibi, ülkemizde devlet otoritesini yeniden hâkim kılabilmek, … ve Türk demokrasisini gerçek ve sağlam temeller üzerine oturtmak hiç şüphesiz büyük vatandaş topluluğunun da ciddi özlemi haline gelmiştir.

Türk-İş Yönetim Kurulu, hür sendikacılık ilkesinin de gerekli gördüğü bu düşünce tarzı ile olayları değerlendirmekte, 12 Eylül’den sonra, yurdumuzun en büyük işçi kuruluşu olarak Milli Güvenlik Konseyi’ne yardımcı ve destek olmayı bir vatanperverlik saymakta…’’ (Türk-İş Dergisi, Ocak 1981, No. 142, s.8.)

5-Türk-İş Genel Sekreteri Sadık Şide Ulusu Hükümeti’nde Sosyal Güvenlik Bakanlığı yapmıştır.

6- ‘Türk Milleti 7 Kasım günü mutlaka sandık başına gitmelidir. …Türk Milleti için hedef, demokratik rejimin kendine özgü sorumluluklarının tam bilinci ve siyasal rejimin kendine özgü tercihine uygun bir biçimde demokrasiyi sürekli kılabilmektir. Bu imkân 7 Kasım’da elimizdedir’ ( Türk-İş Genel Başkanı Şevket Yılmaz’ın 4 Kasım 1982 tarihli Türkiye Radyo ve Televizyonundan yayınlanan açıklaması)

7- İşçiler Derseniz, 10 Eylül 1985 Attilâ İlhan ‘Sosyalizm Asıl Şimdi’ s. 83–84.

8-Cumhuriyet Gazetesi 13.09.1982.

9-YARSAV Onursal Başkanı Ö.F.Eminağaoğlu’nun ilgili inceleme yazısı için bakınız:
http://www.guncelmeydan.com/pano/12-eylullere-hayir-t26061.html

10-Başbakan Erdoğan Yiğit Bulut'a konuştu, HaberTürk
http://www.haberturk.com/gundem/haber/542835-2011den-sonra-daha-kapsamli-degisiklik-yapacagiz

11- Sırbistan Modeli için YARSAV Başkanı Emine Ülker Tarhan’ın açıklamalarına bakılabilir.

12- ‘‘MADDE 6- Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 53 üncü maddesinin kenar başlığı “A. Toplu iş sözleşmesi ve toplu sözleşme hakkı” olarak değiştirilmiş, üçüncü ve dördüncü fıkraları yürürlükten kaldırılmış ve maddeye aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.
“Memurlar ve diğer kamu görevlileri, toplu sözleşme yapma hakkına sahiptirler.
Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde taraflar Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna başvurabilir. Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararları kesindir ve toplu sözleşme hükmündedir.
Toplu sözleşme hakkının kapsamı, istisnaları, toplu sözleşmeden yararlanacaklar, toplu sözleşmenin yapılma şekli, usulü ve yürürlüğü, toplu sözleşme hükümlerinin emeklilere yansıtılması, Kamu Görevlileri Hakem Kurulunun teşkili, çalışma usul ve esasları ile diğer hususlar kanunla düzenlenir.”

Yürürlükteki metin:
Toplu iş sözleşmesi hakkı
MADDE 53. – İşçiler ve işverenler, karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumlarını ve çalışma şartlarını düzenlemek amacıyla toplu iş sözleşmesi yapma hakkına sahiptirler.
Toplu iş sözleşmesinin nasıl yapılacağı kanunla düzenlenir.
(Ek: 23.7.1995-4121/4 md.) 128 inci maddenin ilk fıkrası kapsamına giren kamu görevlilerinin kanunla kendi aralarında kurmalarına cevaz verilecek olan ve bu maddenin birinci ve ikinci fıkraları ile 54 üncü madde hükümlerine tabi olmayan sendikalar ve üst kuruluşları, üyeleri adına yargı mercilerine başvurabilir ve İdareyle amaçları doğrultusunda toplu görüşme yapabilirler. Toplu görüşme sonunda anlaşmaya varılırsa düzenlenecek mutabakat metni taraflarca imzalanır. Bu mutabakat metni, uygun idarî veya kanunî düzenlemenin yapılabilmesi için Bakanlar Kurulunun takdirine sunulur. Toplu görüşme sonunda mutabakat metni imzalanmamışsa anlaşma ve anlaşmazlık noktaları da taraflarca imzalanacak bir tutanakla Bakanlar Kurulunun takdirine sunulur. Bu fıkranın uygulanmasına ilişkin usuller kanunla düzenlenir.
Aynı işyerinde, aynı dönem için, birden fazla toplu iş sözleşmesi yapılamaz ve uygulanamaz.

Bu değişiklikle ortaya çıkan bir açılım var mıdır?

Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin artık toplu sözleşme hakkına kavuştuğu, toplu sözleşme hükümlerinin emeklilere de yansıtılacağı söylemleri, kamuoyu önünde çarpıcı biçimde kullanılmaktadır. Ancak düzenlemeye bakıldığında somut bir açılımdan söz edebilmek olanaklı değildir. Yapılan tam bir takiyyedir.

Olası halkoylaması nedeniyle, memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emeklilerin desteğini alabilmeye yönelik, onların çalışma koşulları ve ekonomik durumları üzerinden, oy avcılığına soyunulmaktadır.

Anayasa’nın 53 ncü maddesinin 3 ncü fıkrasının kaldırılmasının sonuçları nedir?

Anayasa’nın 53 ncü maddesinin üçüncü fıkrasında, kamu görevlileri sendikalarının üyeleri adına yargı mercilerine başvurabileceği konusu yer almakta idi. Böylece memurlar ve diğer kamu görevlilerine ilişkin sendikalar ve üst kuruluşlarının üyeleri adına, hak arama özgürlüğünü etkin olarak kullanabilmeleri sağlanmakta ve bu duruma Anayasal bir güvence yaratılmakta iken, bu durum Anayasa’dan çıkarılmaktadır. Yapılan düzenlemede de bu konuya yer verilmemektedir. Uygulamada yaşanan sorunları da gözettiğimizde, olası bir yasal düzenleme ile kamu görevlileri sendikalarının ve üst kuruluşlarının, üyeleri adına yargı mercilerine başvurularını sınırlandıran hükümlere yer verilerek, hak arama özgürlüğünün etkin olarak kullanılması engellenebilecektir. Böyle bir yasal düzenleme söz konusu olması durumunda, konu gelecekte elbette Anayasa Mahkemesi önünde gidebilecektir ama bu Mahkeme yeni oluşturulan Anayasa Mahkemesi olacaktır…

Memurlar ve diğer kamu görevlileri için artık toplu görüşme değil, bunun yerine toplu sözleşmenin olanaklı kılındığı ifade edilmektedir ki, isim değişikliği dışında ortaya çıkan koruyucu bir hüküm bulunmamaktadır. Aksine, toplu sözleşmeye ilişkin karar bağlayıcı olduğundan, sözleşememe diye bir seçenek söz konusu olmayacağından, greve de ancak toplu sözleşmenin başarısızlığa ulaşması durumunda gidilebileceğinden, dolaylı yolla memura grev yasağı Anayasa’ya girmiş olmaktadır.

Anayasa’nın 53 ncü maddesinin 4 ncü fıkrasının kaldırılmasının sonuçları nedir?

Dördüncü fıkradaki, aynı işyerinde, aynı dönem için birden fazla toplu iş sözleşmesi yapılamayacağı yolundaki sınırlandırıcı hüküm kaldırılmaktadır. Bu düzenlemenin gerekçesi olarak Örgütlenme ve Kolektif Müzakere Hakkı Prensiplerinin Uygulanmasına İlişkin ILO’nun 98 sayılı Sözleşmesi’nin 4 ncü maddesi gösterilmektedir.

İşçiler için söz konusu olan, aynı iş yerinde aynı dönem için birden fazla toplu iş sözleşmesi yapma yasağının kaldırılması durumunda, aynı dönem için söz konusu olabilecek yeni toplu iş sözleşmesine hakim olacak, işçileri koruyucu bir Anayasal ilkeye yer verilmemesi, uygulamada yaşanan sorunları gözettiğimizde dikkat çekicidir.

Önceki toplu iş sözleşmesine göre aleyhe hüküm getirilmesi durumunda, bu durum yasaklanmadığından, yargısal uyuşmazlıklar körüklenmekte, hakkın etkin kullanımı gerçek boyutuyla güvence altına alınmamaktadır.

Memurlar ve diğer kamu görevlileri için toplu görüşme yerine getirilen toplu sözleşme hakkı ne demektir?

Yeni düzenlemelere bakıldığında; toplu görüşme yerine getirilen toplu sözleşme hakkı, içeriği ve kapsamı ortaya konulmadan ve tanımlanmadan, çıkarılacak yasa için herhangi bir ölçüt de öngörülmeden, bütünüyle çıkarılacak yasaya terk edilmiştir. Dolayısıyla toplu sözleşmenin Anayasa’da yer alması, Anayasal bir ölçüt öngörülmediğinden, özel bir Anayasal koruma ve güvence sağlamamaktadır.

Anayasanın 53 ncü maddesinin birinci fıkrasında, işçiler ve işverenler için toplu iş sözleşmesi hakkına getirilen bir tanımlamadan, memurlar ve diğer kamu görevlileri için öngörülen toplu sözleşme konusunda nedense kaçınılmıştır.

Anayasa’nın 51 nci maddesinin beşinci fıkrasındaki sendikalarla ilgili düzenlemede “işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri” kavramı kullanılırken, burada “memurlar ve diğer kamu görevlileri” kavramına yer verilerek kavram birliğinden bile uzaklaşılmıştır.

Toplu sözleşme sırasında uyuşmazlık çıkması durumunda, tarafların “Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’na” başvurabilecekleri düzenlenmiş, Anayasa’nın 54 nci maddesinde işçi ve işverenler konusunda öngörülen “Yüksek Hakem Kurulu’nun” benzeri bir “Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’ndan” söz edilmiştir.

4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Yasası’nın 35 nci maddesinde “toplu görüşme” ile ilgili olarak sözü edilen Uzlaştırma Kurulu, şimdi “toplu görüşme yerine getirilmekte olan toplu sözleşme” nedeniyle sözü edilen Kamu Görevlileri Hakem Kurulu olarak mı düzenlenecektir?

Anılan düzenlemede;
Uyuşmazlığın tespiti, çözümü ve Uzlaştırma Kurulu
Madde 35 – Toplu görüşmenin tamamlanması için öngörülen süre içinde taraflar anlaşamazlarsa, taraflardan biri üç gün içinde Uzlaştırma Kurulunu toplantıya çağırabilir.
Uzlaştırma Kurulu, Yüksek Hakem Kurulu Başkanının başkanlığında; Üniversitelerarası Kurul tarafından, fakültelerin çalışma ekonomisi, iş hukuku, idare hukuku ve kamu maliyesi bilim dallarından seçilecek birer üye olmak üzere dört öğretim üyesinden oluşur. Bu üyeler, siyasî partilerin merkez karar ve yürütme kurullarında görev alamazlar. Üyeler iki yıl için seçilirler. Süresi biten üyeler yeniden seçilebilir. Kurulun sekretarya işleri Devlet Personel Başkanlığınca yürütülür.
(Ek fıkra: 24/6/2004-5198/6 md.)Toplu görüşme çalışmaları ile Uzlaştırma Kurulu çalışmalarına katılacak olanların ağırlama, yolluk ve gündelikleri ile toplantı ücretleri Devlet Personel Başkanlığı bütçesine konacak ödenekten karşılanır.
Uzlaştırma Kurulu, uyuşmazlık konularını inceler, gerektiğinde toplu görüşme taraflarının temsilcilerini dinler ve beş gün içinde kararını verir. Kararlar salt çoğunlukla alınır.
Her toplantı günü için Uzlaştırma Kurulu Başkanına 1100, üyelere 1000 gösterge rakamının 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 154 üncü maddesi uyarınca belirlenen aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak miktarda toplantı ücreti ödenir.
Uzlaştırma Kurulunun kararına tarafların katılması durumunda, bu karar mutabakat metni olarak Bakanlar Kuruluna sunulur. Tarafların Uzlaştırma Kurulu kararına katılmaması durumunda anlaşma ve anlaşmazlık konularının tümü taraflarca imzalanan bir tutanakla belirtilerek Bakanlar Kuruluna sunulur.”

hükmü yer almaktadır.

Kamu Görevlileri Hakem Kurulu için herhangi bir ölçüt ve ilke getirilmemiştir. Toplu görüşme isim değişikliği ile toplu sözleşmeye çevrildiğine göre, Uzlaştırma Kurulu da isim değişikliği ile Anayasa’ya mı taşınmaktadır?

Memurlar ve diğer kamu görevlileri için öngörülen toplu sözleşme görüşmelerinin, sözleşememe şeklinde sonuçlanması olanaklı mıdır?

Toplu sözleşme sırasında uyuşmazlık çıkmaması durumunda, taraflar için toplu sözleşme gerçekleşmiş olacaktır. Uyuşmazlık çıkması durumunda ise, Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’na başvurulacaktır. Bu durumda devreye girecek olan Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun kararı kesindir. Dolayısıyla sonuç olarak, anılan Kurul başvuru üzerine mutlaka bir karar vereceğine göre, sözleşememe diye bir seçenek bulunmamaktadır.

Memurlar ve diğer kamu görevlileri için grev hakkı söz konusu mudur?

Memurlar ve diğer kamu görevlileri ile ilgili toplu sözleşme görüşmelerinde uyuşmazlık çıkması durumunda kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun kararı kesin olup, toplu sözleşme hükmünde sayıldığı için, sözleşememe diye bir seçenek söz konusu olmadığından, sonuç olarak aslında getirilen düzenlemede “memura grev yasak” denilmiş ve bu açık sır da üstelik reform söylemli Anayasa ile ortaya konulmuştur!...

12 Eylül döneminde yapılan bir Anayasa’da grev yasağının öngörülmesi, o dönemin anlayışı çelişki oluşturmamaktadır. Bugün 2010 yılında hazırlanan metinde, sonuç olarak grev yasağının Anayasa’ya girmesi kabul edilebilir değildir. Bu 12 Eylül anlayışının sivilleşme söylemi ile yaşatılması, otuz yıl geriye dönülmesi demektir.

Anayasa’nın 54 ncü maddesindeki grev hakkı, sadece işçiler için düzenlenmiştir. Bu nedenle, söz konusu maddedeki grev hakkı, memurlar ve diğer kamu görevlilerini de kapsamına almamaktadır.

Toplu sözleşme ve Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararları için Anayasal bir ilke öngörülmüş müdür?

Bugün Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararlarıyla yapılan işlemler Bakanlar Kurulu tarafından gerçekleştirilmekte olup, bu kararlara karşı yargı yolu açıktır. Oysa Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararlarının kesin olduğu belirtilmektedir. Toplu sözleşme ve Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararları için herhangi bir Anayasal ölçüt getirilmesinden kaçınılmıştır. Anılan Kurul’un her durumda “toplu sözleşme” niteliğinde sayılacak olan kararlarında, yaşanan olumsuzlukları yeterince karşılamayan ya da bütünüyle aleyhe hükümler olabilecektir. Kurul kararlarında özlük hakları yönünden kısıtlama ve sınırlamalar da gündeme gelebilecek ve tartışmalar yaşanabilecektir.

Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun toplu sözleşme sırasında uyuşmazlık çıkması durumunda mutlaka yapılacak başvuru üzerine karar verecek olmasına, vereceği kararın kesin ve toplu sözleşme hükmünde olduğu belirtilmesine ve gerek toplu sözleşme için gerekse bu kararlar için çalışanları koruyucu Anayasal hükümlerin öngörülmeme nedeniyle, bu değişiklikle getirilen hükümler, etkin bir güvence oluşturmamaktadır.

Toplu sözleşme hakkının kapsamı, istisnaları, toplu sözleşmeden yararlanacaklar, toplu sözleşmenin yapılma şekli, yöntemi ve yürürlüğü, toplu sözleşme hükümlerinin emeklilere yansıtılması, Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun oluşumu, çalışma yöntemi ve diğer hususların düzenlenmesi, herhangi bir ölçüt ve Anayasal ilke getirilmeden bütünüyle yasaya bırakılmıştır. Dolayısıyla bu konularda hiçbir Anayasal koruma söz konusu değildir. Konunun Anayasa’da yer alması, bir aldatmanın ötesinde anlam içermemektedir.

Söz konusu Kurul’un hükümetin etkisinde kalmayacak biçimde yapılandırılabilmesi için Anayasal hiçbir ilke öngörülmemesi, Bakanlar Kurulu kararının gerçekte sadece isim değişikliği ile anılan Kurul kararı olarak karşımıza çıkacağını göstermektedir.

Burada üzerinde durulması gereken bir diğer önemli konu, toplu sözleşme hakkının istisnalarının olabileceğinin öngörülmesi ve bu istisnaların nasıl belirleneceği konusunda da, yine hiçbir Anayasal kural ve ilke getirilmemiş olmasıdır. Tanınan bu hak, çıkarılabilecek yasa ile, en geniş biçimde kısıtlanabilecek, dolayısıyla hakkın etkin kullanımı ve etkin yararlanılması engellenebilecek, Anayasa’da yer alması özel güvence sağlamayabilecektir.

Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin, mali ve sosyal haklarının hiçbir Anayasal ilke veya ölçüt gösterilmeden, toplu sözleşme ile düzenleneceğini öngören ve yasal düzenlemeye konu edilmesi koşulunu kaldıran Anayasa’nın 128 nci maddesinin ikinci fıkrasında yapılan değişikliğe de, aynı anlayış yansımıştır.

Anayasa’nın 13 ncü maddesi de gözetilerek, istisna yaratılabilecek alanların, hangi ilkeler esas alınarak yasa ile belirlenebileceğinin ortaya konulmaması, ciddi bir eksikliktir. Bu durum yasa ile çok geniş bir kısıtlama alanı yaratılabilmesine olanak sağlanmıştır.

Emeklilerin için güvenceler artırılmakta mıdır?

Bu içerikte sonuçlanacak toplu sözleşme veya toplu sözleşme hükmündeki kararın, emeklilere yansıtılması, emekliler için hiçbir biçimde güvence oluşturmamaktadır.

Kamu Görevlileri Hakem Kurulu, önceden Bakanlar Kurulu’nun yaptığı işi yapacak olduğundan, önceden Bakanlar Kurulu’nun alacağı kararlar, şimdi anılan Kurul tarafından alınacağından doğal olarak emeklilere yansıtılması kaçınılmazdır. Ancak gerek toplu sözleşme gerekse toplu sözleşme hükmündeki kararlar için emeklileri koruyucu Anayasal ilke öngörülmemesi, mevcut durumdan olumlu bir koruma ve güvence ortaya çıkarmamaktadır.

Yapılan değişiklikler, hukuksal yönden güvence yaratmadığına göre, amaçlanan nedir?

Yapılan değişiklikler güvence yaratmak bir yana, hakkın etkin kullanımını da önleyici niteliktedir. Burada amaçlanan, olası halkoylaması düşünülerek, memurlar ve diğer kamu görevlileri ile, emekliler ve işçiler üzerinden, takiyye söylemi ile Anayasa değişikliği için oy avcılığı yapabilmektir.’’

MADDE 7- Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 54 üncü maddesinin üçüncü ve yedinci fıkraları yürürlükten kaldırılmıştır.

Yürürlükteki metin:
Grev Hakkı ve Lokavt
Madde 54 - Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında, uyuşmazlık çıkması halinde işçiler grev hakkına sahiptirler. Bu hakkın kullanılmasının ve işverenin lokavta başvurmasının usul ve şartları ile kapsam ve istisnaları kanunla düzenlenir.
Grev hakkı ve lokavt iyiniyet kurallarına aykırı tarzda, toplum zararına ve milli serveti tahrip edecek şekilde kullanılamaz.
Grev esnasında greve katılan işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya kusurlu hareketleri sonucu, grev uygulanan işyerinde sebep oldukları maddi zarardan sendika sorumludur.
Grev ve lokavtın yasaklanabileceği veya ertelenebileceği haller ve işyerleri kanunla düzenlenir.
Grev ve lokavtın yasaklandığı hallerde veya ertelendiği durumlarda ertelemenin sonunda, uyuşmazlık Yüksek Hakem Kurulunca çözülür. Uyuşmazlığın her safhasında taraflar da anlaşarak Yüksek Hakem Kuruluna başvurabilir. Yüksek Hakem Kurulunun kararları kesindir ve toplu iş sözleşmesi hükmündedir.
Yüksek hakem kurulunun kuruluş ve görevleri kanunla düzenlenir.
Siyasi amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verimi düşürme ve diğer direnişler yapılamaz.
Greve katılmayanların işyerinde çalışmaları, greve katılanlar tarafından hiç bir şekilde engellenemez.

Bu maddede yapılan değişiklik bir açılım ve reform mudur?

Bu maddeye ilişkin teklifin gerekçesinde “Söz konusu hükümlerin kaldırılmasıyla, sendikal haklar ile grev ve lokavt hakkının kullanılabilmesi bakımından, ileri bir adım atılmış olmaktadır.” cümlesi yer almaktadır. Her şey bir tarafa, değişiklik teklifinin gerekçesinde “lokavtın hak olarak” nitelendirilebilmesi, bu anlayış sahiplerince nasıl bir değişiklik yapıldığını zaten ortaya koymaya yetmektedir. 2000 li yıllarda lokavtın hak olarak görülebilmesi ve bunun reform olarak sunulabilmesi!...

1982 Anayasası’nın 54 ncü maddesi bile, lokavt için hak nitelemesi yapmamaktadır!...

Kaldırılan 3 ncü fıkranın sonuçları nelerdir? Grev kırıcılığı Anayasa’ya mı girmektedir?

Anayasa’nın 54 ncü maddesinin üçüncü fıkrası kaldırılmakla, söylendiği gibi grev sırasında ortaya çıkan maddi zararlardan her durumda sorumsuzluk getirmemektedir.

Aksine grev nedeniyle işyerinde ortaya çıkan maddi zararlardan, sadece sendikanın sorumlu olacağına yönelik bu Anayasal hükümle, işçilerin katılım yönünden grev hakkını etkin olarak kullanabilmeleri ve bu zararlardan sorumlu tutulmamaları amaçlanmıştır.

Grevle ilgili olarak işyerlerindeki maddi zararları konu alan davaların, yalnızca sendikalara karşı açılabileceği yolundaki Anayasal güvence ortadan kaldırıldığı için, olası bir yasa değişikliği ile bu konudaki davaların sendika yanında, bizzat ilgili kişi ya da kişilere karşı açılabileceği yolunda yapılabilecek bir düzenleme, grev hakkının etkin kullanımını tamamen ortadan zedeleyecektir. Bu hüküm Anayasa’dan çıkarılmakla, bir yönüyle grev kırıcılığı yapılmakta, grev hakkının uygulamada etkin kullanımı ortadan kaldırılmaktadır.

Kaldırılan yedinci fıkranın sonuçları nelerdir?

Anayasa’nın 54 ncü maddesinin yedinci fıkranın kaldırılması, Anayasa’nın 54 ncü maddesinin birinci fıkrasında herhangi bir değişikliğe gidilmediği için, grev hakkının kapsamında ortaya çıkan bir değişiklik söz konusu değildir.

Bu fıkra ile işyeri işgali, işi yavaşlatma, verimi düşürme ve diğer direnişlerin yapılamayacağına yönelik hüküm Anayasa’dan çıkarılmaktadır.

Anayasa’nın 54 ncü maddesinin birinci fıkrasına göre, grev hakkı sadece “toplu iş sözleşmesi” görüşmeleri sırasında uyuşmazlık çıkması durumunda, işçiler için öngörülmüş olup, grev hakkı işçiler tarafından ve yalnızca bu koşulda kullanılabilmektedir. Anılan maddenin yedinci fıkrasında yer alan siyasi amaçlı grev, dayanışma grevi, genel grev hallerine, başvurulamayacağına yönelik hükümler, bu nedenle Anayasa’da uygulaması olmayan ölü hükümler olarak yer almakta idi. Söz konusu fıkranın Anayasa’dan çıkarılması, anılan grev türlerinin serbest olduğu sonucunu hiçbir biçimde doğurmamaktadır.

Siyasi amaçlı, dayanışma veya genel grevi serbest bırakacak bir iradenin, grev hakkını, toplu iş sözleşmesinin başarısızlıkla sonuçlanması haline özgülememesi, bu yolda değişikliğe gitmesi gerekirken, bu yoldaki düzenlemelerden de zaten ısrarla kaçınılmıştır. Dolayısıyla söz konusu grev türlerine yönelik mevcut sınırlama geçerliliğini sürdürmektedir.

Ancak yapılan bu değişiklikle, siyasi amaçlı lokavt, dayanışma lokavtı, genel lokavt yapılamayacağı yolundaki Anayasal koruma ortadan kaldırıldığı için, 54 ncü maddenin birinci fıkrasında da, lokavta başvurulmasının yöntem, koşul, kapsam ve istisnalarının herhangi bir Anayasal ilke öngörmeksizin yasa ile düzenleneceğinin belirtilmesi ve bu konuda bir değişikliğe gidilmemesi karşısında, bu yönüyle düzenlemenin gerçekte çalışanlar değil işverenler lehine olduğunu söylemek hatalı olmayacaktır.

Hakkın etkin kullanımını sağlamayan bu maddede neden değişikliğe gidilmiştir?

Maddede yapılan değişiklik, işçiler yönünden grev hakkının etkin kullanımını hiçbir biçimde ortaya çıkarmadığı gibi, işverenler lehine hükümler getirilmiştir. 12 Eylülle özdeşleşen ve uygulaması olmayan, ölü hüküm niteliğindeki “siyasi grev, dayanışma grevi ve genel greve yönelik hükümlerin” Anayasa’dan çıkarılması söylemiyle, 12 Eylül izlerinin silindiği takiyyesi yapılmıştır. Söylemler de bu çerçevededir.

Olası halkoylaması düşünülerek, sendikaların ve işçilerin etki altında tutulmasının amaçlandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü işçiler lehine ortaya çıkan hukuksal bir durum söz konusu değildir.

(30 yıl önce de 30 yıl sonra da,12 Eylülden önce de 12 Eylülden sonra da,12 Eylülde ve her zaman 12 EYLÜLLERE HAYIR ,Ömer Faruk EMİNAĞAOĞLU YARSAV Kurucu Başkanı :Aralarında içerik bağlantısı bulunmayan ve tamamı 26 maddeden oluşan 12 Eylül 2010’daki halkoylamasına “tek oy” esasına göre konu olan 5982 sayılı Anayasa Değişikliği Hakkındaki Yasa’nın analitik incelemesi)

11 Ağustos 2010 Çarşamba

dön bana şarkılarla

dön bana şarkılarla

beni affet sevgilim
seni hiç anlamadım
aşkınla yanarken ben
gerçekleri göremedim

gittiğinden beri
bende hep akşam vakti
sabahları özledim
sevişmelerimizi
gülüşüne hasretim
ah hasretim

gidişin sessiz oldu
dön bana şarkılarla
bir mum yakalım
inadına karanlığa

inan bana sevgilim
bitmeyecek bende sevgin
sonsuza dek savaşırım
bu aşk uğruna
ve ikimiz için…

mustafa recep
11.08.2010

10 Ağustos 2010 Salı

tutulma

günaydın

sisli kirpiklerin
gözlerin kanlı
yüzün çapaklı bu sabah
mahmur bir bakış fırlattın önce
çatlamış dudaklarından sızan üç hece
günaydın,

günaydın tozlu topraklı yollarına
yosun kokan akgöle
ve yüzyıllardır çamur akan sakaryana
hani bir vakitler kızıl akmıştı ya unuttu insanların

ağustos sıcağında buram buram ekmek kokan
fındık işçilerine günaydın,
size de günaydın şura heyetindeki apoletliler
ve korkudan kaskatı kesilmiş
adalet tanrıçasına günaydın…

mustafa recep
06.08.2010



9 Ağustos 2010 Pazartesi

günaydın

günaydın

sisli kirpiklerin
gözlerin kanlı
yüzün çapaklı bu sabah
mahmur bir bakış fırlattın önce
çatlamış dudaklarından sızan üç hece
günaydın,

günaydın tozlu topraklı yollarına
yosun kokan akgöle
ve yüzyıllardır çamur akan sakaryana
hani bir vakitler kızıl akmıştı ya unuttu insanların

ağustos sıcağında buram buram ekmek kokan
fındık işçilerine günaydın,
size de günaydın şura heyetindeki apoletliler
ve korkudan kaskatı kesilmiş
adalet tanrıçasına günaydın…

mustafa recep
06.08.2010