ağustos iki bin on iki
yine yol göründü kaptan, rüzgarı
al arkana
salınsın gecede su, suda yelken,
yelkende iz
sisleri dağıtma vaktidir, hem geç
kalınmış bir yolculuk bu
yine yol göründü kaptan, abbas
yolcu!
(bir ağustos iki bin on iki)
bırakmışım kendimi rüzgarına
savurmuş yarınlarımı bilmediğim
hülyalara
uzakta da değilsin eskisi gibi
zaman ah sen zaman,
neleri neleri silmedin ki
oysa bir yerlerde kaldı hep izleri
uzakta da değilsin eskisi gibi
gazetemde simit kokusu
çay, yanmayan çakmağım ve sigaram
uzakta da değilsin eskisi gibi
ne bir sokak var aramızda ne şehirler
sadece bir duvar ve açılmayan
perdeler
(iki ağustos iki bin on iki)
aç kapıyı bu gelen benim,
kucağımda bütün yıldız demeti
senin için geldim başka bir şey
değil
gözlerimde senin gözlerin...
(üç ağustos iki bin on iki)
yalnız kemanların nice notalar açtığı
bu salkım saçak ağustos gecelerinde
seninde aklına geliyor mu pürtelaş
nisan yağmurları
hani bir yel alır da bizi uçarcasına
götürür çocukluğumuza
orada kalmak istersin bir nefes boyunca
sen aşka aşk sana doyunca.
(dört ağustos iki bin on iki)
ufukta güller kararır günler yitip
düşerken
düşerken omuzlarına saçların sesim
devrilir
devrilirken eski kitapların heybeti
yoksunluktan
tut ki bu mevsim ayrılık
mevsimidir...
(beş ağustos iki bin on iki)
yanarsın, uçuşur küllerin dilden
dile
dillerde aydınlık bir anın masalı
masallar türetsin bırak yalnızlığım
ayrılık arifesinde
zaten saat geçmiş, geçerken
ömrümüzde...
(altı ağustos iki bin on iki)
sabahın seherinde bir kadeh rom içtim
hem gözlerinden içtim
beni gün tutuyordu
öylece seyreldim
belalar başımda dört dönüyordu
biz bu insalar gibi değiliz
hele sen,
bambaşka bir zamanda sevilecek
yaştasın
ki ben gittikten sonra,
dönüşü gecikecek bir umut
yolcusu...
(yedi ağustos iki bin on iki)
ne çok şiirlerin dolduramadığı
bu sayfalar, parça parça dökülecek
adımı senin bile anmadığın bir
sabah
şu denizin dalga dalga beyazlarcasına
köpürdüğü saatlerde
hayata geç kalmışlığım
belki çok erken varmışlığımın
tutarsızlığı
ama herşeyden evvel ve en çok
yokluğundur beni böyle azaltan...
(sekiz ağustos iki bin on iki)
yarına yarım günler bırak,
bırak aksın zamanın fütursuzca
mahzun besteler çalıyor kapımı
sen çekip gittiğinde
her akşam ve her sabah
yarım günler kalıyor ağlamaklı
kahroluyorum ve kahırları diziyorum
boynuma
şu kalabalık beyoğlu gecelerinde
boğuk bir klarnet sesi ve kırık bir
keman
öyle uzaktan uzağa...
(dokuz ağustos iki bin on iki)
ne kadar yazsam yazmadıklarım kalacak
yalnız kalem ile,
yansımalar akacak
duvarda afişler yorgun
gözlerim yorgun
yelkovan ürkekliğinde saatler
zamanın heybetinden
iki satırdır bildiklerim
pera'da günbatımında
sen denizin ötesinde
ıslığımı duyabilir misin
öyleyse durma,
duyarsan gel
haberdir gel
çökmeden telvesi cumartesi
kahvelerinin...
(on ağustos iki bin on iki)
uçun kuşlar bu diyar eskisi gibi
değil
değil mi ki bu yollar seni bana
getirir
gün gelir alıp da uzaklara götürür
duymadım sanma sesleri
onlar ki gurubun veda bestesi
hiç sevmedim uzakları senin kadar
ve yanmadı galata kulesi bile
saçlarımın yandığı kadar
değil mi ki bu yollar seni bana
getirdi
gün oldu alıp uzaklara götürdü...
(on bir ağustos iki bin on iki)
akıp da geçiyor zaman misali
şu insan kalabalığı
saatim on sıfır beş
uyku gözlerimi esir alıyor
bir başka dünyada bir başka
yaşamdayım,
kendimi kaybedeli yanılmaktayım
aklıma gelmeye dursun gözlerin
ve sesin, ille de sesin
(on iki ağustos iki bin on iki)
yağmurlar böyle severmiş demek,
yalazında bulutların hem ağlayarak
hem gürleyerek
çokta uzun olmayan bir yolculuğun
ardından çıka gelsen,
bekliyor olacağım biliyorsun
yalnız ve yalnız;
o eski, o meşum, o kahredici
karanlığımda
sessiz...
(on üç ağustos iki bin on iki)
haydi bir şarkı söyle dilinde erisin
papatyalar, kelebekler gibisin
sade bir neşe içindeymişsin
rüzgarın ellerinde yükselmişsin
bana bir şarkı söyle içimde sesin
gün yeşerecek elbet bilirsin
sonsuz bir aşk masalı gibi hiç
bitmesin
ressamlar seni çizsin, reklerimsin...
(on dört ağustos iki bin on iki)
nasıldır denizde balık olmak
ışığın erişemediği derinliklerde
seslerin duyulmaz olduğu,
gözlerin yumulduğu
suyun ağırlığı altında
insan elinden uzak bir inzivada
hatıralardan münezzeh
kendine yol almak...
(on beş ağustos iki bin on iki)
o gece limanda gemiler uğulduyordu
yolcular, bir şeylerden kaçıyor
gibiydiler
nefesim akdeniz kokuyordu
şihab peşimiz sıra yolları tutmuş
halep'te kanlı bir süngü gibi
parıldamakta
beylerbeyi'nde yırtılan çığlık
bir çocuğun rüyasından
bu korku, yıldırımlar şehrini
titretecek
sabahı bekle...
(on altı ağustos iki bin on iki)
istanbul'un bitmek bilmez karmaşası
içinde
karaköy balıkçılarının umutları
marmara'ya hücum ediyor
dudağımda zehir bir kıvılcımın
tadı,
mutat vapur yolculuklarının herhangi
birinde
saçlarımı okşarken dalgalar
dört köşe sayfalara adını
yazıyorum
mavinin uykuya çekildiği şu
saatlerde
yarına dair kuşkular biriktirerek
(on yedi ağustos iki bin on iki)
bu sabah hiç ağlamadım
gözlerim kurumamıştı halbuki
hem resminde duruyordu baş ucumda
anladım ki boğulmuşum
gözyaşlarım içime süzülmüş
sızmış en ince çatlaklardan
alevler içindeki kalbimi söndürmüş
bu sabah hiç ağlamadım
ama duydum,
ilk defa sen benim adımı anıp da
ağladın...
(on sekiz ağustos iki bin on iki)
bir rüzigar gibisin, ayrılık
akşamında
güllerin arasından nazlı nazlı
salınıp geçen
şu gemi seni alıp götürecek
yine bir başıma kalacağım
bu şehr-i istanbul'da
korkuyorum karanlık sokaklardan
şişhane yokuşunda yoruldum
dizlerimin bağı çözüldü çözülecek
beni bulacak kimsem yok
yerin metrelerce altıında.
ve ay usulca kaybolurken
istiklal'in ışıkları ardın sıra
kararıyor...
(on dokuz ağustos iki bin on iki)
yaşlı duvarlarında sarı ışıkların
perdesi
cezayir sokağı üç numara,
başımda deli rüzgarların yorgun
uğultusu
gelip geçen yabancıların hengamesi
gözlerimi alıyor
kapısına kırk kilit vurmuşum özgür
düşüncelerimin
saat geç bir vakit, sorma
belki uykulardasın, özlediğin
yatağında
belki de rüyadasın, unuttuğun
çocukluğunda...
(yirmi ağustos iki bin on iki)
bu yolcular ayrı yerlere gidecek
biri evvel biri ahir
şimdi bırak da dursun zaman
sular tersin tersin aksın
sabah güneşinin pırıltıları
bayramı selamlarken
elimde kitab-ı mukaddes'ten ayetler,
savuruyorum
yan kalbim yan
yanacak halin kaldıysa
bitmediyse bu amansız sevdan
yan, binlerce defa tekrar yan
nasılsa söndüremeyecek yağmurlar
kuş değilsin ki uçup da bahçesine
konasın
hem yolun uzun vakit de kısa
(yirmi bir ağustos iki bin on iki)
yürümek isterdim el ele
bütün bir arzı seninle
ateşler içerisinde yanarken dünya
bu keşmekeş içerisinde
son sıcak yuvayı ararken
kendimi sende buluyorum her defasında
bitmek bilmez bir arayış bu oysa
kimi zaman kırıyor kolumu kanadımı
sürünerek de olsa varacağım yanına
ölmek kurtuluşun bir başka adıysa
ve ölmek kaçışların en kolayıysa
haram olsun ölmek sen yaşadıkça...
(yirmi iki ağustos iki bin on iki)
telefon zilleri ansızın,
olur olmaz çalar ya
öyle çalar münasebetsiz
sormadan etmeden
bazen, tanıdık bir sesi duymanın
verdiği huzur
ve bazen tanıdık bir yüzün neşesi
içimi sevinçle doldurur
çok uzaklardan geldim, yorgunum
bir kahveni içmeye geldim
yoksa bir bardak su,
biliyorum vakitsiz geldim
niçin geldiğimi sorma
belki seni görmeye geldim
belki bıraktığım beni bulmaya
niye geldin deme boşuna
boş ver
aşk işte bu...
(yirmi üç ağustos iki bin on iki)
soluksuz penceremde beyoğlu'nun
gürültüsü
bütün gece bitmek nedir bilmeyen,
sarhoş kalabalıkların kahkahaları
dağıtır uykularımı
başımda güneşten bir taç; alev
alev
halbuki ellerim üşüyor yalnızlıktan
az ötede bir yerlerdesin hissediyorum
uzansam tutacağım ellerini,
dermanım yok bilesin
sımsıcak bir yaz günü bu,
sabahını uykulara gömdüğüm...
(yirmi dört ağustos iki bin on iki)
anahtar kapıyı açacak,
sonra kırılacak
ve sonra toz bulutları arasından
altın kanatlı ardıç kuşları
yükselecek
gümüş sütunların şafakta
kıvılcımlar saçtığı
ayın hilal, gözlerinin kızıl
kehribar misali parladığı
çam ormanlarının efsunlu kokusu
dağlardan eserken
git, ardına dönüp bakmadan git
karanlık orman patikalarından
geçerek, yoldan sapmadan
ırağa düşmeden gölgeler nehrinden
koşar adım ve sessiz, sinsice...
(yirmi beş ağustos iki bin on iki)
epik, lirik şiirler aksın
pantomim tanrısının sessiz
ellerinden
kıvrılıp kıvrılıp süzülsün
galata'nın taş geçitlerinden
gümüşi pırıltıları kurşun
trabzanların
fenerler aydınlatıyor karabasan
gecelerini
dimağı felah, feracesi evla
yankılar imdada koşuyor
ahtapotun kolları sarmış,
bileklerini tutsakların
şu çırpındıkça batan,
yerle yeksen olan
insanlığımız değil mi?
(yirmi altı ağustos iki bin on iki)
iki kısa gün ve bir uzun gece
kadıköy rıhtımında asılır
küreklere,
deniz marmara;
zeytin, peynir ve dahi rakı
esrarlı bilmeceler türküler misali
şen şakrak
karanlığa kesmiş gözleri nasıl
zifiri siyah
yahut matem rimeli
en tiz sesleri çağırır tellerinden
uzayıp elleri dalgaları kucaklarken
işte sürüyor gök tarlaları
bulutların çobanı
bugün değil yarına yakın
koş yaban ellere yoksa geç kalırsın
(yirmi yedi ağustos iki bin on iki)
kapı açık, pencereler de öyle
gir içeri haydi çabuk bekleme
birazdan yağmur da başlar
ağaçlar dans ediyor bak
sarayburnu'nda gölgeler, bir uzun bir
kısa
ıssız sokak aralarında
selam durdum umutsuz sevdalara
sonra döndüm arkama
bir kere daha sadece seni sordum
hatıralara...
(yirmi sekiz ağustos iki bin on iki)
yalnızlığın karamsarlığı içinde
güneş, kaçmak için çareler
tasarlarken
şiirin saati gelir,
en devrimci çağırışımlardan
fırlayıp
gümbür gümbür bandolar misali
el değmemiş imgelerin alacasında
bir kaç hayal süzülür,
bu canıma hayat veren
gözlerinden süzülür,
aklımı yiyip bitirir
senin o kaçamak bakışların
ne istanbul'un gözleri böyle
bakabilir
ne de başka bir kentin
sadece olmak istediğim yeredir
yolculuğum
fakat beni bırakma sensiz
kaybolurum...
(yirmi dokuz ağustos iki bin on iki)
sarışın kurt'un sesidir,
doksan senedir yankılanan
topraklarında anadolu'nun
son bir savaş için verdiği emir
akdeniz kokar, izmir kokar
uzar gider karanlıklar içinde sabaha
erer...
yıkılan kaleler, yırtılan sancak
bu yanan orman değil yanan koca bir
memleket!
kanlı süngülerinde zafer güneşinin
yalazı
tepelerden aktılar, yel gibi estiler
ağutos sıcağında felaha ermek için
akın akın geçtiler düşman
mevzilerinden
atları muzaffer atları
onlar kemal'in askerleri,
çöken bir devrin kılıç artıkları
ve onlar yeni bir çağın ölümsüz
neferleri.
işaret verdiyse başkomutan elbet
zafer yakındır
yakındır, kurtulması bahtı kara
vatanın
şafakla birlikte gayrı taarruz
başlasın
'ileri!'
(otuz ağustos iki bin on iki)
son bir sigara daha sonra gidersin
son bir nefes, sonra bitersin
son bir şarkı daha sonra susarsın
son bir adım, sonra durursun
son bir gün daha sonbahar arifesinde,
nasılsa sonları yaşamaktayız
sonsuzluğun gölgesinde...
(otuz bir ağustos iki bin on iki)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder