28 Temmuz 2010 Çarşamba

iki tank yürütürsün


İki tank yürütürsün…
‘‘Harekât planımızın temelinde, ihtilalin başarıya ulaşması için Ankara’nın tamamen elimize geçmesi yer alıyordu. Burada en önemli hedef Çankaya’daki Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ydü. Köşk, Ankara Garnizonunda en güçlü birlik olan Muhafız Alayı tarafından korunmaktaydı. Her ne kadar Alay Komutanı Kurmay Albay Osman Köksal bizimle birlikte ve örgüt üyesi olsa da, bize bildirdiğine göre emir subayı ve tank bölük komutanı dışında kimseye fikirlerini açmamıştı. Bu bakımdan, bir çatışmaya meydan vermeden cumhurbaşkanını Köşk’ten indirmeliydik. Bunun yolu da ihtilal karargahından Köşk’e, cumhurbaşkanının istifasını bildiresi için bir ültimatom verilmesi gerekiyordu.
Planlandığı gibi ültimatom verilmişti. Ama Cumhurbaşkanı Bayar, Osman Köksal’a ters ters bakıp yanından ayrılmaması talimatını vermişti. Dolayısıyla planın bu kısmı işlememişti. Bunun üzerine birlikler kendilerine verilen hedeflere yönelmişti.
…Köşk mukavemet edip ültimatomu reddedince, Köşk’e bir harekât zarureti doğdu. Ben de durumdan vazife çıkartıp Sıkıyönetim Komutanlığı’na çağırdığımız alayı emrime alarak Köşk’e hareket ettim.
…Köşk’ün giriş yoluna varmadan cipten indim. Yolun Köşk tarafındaki kısmında, namluları Ankara istikametine dönük, bir bölük kadar askerin mevzilenmiş olduğunu gördüm. Köşk’e doğru bakınca Köşk’e dönen yolun polis karakollarının bulunduğu yerde, yolun ortasında, dakikada 1700 adet 12.7 milimetre çapında mermi atan, dört namlulu ve namluları Ankara’ya dönük uçaksavar tareti ile Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Hanım’ın oturması için yaptırdığı köşkün hemen alt kısmında, namluları yine Ankara’ya dönük başka bir taret gördüm.
… En küçük bir hata ateşe sebep olabilir, bu takdirde de biz kesin olarak başarısızlığa uğrardık. Köşk’e girebilmek ve Celal Bayar’ı alabilmek için köşkün bu cephesindeki Muhafız Alayı birliklerini etkisiz hale getirmek gerekiyordu.
Bu cephede en büyük tehlike taretlerdi. Onları bizim tarafa geçirmek büyük kazanç olacak ve büyük tehlikelerden kurtulacaktık. O sırada yol ortasında mevzilenen taretin yanında bir üsteğmen gördüm ve zaman kaybetmeden ‘üsteğmen buraya gel’ emri verdim. Üsteğmen koşarak yanıma geldi ve ‘komutanım sizdenim’ dedi. Kendisine taretin derhal bulunduğum yere mevzi değiştirmesini söyledim. Yanımdan ayrıldı ve tarete doğru koşmaya başladı. Oraya varmasına fırsat vermeden tarete ‘Numara erleri, taret buraya mevzi değiştirecek marş marş’ komutu verdim ve erler, üsteğmen yanlarına varmadan mevzi değiştirmek için tareti bize doğru harekete geçirdiler ve taret yanıma gelince onlara namluları Köşk’e dönük olarak tareti mevzilendirmelerini emrettim. Sıra diğer tarete gelmişti. Ben emir vermeden yanıma gelen üsteğmen, ‘Numara erleri yokuş aşağı inerken tarete hâkim olamazlar ve taret ellerinden kurtularak duvara çarpar ve hasar görür’ deyince ona mevzi değiştirtmekten vazgeçtim. Tareti iş yapamaz hale getirmek için ‘Taret numara erleri karşımda toplan marş marş’ komutu verdim ve erler koşarak yanıma geldiler. Sıra, bize karşı mevzilenmiş bölüğe gelmişti. Yüzüm erlere dönük olarak yolun ortasına geçtim ve ‘Bölük karşımda yürüyüş kolunda toplan’ komutu verdim. Erler fişek gibi yerlerinden kalkarak yol üzerinde yürüyüş kolunda toplandı.
… Erlere tüfek astırtıp uygun adımla yürüyüşe geçirdim ve onları, Köşk’ün ana yola çıkan kapısının karşısındaki yoldan aşağıya, okul karşısına kadar yürütüp durdurarak tüfek çattırdım. Onları da tüfeklerden 100 metre kadar uzakta istirahat ettirdim. Tüfek çatlarına benim getirdiğim alaydan iki nöbetçi diktim…
Köşk’ sapan giriş kapısına uzanan yola varmadan Tank Binbaşı Muzaffer Karan’ın bir tankla oraya vardığını gördüm. Muzaffer Karan’a tankı köşkün giriş kapısı merdivenlerine kadar ilerletmesini, benim de arkadan geleceğimi söyledim. Tank hareket etti ve ben de yaya olarak Köşk’e doğru yürümeye başladım. Tankın paletleri merdivenlere, namlusunun ucu da Köşk’ün merdiven üstü kapısına kadar gelmişti.
Elimde Thompson makineli tabanca olduğu halde Köşk merdivenlerini tırmanarak tankın namlusu altından Köşk’e girdim. Kapıdan 15–20 metre uzakta, 8–10 süvari eri arasında gözlüksüz sivil birinin, Tuğgeneral Burhanettin Uluç ile tartıştığını gördüm. Yanlarına gelince bunun Celal Bayar olduğunu anladım ve derhal müdahale ederek ‘Burası tartışma yeri değil. Generalim siz sağına geçin’ dedim. Ben de solunda, Celal Bayar’ın kollarından tutarak merdivenlere doğru yürümeye başladık.
Köşk harekatı bu şekilde, hiç kimsenin burnu kanamadan ve beklenenden çok daha kısa bir zaman süresi içinde son buldu.’’(1)
Böyle anlatıyor Köşk Harekâtını Kurmay Albay Sami Küçük. Sahiden 27 Mayıs İhtilali’ni kaç subay yapmıştı. 102 mi dediniz, hayır sadece 37 düşük rütbeli subay.
Ya 12 Mart ve 12 Eylül’ü! Yüksek komuta kademesi, onlarında sayısı bir elin parmakları. Gerçi koca bir ordu emirlerindeydi ama emir yukarılardan gelince demiri üç beş generalin emri de kesiyor. Yani karar yeter sayısı olan 102’yi bulmağa gerek yok, sayın savcılar.
Soruyorum, BALYOZ ‘iddianamesini’ hazırlayan savcılara ve bu iddianameyi kabul eden mahkeme heyetine;
102 subay ki aralarında kuvvet komutanları, zamanın MGK üyeleri, ordu komutanları, askeri istihbarat subayları vd. olacak bunlar bir örgüt kurup hükümete darbe yapmağa kalkacak ve sonuç, darbe yapacakları hükümet hala iktidarda olacak. Öncelikle siz buna inanıyor musunuz?
Geçmiş darbeleri, ihtilalleri, muhtıraları ele alıp şöyle bir gözden geçirdiğimizde hiç de öyle 102 karar yeter sayısına gerek duyulmadığı en çok 37 düşük rütbeli subayın birkaç ay içinde örgütlenerek hükümeti ve komuta kademesini devirebileceği 27 Mayıs İhtilali’yle kanıtlanmışken sizler şimdi 102 subay (aralarında bir genelkurmay başkanı eksik) darbe yapacaklardı yapamadılar diyerek Türk Subaylarına beceriksiz mi demek istiyorsunuz? Bence ‘iddianamede’ sanık sıfatıyla adı geçen subayların hepsi savcı ve hakimlere hakaret davası açmalıdırlar.
‘İddianamenin’ bir numaralı şüphelisi Çetin Paşa ‘ben darbelere karşıyım ben devrimden yanayım Atatürk devriminden yanayım’ demişti ya Çetin Paşa suçunu daha o zaman itiraf etmiş oldu. Zaten Türkiye’de artık en büyük suç Atatürk Devrimcisi olmaktır, Altı Ok’tan biri olan Ulusalcılığı savunmaktır.(2) Mustafa Kemal’de İstanbul Hükümeti’ni devirmedi mi? İşte size ‘darbe’!
Yazımı Yalçın Küçük Hocamızın bir sözüyle bitiriyorum;
‘iki tank yürütürsün darbe olur’
Mustafa Recep Erçin
28.07.2010
1-sayfa 97,98,99,100,101 Rumeli’den 27 Mayıs’a E.Kurmay Albay Sami Küçük
2- http://www.odatv.com/n.php?n=emniyete-gore-ulusalcilik-terorizme-es-2804091200

20 Temmuz 2010 Salı

öylece kal sessizce

öylece kal sessizce

öylece kal diyorum sessizce dinle rüzgârın şarkısını
bir uçurumun kenarındayım arkamda kocaman çınar ağaçları
ve ben gölgesinde rüyalardayım
aşağıda kayalarla sevişiyor dalgalar bekliyor beni deniz,
kendimi bırakmamı bekliyor
hiç düşünmeden bırakacaksın kendini boşluğa, boğulacaksın
terk edip de bedenini yükselirken göğe seyredeceksin yeryüzünü,
balıklara yem olacaksın gocunmayacaksın,
çünkü her öldüğünde yeniden dirileceğini bilerek öleceksin
bambaşka bir diyarda bambaşka bir biçimde yeniden filizlenip yeşereceksin,

birinin bakışları ki kalbine mızrak olup saplanacak
öylece kal diyeceksin kendine sessizce,
ama yapamayacaksın çünkü eylemliliğin bir akarsu misali çılgınlığı gerektiriyor,
seveceksin belki daha fazla sevileceksin
bozuk ve kirli bir düzene rağmen seveceksin

bütün hilekarlıklara, sevgisizliklere, savaşlara
ve kötülüklere inat yüreği sevgi dolu nesiller yetiştireceksin
sevmeyi öğreteceksin önce sevilmenin değerini bilmeleri için
ve ahlak sahibi olmalarını sağlayacaksın bütün ahlaksızlıklara rağmen
kafalarında kırk tilki dolanan insanlığını yitirmiş çakallara karşı
dürüstlükle mücadele etmeyi öğreteceksin,

her yenilişinde yeniden ayağa kalkıp onurunla mücadele etmeyi bileceksin
kazanamayacak olsan dahi değerlerin uğruna savaşmayı şiar edineceksin
ve bir gün yorulursan ve Azrail’in busesine susadıysan,
öylece kal sessizce dinle rüzgarın şarkısını…

mustafa recep

20.07.2010

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Bekaroğlu açılımcı mı oldu?

Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu’nun Yeni Harman Dergisi’ne yazdığı* ve Öcalan’ın muhatap alınabileceğini öne sürdüğü yazısında ilginç tespitler yer alıyor. Bekaroğlu diyor ki;‘Kaldı ki PKK yok edilse bile bu ülkede “Kürtler” diye bir “realite” vardır ve bu realite her an bir PKK doğurabilir. O halde “Kürt Realitesi”ni yeniden konuşalım.’
Bu cümleden şu anlam çıkıyor, Kürt = PKK. Bizde o zaman şöyle yapalım; bütün kuşlar uçabilir, devekuşu da bir kuştur, o zaman deve kuşu da uçabilir. Böyle düz mantıkla çıkarımlar yapanlar kaldı mı? PKK’nın etkin olduğu bölgelerdeki feodal yapıyı hiçe sayarak halkın PKK yapılanmasına ‘ulusal kurtuluş hareketi’ olarak baktığını nasıl söyleyebilirsiniz.
Ulus devletlerin çağı bitmiştir diyen emperyalizmin sözcülerine göz kırparcasına ‘“Kürt Realitesi” Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunda bir “ulus devlet” olarak kurgulanmasından kaynaklanmıştır.’ sözlerini nasıl söylersiniz. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ‘Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye Halkına Türk Milleti’ denir demişken ve asli kurucu unsur ayırmayıp tekmili birden bütün bir halkı Türk Milleti diye adlandırmışken ‘Elbette geriye dönmek, Osmanlı’yı yeniden kurmak, Osmanlı’nın millet sistemini aynen canlandırmak mümkün değil’ diyerek köhne ve çağ dışı bir sisteme özlem belirtmek yeni Osmanlı projelerinin uygulandığı şu günlerde nerelere ses duyurma çabasından kaynaklanmaktadır?
‘PKK dâhil birçok Kürt örgütü ve aydınının nihai amacı bağımsız bir Kürdistan’dır. Ancak Kürtlerin büyük bir kısmının Türkiye’den ayrılmak istemediği de bir gerçek. Hem bu hem de “bağımsız Kürdistan”ın gerçekçi bir proje olmaması “demokratik özgürlük”, “federasyon” gibi ara çözüm tekliflerini gündeme getirmektedir’ Batı’nın yeni Osmanlı projelerinin de hedefi bu değil mi zaten? (1)
Yine Bekaroğlu çözüm için ‘modern Türk ulusu yaratma projesi’ diye adlandırdığı projeden devletin vazgeçmesi gerektiğini söylüyor ve ekliyor ‘Eşit olmaktan kasıt, elbette herkesi modern Türk yaparak eşitlemek değil, eşit haklara sahip olmaktır, yani Türkler Türk olarak hangi hakka sahiplerse Kürtler de Kürt olarak o haklara sahip olmalı’. Sayın Bekaroğlu, bugüne kadar nüfus cüzdanlarında Kürt ve Türk diye ayrılan ve Türk yazanların asli unsur, Kürt yazanlarınsa azınlık kabul edildiği bir ülkeden bahsediyor. Oysa Türkiye’nin bugüne kadar hiçbir anayasasında Türk ve Kürt ayrımı yapılmamıştır.
Bundan sonra ise Bekaroğlu önerilerine geçmektedir, özgürlükçü bir anayasa yapılması elbette bu ülkede yaşayan herkesin beklentisidir. Ancak sayın Bekaroğlu dil konusunda şunları söylemektedir, ‘Kürtçe ve diğer dillerle eğitim yapılabilmelidir. Devlet bunun için gerekli olan imkânları hazırlamakla yükümlüdür’. Sayın Bekaroğlu, özlemini duyduğu ‘Osmanlı milletler sisteminin’ nasıl yıkıldığını unutmuş olmalı, büyük Osmanlı coğrafyasını paylaşmak için birbirleriyle yarışan emperyalist devletler Rum ve Ermeni unsurları bizden koparırken ‘dil’ öğesini çokça kullanmışlardır.
‘Adaletin olmadığı bir toplumsal işleyişte özgürlük ve eşitliğin çok fazla bir anlamı yoktur; böyle bir düzende güçlüler, güçsüz olanları özellikle ekonomik olarak ezerler. Bu nedenle devlet bu ülkenin eşit yurttaşlarının onurları kırılmadan kendileri ve bakmakla yükümlü olduğu aile bireylerini geçimini sağlayacak gelire sahip olmaları için koşulları hazırlamak zorundadır. Bunun için bu ülkede üretilen zenginliklerin adil bir şekilde paylaşımı esastır’. Bekaroğlu burada üretilen zenginliklerin eşit dağıtılmasından bahsetmiş ama somut bir örnek vermediği için bu söylemi havada kalmaktadır. Oysa bugün PKK’nın etkin olduğu bölgelerde geçen yüzyıldan kalma feodal sistem hüküm sürmekte ve Kürt köylüsünü ezmektedir. Bu realite bilerek mi atlanmaktadır?(2)
‘Elbette demokratik bir ülkede şiddet kullanmamak koşulu ile özerklik ve federasyon gibi çözümleri savunanlar olacaktır. Bırakın bunları, ülkeden ayrılmayı bile savunanlar olabilir, şiddete başvurmamak koşulu ile bölücü partiler bile serbest olmalıdır.’ Bir ülke düşününki çeşitli projelerle emperyalizmin çıkarları doğrultusunda parçalanmaya çalışılacak ve bu ülkede bölünmeyi savunan siyasi görüşlerin şiddete başvurmamaları şartıyla faaliyet yürütmelerine izin verilecek. Bunların ne derece gerçeğe uygun fikirler olduğunu benim yorum yapmama dahi gerek olmadan okuyanlar herhalde anlayacaklardır. Bu özgürlük kavramını genişletelim mesela cumhuriyet rejimini istemeyenler dahi şiddete başvurmamak kaydıyla parti kurabilsin serbestçe faaliyetlerde bulunabilsin. Bu düşünceye ise Gazi bakın nasıl yanıt vermiştir;
‘‘Atatürk, kendisiyle röportaj yapan Amerikalı bir gazetecinin ‘Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın neden kapatıldığını sorduğunda kendisine şu kısa yanıtı verir:‘Bu fırkayı kuran kişilerde Cumhuriyetçi bir kişilik yoktu ve Cumhuriyetin varlığını halk oylamasına götürebileceklerini zannettiler.’’
Eğer Bekaroğlu zaten sorunda bu ‘yasakçı zihniyet’tir diyorsa orası ayrı. Demokratik özerklik söylemi yeni değil saha önce Cemil Bayık’ta saldırıların arttırılmasındaki asıl nedenin bu olduğunu dile getirmişti.(3)
‘PKK terör örgütüne gelince; Bütün bunlar yapılmaya başladığı, hatta böyle bir irade deklare edildiği andan itibaren PKK geniş ölçüde anlamsızlaşacaktır. Ancak yukarıda ifade edildi, devasa bir yapıya dönüşmüş bir örgütten söz ediyoruz, ayrıca bunca yaşanmışlıklar, acılar var. Bu örgütün halen ceza evlerinde, Kuzey Irak’ta ve ülkenin dağlarında binlerce militanı var. İşte burada muhatap zorunludur. Bunun için başta Öcalan olmak üzere katkı yapacak herkes muhatap alınabilir. Burada Kürtlerin onurlarının kırılmayacağı Türklerin de razı olacağı çözümler bulunmalıdır. Bana göre bu tasfiye değildir, PKK’nin dönüştürülmesidir. PKK, o zaman ismi, ideolojisi ve amacı her ne olacaksa buna ulaşmak için şiddet dışı yöntemleri benimseyen ve kullanan bir örgüte dönüştürülmelidir’
Sayın Bekaroğlu’nun benim asıl ilginç bulduğum söylemi ise yukarıdaki paragraftaki ‘PKK’nın şiddet dışı bir örgüte’ evirilebileceği iddiasıdır. Şiddet üzerine kurulmuş ve çeşitli ülkelerin dış istihbarat servislerince eğitilen(4) bir örgütü Bekaroğlu Sayın Mehmet Ağar gibi ‘düz ovada siyaset’ yapmağa çağırmaktadır. Öcalan’ın muhatap alınması fikrine gelince, Öcalan zaten her fırsatta bunu dile getirmektedir kendi özgürlüğünün sağlanması koşuluyla bu sürece ön ayak olacağını belirtmektedir. Öcalan’ın bu konudaki en dikkat çekici mesajı ise şöyle;
‘‘Söylediğim gibi benim buradaki pozisyonum barış pozisyonudur. Ama daha önce de defalarca söylediğim gibi artık muhatap bulamıyorum. Eğer Hükümet bir temsilcisini gönderirse, bu konuda parlamentodan bir karar çıkartıp önümü açarlarsa ben iki günde tüm silahlı güçleri bir alanda toplayabilirim. Buna gücüm de var iddiam da var, kendime güveniyorum. Silahlı güçleri BM’nin ya da NATO’nun denetimi altında bir bölgeye de çekebiliriz. Hatta Türk ordusunun görebileceği bir alan da olabilir. Bunları Türkiye kamuoyu da bilmelidir’’.(5) Gerçektende Sayın Bekaroğlu’nun muhatap alınmasını istediği kişi sorunu, bu topraklarda yaşayan insanların çabalarıyla çözülebileceğini dile getirmiş! Öcalan’ın BM ve NATO çözümlü önerisini birileri daha benimsemişti. Ne diyordu Başbakan, ‘biz Kabil’e gittik sizde Kandil’e gelin’(6) Açılım bitmedi diyordular ya Beşir Atalay demek ki doğruymuş. Meğer Bekaroğlu’da açılımdan yanaymış.Demokratik özerkliği ileri sürenlere ise söylenecek tek söz ‘bekâra karı boşamak kolay’
Mustafa Recep Erçin
1-Mehmet Ali Güller, Superman K. Irak’ı Türkiye’ye mi bağlayacak,
2-Doğu Perinçek, Toprak Ağalığı ve Kürt Sorunu, Kaynak Yayınları
3-KCK Yürütme Konseyi Başkan Yardımcısı Cemil Bayık, Fırat Haber Ajansı’na 25 haziran 2010 tarihinde verdiği röportajda, yakında “demokratik özerklik” ilan edeceklerini açıklayarak şunları söylüyordu:
“Şimdi yapmak istediğimiz budur. Yakında bunun resmi ilanını da yapacağız. ‘Demokratik Özerklik’ Türkiye’nin Kürtlerle ilişkisini ifade etmektedir. (…) Yeni dönem mücadele eskinin devamı değildir. Gerillanın meşru savunması da serhildanın geliştirilmesi de tamamen ilan edeceğimiz özerkliği korumak, geliştirmek, yaşatmak ve onu yaşanılır kılmak içindir… (Merdan Yanardağ’ın Kürt hareketinin Yeni Dönemi Öcalan ve Ergenekon adlı makalesi)
4-CIA-MOSSAD’ın eğittiği 500 PKK’lı, Aydınlık Dergisi 4.07.2010. 1194 sayılı kapak haberi
5- Merdan Yanardağ’ın Kürt hareketinin Yeni Dönemi Öcalan ve Ergenekon – http://haber.sol.org.tr/yazarlar/merdan-yanardag/kurt-hareketinin-yeni-donemi-ocalan-ve-ergenekon-30397
6-Vatan Gazetesi’nin 29.06.2010 tarihli manşeti
*-Sayın Mehmet Bekaroğlu’nun alıntı yaptığımız ilgili yazısının tam metni için bakınız: http://www.odatv.com/n.php?n=ocalan-muhatap-alinabilir-1507101200

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Üçüncü Harbin Ayak Sesleri

Üçüncü Harbin Ayak Sesleri

İran’ın nükleer enerjiye sahip olma çabalarının ABD’nin tüm engellemelerine rağmen sürüyor olması ve bu süreçte Çin ve Rusya gibi Avrasya’da söz sahibi ülkelerin desteğini arkasına alması Batı ittifakını çileden çıkarıyor. En son Türkiye’nin de dâhil olduğu ‘takas’ projesinin fiyaskoyla sonuçlanması, ABD’yi daha radikal kararlar alma yoluna itmekte. Nitekim ABD’de, İran’a karşı diplomatik yollardan değil de askeri yollardan baskı yapılması gerektiğini söyleyenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor ve bu kesimler savaşı dahi söze almış görünüyor.(1)

Rusya ve Çin’in İran’a uluslar arası arenada verdikleri destek önemli olsa da bu desteğin ABD ve İsrail ittifakının İran’a yönelik bir saldırısını engelleyecek düzeyde sağlam olmadığı aşikâr. BM tarafından onaylanan son Güvenlik Konseyi kararları bunu gösteriyor. Chossudovsky alınan kararların İran’a yönelik bir askeri müdahaleye yeşil ışık yaktığı iddiasında ve bu konuda Çin ve Rusya’nın ABD’nin baskılarına boyun eğerek İran’a yönelik ağır yaptırımları kabul etmekle dış politikada ağır bir yenilgi aldıklarını söylüyor.(2) Oysa nükleer güce sahip ülkelerin diğer ülkelerin bu güce sahip olmalarına karşı olduklarını ve nükleer güce sahip olan ülkelerin kendilerinden başka bu güce sahip olmak isteyen ülkelere iyi gözle bakmadıklarını hesaba katmaması bir gerçeği görmesini engelliyor. Evet, Rusya ve Çin, uluslar arası arenada İran’ın yanında gözükmektedirler fakat bu iki nükleer güçte onların nüfus alanlarını etkileyecek imparatorluk geçmişi olan İran gibi bir ülkenin nükleer silaha sahip olmasını asla istemezler ve konuda şimdilik Batı ittifakıyla kısmen de olsa anlaştıkları görülüyor. Rusya ve Çin bu konuda taviz vermiş görünse de karar öncesinde ABD’den ne tür tavizler kopardıkları bilinmiyor.

Orta Asya’da kaybeden Obama yönetimi Irak’ın kuzeyine çekilmek istiyor (3), burası ABD açısından güvenli bir bölge olduğu için İran’a yönelik bir saldırıda üs olarak kullanılmaya müsait. İsrail ise İran’ın biran önce vurulmasını savunuyor. Bölgede tek nükleer güç olan İsrail, İran’ın kendisini tehdit eder konuma gelmesinden korkuyor ve bu konuda ABD’nin aksine daha aceleci davranıyor. İran ise olası bir saldırıya ağır karşılık vereceğini her fırsatta dile getiriyor.(4)

İran’ın karşılık veririz tehditlerinin İsrail ve ABD’nin gözünü korkutmadığı bilinmekte. Obama yönetimi Bush’tan devraldığı askeri projeleri hızla tamamlamakta. Yine İran’ın askeri harcamalarının ABD’nin %2 seviyesinde kalması stratejik açıdan ABD’nin ne derece üstün olduğu gösteriyor. İsrail’i de dâhil edince neden İran’ı küçük gördükleri anlaşılıyor. (5)

Irak Savaş’ında olduğu gibi arkalarına uluslar arası kamuoyunu aldıkları gün İran’ı vuracaklar, son Güvenlik Konseyi kararıyla bunu bir ölçüde sağlamış görünüyorlar. Dost ve müttefik Türkiye’yi ise komşusu İran’a yapılacak bir saldırıya nasıl ikna edecekleri ayrı bir merak konusu, bunun için ılımlı islamcı iktidardan koltuğu devralacak batıcı bir koalisyon bekleniyor olmasın.

Son olarak Fidel Castro, ABD’nin en büyük savaş gemilerinden birini İran Körfezi’ne gönderdiğini duyurdu ve elbette beraberinde denizaltılarla.(6) Yine de İran’a yapılacak olası bir saldırının İran ve Afganistan’da yapıldığı gibi işgal boyutuna var-a-mayacağını kestirmek hiç de zor değil. Ancak bir saldırı başladığında İran’ın karşılık olarak İsrail’i vurması ve etkisi altında bulunan Hizbullah’ı devreye sokması Ortadoğu’daki bombanın fitilini ateşler.

Üçüncü harbin ayak sesleri duyulmağa başladı, Wallerstein’ın dediği gibi ‘Kimi askerler, bir yerlerde elleri tetikte -kazara ya da gönüllü olarak- bir hata yapmak üzere olabilirler’(7)
Biz yazımızda değinmedik fakat yine nükleer güç olma konusunda ısrarla ilerleyen ve ABD’nin bütün baskılarına kafa tutan K.Kore Batı ittifakı açısından önemli bir tehdit, önceliğin İran’a verilmiş olması ise Çin’in komşusu K.Kore’ye bir müdahaleye müsaade etmemesi olsa gerek.

Chossudovsky ise uyarıyor, ‘Ortadoğu ile beraber Orta Asya, dünyayı Üçüncü Dünya savaşı senaryolarına doğru sürükleyecek potansiyele sahip, patlamaya hazır bomba gibi’(8)

Emperyalist sistemin sıkışması onu daha da saldırgan kılıyor. Pax-Amerikana dönemi sona eriyor, ekonomik sistemdeki gücünü kaybeden(9) ABD askeri alanda başarılar sağlayarak savaş ekonomisiyle yeniden toparlanmayı umuyor olmalı.(10) Bu süreçte ise İran sadece aşılması gereken bir engel.

Mustafa Recep Erçin
14.07.2010


1-http://haber.sol.org.tr/dunyadan/savas-cigirtkanlari-susmuyor-haberi-30859

2-http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=31287

3-http://maliguller.blogspot.com/2010/06/abd-afganistandan-kuzey-iraka-cekilecek.html

4-http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=3856275

5-İran’ın cüretkâr tehdidi Obama yönetiminin karşılaştığı en önemli dış politika krizi olarak nitelendirildi. Kongre İran’a yönelik yaptırımları daha da sıkılaştırdı ve yabancı şirketlere daha ciddi cezalar getirdi. Obama yönetimi Britanya’nın hak iddia ettiği ve ABD’nin Ortadoğu ve Orta Asya’ya saldırmak için muazzam bir üs kurmak üzere kullanabilmesi için nüfusunu tahliye ettiği Afrika’daki Diego Garcia adasında saldırı kabiliyetini hızla artırdı. Donanma, nükleer başlık taşıyabilen güdümlü Tomahawk füzeleri ile donanmış nükleer denizaltılarına hizmet vermek üzere bir denizaltı destek gemisini adaya gönderdiğini açıkladı. Her denizaltının uçak gemisi ve destek gemilerinden oluşan bir muharebe grubunun sahip olduğu vuruş gücüne sahip olduğu bildirildi. Galsgow’da yayınlanan Sunday Herald gazetesinin elde ettiği kargo listesine göre Obama’nın konuşlandırdığı önemli askeri donanım arasında güçlendirilmiş yeraltı yapılarını tahrip etmek üzere kullanılan 387 “sığınak delici” bomba da var. Cephane içinde nükleer silahlara çok yakın bir silah olan bu “muazzam cephanelik deliciler” için planlamalar Bush yönetimi tarafından başlatılmıştı, ancak bir kenara bırakıldı. Başkanlık koltuğuna oturduğunda Obama planları hızlandırdı ve bu silahlar özellikle de İran’ı hedef alarak planlanan tarihten birkaç yıl önce konuşlandırıldı. Londra Üniversitesi’nden Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi Merkezi müdürü Dan Plesch “İran’ı yok etmek için hazırlık yapılıyor” diyor ve ekliyor: “ABD bombardıman uçakları ve uzun menzilli füzeleri İran’da birkaç saat içinde 10,000 hedefi yok edecek şekilde hazır.” “ABD kuvvetlerinin ateş gücü 2003’den beri dört katına çıktı” ve Obama yönetiminde hız kazandı.
….

Stratejik Çalışmalar Uluslararası Enstitü’sünün Military Balance 2010 raporunda verilmiş. Zalim molla rejimi kuşkusuz kendi halkı için bir tehdit oluşturuyor; yine de bu açıdan ABD’nin bölgedeki diğer müttefikleri ile kıyaslandığında sıralamadaki yeri o kadar da yüksek değil. Ancak Enstitü’yü kaygılandıran şey bu değil. Enstitü daha ziyade İran’ın bölge ve dünya için oluşturduğu tehdit ile ilgileniyor. Adı geçen çalışma İran’ın oluşturduğu tehdidin askeri olmadığını açıkça ortaya koyuyor. İran’ın askeri harcamaları “bölgedeki diğer devletlerle kıyaslandığında düşük” ve ABD’nin %2’si seviyesindeymiş. İran’ın askeri doktrini “kesinlikle savunmaya yönelik… İşgali yavaşlatmak ve düşmanlıklara diplomatik bir çözümü zorlamak üzere tasarlanmış.” İran “sınırlarının dışına kuvvet gönderme konusunda kısıtlı bir kabiliyete sahip.” Nükleer seçeneğe gelince “İran’ın nükleer programı ve nükleer silahlar geliştirme olasılığını açık tutma isteği caydırıcı stratejisinin merkezi bir parçası.” ( İran tehdidi* -Noam Chomsky http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=31446)

6-http://haber.sol.org.tr/dunyadan/fidel-yanilmis-olmayi-o-kadar-isterdim-ki-haberi-30137

7-http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=31162

8- http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=31287

9http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=973838&Date=11.01.2010&Ca tegoryID=101

10-*Küresel kapitalist sistemin en güçlü devleti ve onun mantığını en iyi temsil iddiasında olan bir Amerika Birleşik Devletleri, açıkça ekonomik ve politik hegemonyasını askeri araçlarla elde etmeyi öngören bir stratejiyi kabul etti ve bunu 2002 yılında yayınlanan Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Stratejisi içinde tüm dünyaya ilan edecek kadar ileri gitti. Bu açıklamayla birlikte aynı anda Washington, Irak’ı –dünyanın sömürülmemiş rezervlerinin muhtemelen en büyük bölümüne sahip ve bu nedenle petrol üretiminde bir genişlemenin en büyük potansiyeli olarak görülen bir ülkeyi- varolmayan kitle imha silahlarına karşı savunma bahanesiyle işgal için davulları çalmaya başladı. İşgalin gerçekleştiği ayları, uzatılmış bir işgal ve sürmekte olan bir savaş izledi. Bu durumda güç uygulaması, kendi kendinin haklılaştırılması haline geldi. İmparatorluk şimdiye kadar zafer kazanamadı. 2001 yılındaki terörist saldırılar, dünyanın büyük bir bölümü için, Birleşik Devletler tarafından kendi çıkarlarına boyun eğmeye istekli daha az sayıdaki ülkelerle “koalisyon” içinde istediği zaman ve biçimde hakimiyet altına alınması gereken, barbarlık yuvaları haline geldi. (John Bellamy Foster, Rasyonel Kapitalizmin Sonu - http://www.cüre.com/index.php?option=com_content&view=article&id=73%3Arasyonel-kapitalizmin-sonu&catid=40%3Ailkyazilar&Itemid=1)

*Askeri harcamaların Birleşik Devletler ekonomisi açısından ne kadar önemli olduğu hakkında bir fikir edinmek için, bunların yatırım amaçlı harcamalar karşısında nasıl yığıldığına bakalım. Brüt özel yatırım kategorisi, ticari yapılar (fabrikalar, mağazalar, enerji istasyonları), ticari ekipman ve yazılım ve ev/konut inşası için yapılan tüm yatırımları kapsar. Bu yatırımlar, yapıların ve makinelerin birçok yıl boyunca kullanılabilir olması nedeniyle ekonomide hem cari bir büyüme hem de gelecekteki büyümeyi yaratır. Aynı zamanda ekonomiyi de uyarır: yeni konutlar satın alan ya da kiralayan insanlar sıklıkla yeni cihazlar ve eşyalar satın alırlar. Afganistan ve Irak savaşlarından hemen önceki beş yıl içinde, (2000’ler boyunca), askeri harcamaların yatırımlara oranı son yirmi beş yılın en düşük noktasındaydı, ama hâla yaklaşık olarak brüt özel yatırımların dörtte birine ve ticari yatırımların da üçte birine eşitti (Ulusal Gelir ve Ürün Hesaplarından hesaplanmıştır, tablo 1.1.5). Son beş yıl içindeyse, savaşın tam gaz sürmesiyle birlikte, askeri harcamalarda önemli bir artış meydana geldi. Aynı dönemde yaşanan konut patlaması 2001-05’te yapılan resmi askeri harcamaların brüt özel yatırımların ortalama yüzde 28’ine ulaşması anlamına geldi ki bu, önceki dönemdekinden o kadar da farklı bir oran değil. Ancak, konut yapımı dışarıda bırakıldığında, son beş yıl içindeki resmi askeri harcamalar, brüt konut dışı özel yatırımların yüzde 42’sine eşitti. 3 Tüketici harcamalarındaki yıllık artış oranı resesyonlarla birlikte biraz düşer ve ekonomi düzelince de artar; ama yine de yıldan yıla belirli bir artış gösterir. Ancak, ticari çevrimi; yani görece yüksek büyüme dönemlerinin yerini alan çok yavaş ya da negatif büyüme dönemlerini sürükleyen şey, özel yatırımlardaki sıçramalardır. Devasa askeri bütçenin yokluğunda, ekonomiyi derin bir resesyona düşmekten alıkoymak üzere özel yatırımlarda muazzam bir artış gerekecekti. Ticari yatırımların, askeri harcamalardaki en son keskin artışlarla ve özel konut inşaatının büyümesiyle birlikte bile, hızlı bir büyüme kaydedememiş olması, yavaşlayan bir ekonomiye yol açmıştır. (Borç ve Spekülasyon Patlaması- Fred Magdoff, http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=12729)

9 Temmuz 2010 Cuma

06.07.2010

hayattan tat almağa başladığınızda ve yaşamaya doyamadığınızda
çalar ansızın kapınızı ölüm,
benim gibi umutsuz vakalarsa
nedense hala yaşamakta sabırla ve inatla....

06.07.2010

seyyah


alıp başını gitmek ansızın, hissettirmeden
uyanmadan benliğin yolu yarılamak,
batı karadenizden kafkaslara uzanmak,
yemyeşil bir yol boyunca vahşi doğada yol almak,
sonra belki orta asya, hindistan ve çin
boylu boyunca yer küreyi dolaşmak,
hayatta kalabilmek için, bir parçası olmak bu eşsiz düzenin
bir dağdan başka bir dağa, ormanların göçmeni olmak yada
bir seyyah yürümekten yorulmayan

yüz seksen derece dönmek sonra yarım bir yay çizerek
belki balkanlarda bir dağ çiçeğine sevdalanmak
başı dumanlı dolaşmak avare,
bütün geride kalanları unutarak yedi kıtayı tekmili birden araklamak
sonra bulurlar bir dağ başında cansız bedenini
yaşamak böyle bir şey iplerini kopararak,
ölümü ararken azimle yol almak…

mustafa recep – 06.07.2010

5 Temmuz 2010 Pazartesi

kaçak

boğulsam enginlerde,
kaybolsam yeşilliklerde,
buz tutsam kutuplarda
yada kavrulsam çöllerde
kurtulur muyum sizlerden, kaçabilir miyim kendimden…

sıçrasam bir yakadan diğerine,
bir diyardan bir başkasına
yada bir yaşamdan bambaşka bir yaşama aksam,
hikayeden hikayeye koştursam,
taşlara vura vura kendimi parçalasam
sonra çözüp bağlarını ruhum kaybolsa maviliklerde,
aklımı yitirsem,
kaçabilir miyim sizlerden, kurtulur muyum kendimden…

mustafa recep – 02.07.2010