30 Aralık 2012 Pazar

aralık 2012

aralık 2012

saçlarına vuruyor akşam güneşi
gözleri o dakka yağmur gibi duru
esmer tenine kızıl ferace sarmış
baygın bakışlarını sanki benden almış ( gypsy princess - 01.12.12)

yağmurlu bir kış sabahı kirpiklerinden düştüm,
kanlı bir göz yaşıydım, acı ateşlere dökülen ( 02.12.12)

'boş ve geniş caddeler gibi ıssızım yokluğunda
ah yine yağmur ve nasıl soğuk
sabahın alacakaranlığında,
öldürecek beni kabusların' (04.12.12)

sımsıkı sarılsam sonra hiç bırakmasam,
kıyamet kopsa kaç yazar;
sımsıcak gülüşünle sen yanımdaysan... (07.12.12)

kahreder yalnızlığı ayaza çekmiş sabahların
son günü dün idi delice susuşların... (10.12.12)

güneş battığı kızıllıkta doğuyorsa
davullar çalınıyordur tutsaklar ülkesinde
prangaları eritecek ateş yakılmıştır artık
ve sen nefessiz kalana dek haykıracaksın

istiklâl caddesi isyanın son resmî geçidini seyrediyor
ulus’ta düşen düşmanın gardıdır
rasattepe’ye bu sabah güneş bir başka doğuyor
silivri’de titreyen zulüm duvarlarıdır (15.12.12)

şimdilerde yalnızca sarhoşken mutluyum
oysaki şen şakrak geçmişti çocukluğum (g.k. için 16.12.12)

artık zamanı geldiyse yalnızlığın
bir kuş uçmalı pencerenden
yarıp çığlık çığlığa bulutları...
sönmüş gözlerinin yalazı
bu karakışlar mıdır yoksa sebebi
içli içli çekersin sigarann dumanını...
beklerim ve özlemekteyim,
vakitsiz çıkıp gelmesini baharın.... (19.12.12)

düşüyor parmaklarından tütün hareleri,
aralık soğuğunda istiklal meyhanelerinin birinde
sarı sıcak sokakta o kırmızı paltolu çakma sarışın,
ilgiliymiş gibi karşısındaki delikanlıyı dinliyor
masadaki bardaklar yarım,
ve ayazda sigara dumanlarına boğuluyor.... (20.12.12)


yazmıyorsam bir sebebi vardır
kaybolmuşumdur karanlıkta
belki, unutmuşsundur
kimbilir...
fakat gözlerin ah o gözlerin
hep aklımda,
çıldırmaya an kala
çıkıp geliryorsun ya...
ilahi zaman,
ayrılışın bir başka sancı...
kalbimi susturamıyorum,
ölümüm elinden olacak
bunu biliyorsun,
hem de bal gibi biliyorsun.
kan tükürdüğüm akşamların birinde
pera'da bekliyor olacağım,
sigaramı yine orospular gibi tutacağım,
gören beni öyle böyle sanacak
ama sen yalnız sen,
anlayacaksın...
ne günler ne haftalar
ne de aylar kar etmiyor,
yılları devirdim canım efendim
aşka kelam işlemiyor... (25.12.12 )


15 Aralık 2012 Cumartesi

NOKTA! ....kuşatma mı yoksa taarruz mu?

NOKTA!

....kuşatma mı yoksa taarruz mu?

Nokta'yı yazıyorum. Virgül'e devrimcilik atfedenlere naziredir. 13 Aralık bir nokta koyma işidir. Noktalı virgül'le başlayan, virgüller silsilesini sonlandırıp yeni bir cümle kurma girişimidir.

Artık Mayıs 19, Ekim 29 ve Kasım 10 günden ibarettir. Ayları kısaltmış oluyoruz. Bu bir telaştan çok, vakit kalmadığının göstegesidir. Kuşatma yerindedir. Fakat daha çok bir taarruz hareketidir. Şu haliyle 13 Aralık Silivri Kuşatması'na bir taarruzun provasıdır diyebiliriz.

Faşizmin zindanlarını yıkacak gücümüz var. Yıkılacaksa yıkarız. Şimdi buradayız....

Bastille mi? Çok yakındır. 1789'a gönderme yapıyoruz. Elzemdir. Duvarlar yol olacaktır; köprü iki ucu birleştirmektir. Uçurumlara meydan okuyoruz. İhtilal aynı zamanda bir trajedi'yi beraberinde getirmektedir. Bu seferkinin komedi olması muhtemeldir. Gülen taraf ise hep güçlü olandır. Hukuk mu? Üstünlerin hukukudur!

''İleri'' ve belki ''hücum'' da denilebilir. Tek bir işaret kafidir! Artık bir ordumuz var. Seferberlik halindedir. Yürüyoruz, uygun adım mı? Henüz değil. Lâkin duramayız, hep söylüyorum; durursak düşeriz...

Koşmaya 10 Kasım'da başladık. Silivri artık İzmir'dir. Yüzbaşı Şerafettin Bey ve üç süvarisinin hatırası bizimledir. Taarruz an meselesidir. Yalnız ve yalnız bir işarete bakmaktadır.


...''güneş battığı kızıllıkta doğuyorsa / davullar çalınıyordur tutsaklar ülkesinde / prangaları eritecek ateş yakılmıştır artık / ve sen nefessiz kalana dek haykıracaksın''....

Yeni bir altüst oluşa tanıklık ediyoruz. Geçen yüzyılın başında olduğu gibi daha ilerisine zemin hazırlanmaktadır. Parçalı bulutlu ve yer yer güneşli bir mevsime kapı açılmıştır. Yağmuru ise pek seviyoruz. Yürümek güzeldir. Soğuk mu? Aldırış etmiyoruz.

Ocak körüklenmiştir ve demir tavında dövülecek. Örs çatlayana dek; muttarit ve mütemadiyen...

Kimleri göremiyoruz; kılıç dövüyoruz, savaşa gidiyoruz fakat 'hurdacı'mız yoktur! Şaşırmıyorum. Külüstür Alman otomobilleri koleksiyonu ve yıllık kahvaltılarda zeytinlerle metamatik hesabı yapmakla meşguldür. 'Külüstür devletlü' pek uygundur. Diğeri ise meydanlardan korkmaktadır. Ulus'ta çokça ürktüğünü tespit ediyoruz. Bir ekonomi toplantısında 10 Kasım'ı kendilerine işaret ettiğimde; 'yasaklanırsa giderim' demiştir. Fizikte vardır; 'moment noktası' velinimetini işaret etmektedir. Kılıcını kınından çekecek cesareti yoktur.

...''istiklâl caddesi isyanın son resmî geçidini seyrediyor / ulus'ta düşen düşmanın gardıdır / rasattepe'ye bu sabah güneş bir başka doğuyor / silivri'de titreyen zulüm duvarlarıdır''...

Öncüleri kurtarmak aynı zamanda bir kurma girişimidir. 'Milli Birliği' tesis etme yolunda atılan en sağlam adımdır. Silivri'de zindanların ağır kapıları zorlanırken, Millet Meclisi kürsüsünden 'jandarma biz sosyalistiz' marşı okunmaktaydı. Silivri'de önümüze barikatı kuransa 'robocop' jandarmadır. Tesadüf müdür? Bilemiyoruz. Belki, tesadüfler mucizelerin yansımasıdır. Not ediyorum. Tarih yazımıdır. Ayrıntılar önemlidir. Belirleyici oldukları zamanlardayız.

Meydan muharebelerinden mevzi savaşlarına gelmiş durumdayız. Noktasal hucümlar zamandır. Sandıklar da bir mevzidir. Vur, vur, vur! Her mevzide savaş. ''Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır'' bizim doktrinimizdir. Artık bütün vatan savaş alanıdır. 13 Aralık bunun ilanıdır.

....''her yıldırımda bir gece, bir gölge devrilir, / bir ufk-ı i'tilâ açılır, yükselir hayât; / yükselmeyen düşer: ya terakkî, ya inhitat!''.... (*)

Hasan Basri dışarıdaki öncülerin lideri konumundadır. 'İstersek yıkarız!' esaslı bir tehdittir. BOP Sultanı'nın makamında ve Pensilvanya'da duyulduğu aşikardır. CHP'li vekilleri es geçmiyoruz. Varlıkları önemlidir. 'Genel Başkan'ın aksine orada olmaları ve hep olmaları bir tutarlılık göstergesidir. Mücadeleyi kabullenmiş olduklarını görüyoruz. Ancak Silivri'de hakim güç yine gençliktir. Gördüğümüz şudur; İlker Yücel'in 'ileri' emri beklenmektedir. İlk-Er olarak başı çekiyor. İlkelidir, daha zamanı olduğunu bilmektedir. Fakat zaman kaybedemeyiz. Bir de yaşı genç olanlar var ki, onlar, sevdiklerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayanlardır. Çünkü her şeyleri maphustur!

Dışarda faşizmin duvarlarına hücum eden Millet mütalaasını heyet-i sefil'e sunmuş görünüyor. Bir mahkemeden söz edemiyoruz. Özel yetkili soytarılar divanı kurulmuştur. Savunma da artık hucüm marşı söylemektedir. Vural Ergül üstadımın 'mahkeme'de yüksek sesle konuşması 'slogan'dır. O halde konuşmak, bağırmaktır ve slogan atmak ise böylece 'küfür' niteliği taşımaktadır. Bütün küfürlerimiz ak-faşizmedir.

...''o sözler ki kalbimizin üstünde /dolu bir tabanca gibi / ölüp ölesiye taşırız / o sözler ki bir kere çıkmıştır ağzımızdan / uğrunda asılırız''... (**)

Mayıs yürüyüşünü 22'sinde ''medya'nın gözleri'' başlıklı yazımızda işlemiştik. Bir tarih yazımından söz ediyorduk. Buraya bir virgül (,) koyuyoruz. Ekim seferberliğini ise daha öncesinden görebiliyorduk. Ve 10 Ekim'de Attilâ İlhan'ı da anarak ''yürüyün çocuklar siz onu göremezsiniz'' dedik. Bir tane de buraya (,) . Ve dahi Kasım'ın kasvetinden sıyrılıp ''karanfil kokulu çocuklar''a selam durmuştuk. Bu sonuncu (,). 'Virgül' olsa olsa bir ihtilalin aşamalarını simgeler. Oysa 'nokta' başlı başına bir devrimdir. Bitişler yeni başlangıçları getirmektedir. Yani;

...''dünle beraber gitti, cancağızım, ne varsa düne ait / bugün yeni şeyler söylemek lazım''... (***)

Bitirmekten kastımız yeni bir yol açmanın zaruretini göstermektir. 22 Aralık satıha yayılan mücadelenin süreceğini haber veriyor. Bu sefer kadınlar öncüdür. Oğullarını emperyalizme kalkan yapmayacaklar. İkinci Hatay isyanının kıvılcımını çakmak içindir. Not ediyorum. Ve bitiriyorum.

*Tevfik Fikret, 'ferda'
**Attilâ İlhan, 'o sözler ki'
***Mevlânâ

M.Recep Erçin
15.12.2012














Yürüyün çocuklar siz onu göremezsiniz; Attilâ İlhan

Yürüyün çocuklar siz onu göremezsiniz; Attilâ İlhan

Aylardan Ekim, sicim gibi bir yağmur çökmüş yıldırımlar şehrinin üzerine. Eski bir tanrının heykeli daha devrilmiş ve panteona bir lahit daha eklenmiş sessizce...

Kendini alafrangalıktan çekip kurtardıktan sonra Türk aydınının düştüğü batı taklitçiliğini her eyleminde eleştirmiş bir düşün adamı olan Attilâ İlhan denince, şiir gelir kapımızı çalar bütün debdebesiyle. Şiir de gelir, aşk da gelir gelmesine de, bir düşünün bakalım her dizesinde bizi Anadolu'nun bozkırına atan o Kuva-yi milliye ruhu gelmez mi?

''bana bir şimşek çak / kalpakları tozlu paşaların çığlıklı gözlerinden''

Ya köhnemiş devleti, canla başla kurtarmak derdinde ve boyunlarında yağlı urganlarıyla jön Türkler gelmez mi?

''yürüyün çocuklar siz bizi göremezsiniz / çünkü sizin gözleriniz bizim gözlerimiz''

O mahur beste de çalmaya dursun be müjgan, yitip giden gençliklerine mi yanmalı yoksa onlardan sonra düşen, şaşanlara mı?

Türkiye hep zorların ülkesi ola gelmiştir. Toprağı kanla sulanmış diyarlarda ölülerin laneti dolanırmış ya işte öyle. Bahtı kara maderini kurtardık sanırken buluverdik tepemizde gene demir pençelerini emperyalizmin. Osmanlı'nın son dönemlerini, Cumhuriyet'in ilk yıllarını ve sonrasındaki hayli karışık süreci romanlarında işleyen Kaptan, nedense bir yerde takılıp kalmıştı. Özellikle de ömrünün son demlerinde sürekli dilinde bir ''eğitim, savunma ve ekonomi milli olmalıdır, yoksa Sevr gelir'' sözleriyle...

Uyuyan bir milleti uyandırmanın zorluğunu bildiğinden olacak, ilerleyen yaşına rağmen yazmaya, konuşmaya ve sesinin yettiği kadar bağırmaya devam etti. Türk aydınının içine düştüğü milli kimliğinden kopuk tavrı gördükçe o bildiklerini daha bir altını çizerek tekrarladı. Gerçi şimdilerde yetiştirdiği bazı 'edebiyatçıların' haçlı irticanın matbuatında kalem oynattıklarını görseydi ne derdi merak ediyorum. Lakin, o bahsi diğer...

Rozet Atatürkçülerine açtığı savaştan tutun da batı yardakçılığı yapan ama bu ülkenin ekmeğini yiyen her kesime karşı duruşu netti, bu büyük şairin. Son on beş yıldır, iyiden iyiye ayak sesleri duyulmaya başlayan 'avrasyacılığın' en keskin savunucularındandı. Hiçbir zaman AB'ye inanmadı. ABD'ye ram olmadı. Yani, Gazi Paşa'sının sözüyle 'ne batılılaştı ne de Amerikanlaştı yalnızca özleşti.' Sahi ne diyordu:

...''Avrupa'yı Avrupa gibi görmüyorum. Roma-Germen İmparatorluğu gibi görüyorum. Hala aynı mantıkla hareket ediyorlar. O mantık hiç değişmedi. Dinini değiştirecek, dilini değiştirecek, seni parçalayacak. Aynı şeyi düşünüyor.''....

CHP'nin batı taklitçisi sosyal demokrasi hamlelerini eleştiren Attilâ İlhan, bu hastalığın tanzimattan ileri geldiğini üstüne basa basa söylüyordu. İnönü'nün Atatürkçülüğünü eleştiriyordu(k) ama kaderin cilvesi 'değirmen döndü dolandı yıllar oldu' İsmet Paşa'yı savunmak bile biz sosyalistlere kaldı. Kaptan görse ne derdi acaba?!

2007'den sonra gelişen süreçte ve bir kaç yıl ötesinde ki, bu satırların yazarının 'eylül tezlerini' kaleme almasından hemen sonradır, değişen bir Türkiye panaroması çıkıyor karşımıza. Yeni konjonktürün getirdiği öz değerlerini, kurumlarını, geleneğini yitirmiş ve üzerine bolca 'demokrasi' sosu dökülmüş yeni bir 'cumhuriyet'!
Gençlikten her zaman umutlu olan Attilâ İlhan, şimdilerde ortadan ikiye bölünmüş bu halkı yekvücut kılmak için yegane çözümü elbet gene tarihin tozlu sayfalarında arardı.

''unutma ki sevmek
yalnız kelam değil, gerçek manada bir faaliyettir
bir tutmak korumak ve kurtarmak faaliyeti''

O halde sorumluyuz seviyorsak bu memleketi ki seviyordu Kaptan, ana gibi yar gibi;

''sen Türkiye'sin ekmeğim tuzum Türkiye
Türkiye Türkiye ay'lı yıldız'lı Türkiye ''

Kemalizm mi dediniz? Sol Kemalistlerin, çoktan sağ cenahca cebren ve hileyle oyun sahasından dışarı atıldığı. 'Men dakka dukka' çok geçmez el bebek yetiştirdikleri gericiliğin, emperyalizmle kol kola sağ cehanın tahtını devirdiği bir süreci yaşadık. İşin sermaye boyutuna ise gene Kaptan açıklık getiriyor. Bakın ne demiş;

''Osmanlı'daki burjuvazi komprador burjuvazi, yani yabancıyla iş birliği hâlindeki gayrimüslimler ve savaş sırasında onlar emperyalizmle iş birliği halindeler. Böyle olunca, inkılâbın burjuvazisi yok.''

Ya sonrası milli burjuvazimiz oldu mu? Olmadı diyerek geçiştiriyorum çünkü başka bir yazı konusudur. Burjuvazimiz komprador olunca haliyle bu 'aydınlarımıza' da sirayet ediyor. Ne de olsa kafa aynı tanzimatçı kafa!

...''ben kendi hesabına bunu çok söyledim, yine de söylerim; burada, gençliğimde, çocukluğumda edebiyat meraklısı bir kişi olarak okuduğum kitapların büyük bir ekseriyetinin, Avrupa'ya gidip yabancı dil öğrendikten sonra oradaki birtakım kitapların Türkiye versiyonları olduğunu fark ettim. Yani orijinal de değiliz. "Şiirde büyük yenilik yaptı falan kişi" diyoruz biz, gidip bakıyorsun, oradaki falan adamın Türkiye versiyonu. Yani nasıl komprador bir tüccar varsa oradaki şirketin Türkiye'deki mümessili, komprador edebiyatçı var bizde, oradaki yazarın Türkiye mümessili gibi; onun yaptıklarını Türkiye'de yapıyor. Peki, Türkiye'nin ihtiyacı olan ne? Onu düşünüyoruz. Çünkü Türkiye'nin ihtiyacı bizi hiç ilgilendirmiyor.''...

Nasıl? Aydının kompradoru da bir başka oluyor haliyle. Gördük yetiştik hepsine. Ülkesine küfredip silah tüccarlarının ödülünü alanlardan tutun da ''askeri vesayet var naraları atıp'' sonra Fransız subayına göğsüne nişan taktıranı.

''elsiz ayaksız bir yeşil yılan
yaptıklarını yıkıyorlar Mustafa Kemal
hani bir vakitler Kubilay'ı kestiler
çün buyurdun kesenleri astılar
sen uyudun asılanlar dirildi
Mustafa'm Mustafa Kemal'im''

Büstü kırılıp elektrik direklerinden sallandırılan Mustafa Kemal! Vatan toprağını İngiliz postalına çiğnetmemiş Mustafa Kemal! Hangi Atatürk? Şimdi okumanın tam sırası ve dahi 'bir milleti uyandırmak' için giriştiği savaşımı. Sosyalizm ayak sesleri mi dediniz. Sırası gelecek elbet. Önce Allah'ın süngüleri parıldamalı Akdeniz'e uzanarak ve Gazi Paşa, şahin bakışlarıyla Haliç'e demirlemiş düşman zırhlılarını nazarlamalı. Sarışın Kurt ise pusu kurmuş Kocatepe'de zafer gününün şafağını bekliyor...

Yarım kalan ulusal devrimimizi özümsemiş eksik yanlarını anlatmış ve en çok da savunmuştur, Attilâ İlhan. Türkiye sosyalist hareketinin içinde bir sol Kemalist olarak yer etmiştir; ''yıldız, hilal ve kalpak'' üçlemesiyle.

...''Attilâ'nın cenazesine katılanları, bazı yazar arkadaşlarımı biraz korkmuş gördüm. Bana biraz Stalin'in cenazesini hatırlattılar. Korkudan kurtuluşun sevinci vardı sanki yüzlerinde; onlar Attilâ'yı o kadar sevmezlerdi.'' diyor Yalçın Küçük Hocamız ki maphustur. Bunu neden yazdım. İkinci cumhuriyetin ilan edilme safhasına eski rejimin savunucuları tasfiye edilmeliydi. Attilâ İlhan onların başında geliyordu. Silivri'ye gitmeye ömrü yetmedi. Ulusalcı dalgayı aşmak niyetindeki güruhlar o günden bu yana epey yol kat ettiler. Dip dalgası kıyılara ulaşamadı belki ama denizde epey çalkantılar yarattı. Yükselen ulusalcılık o birilerinin size anlattığının tersine bakın neydi:

...''Mustafa Kemal Müdafa-i Hukuk hareketine girdiği zaman Ankara'da yanında kimler vardı? Onları bir düşünün. Mustafa Kemal Paşa'nın bir tarafında Ziya Gökalp vardı; Türkçü, bir tarafında Yusuf Akçura vardı; marksist ama kafada Türkçü. Arkasında Mehmet Akif; müslüman ama Türkçü. Peki kimi çağırmışlardı? Mustafa Suphi komünist ama Türkçü. Şimdi aynı şey oluyor.''...

Yükselen ulusalcı dalga buydu? Bu dalgayı kim aşmak isterdi. Dün Mustafa Kemal'e karşı kim savaşmışsa onlar; emperyalizm ve yerli iş birlikçileri. Ulusalcıların gayesi Atlantik'in bölge jandarmalığını yapmayan bağımsız bir Türkiye'ydi:

...''avrasyada hala mazlumların uğultusu
kısa bozkır atlarının nallarından
gizli kıvılcımlar ki etrafa saçılıyor
azadlık mermileridir
çekirdekleri çelik cehennem gibi sıcak''...

Dünya'da gelişen sosyalist hareketleri her zaman yakından izlemekteydi. Latin Amerika'daki hareketlere kayıtsız kalmamış, yazılarında yeri geldikçe değinmişti. Sosyalizm deyince unutmadan belirtelim; Sovyetler'de yükselen ve hakimiyeti ele geçiren Stalin'e karşı Galiyev çizgisini savunuyordu. 'Sultan Galiyef, Avrasya'da dolaşan hayalet' Attilâ İlhan eksik yanı ise Türkiye Sosyalist Partisi sonrası hiçbir siyasi partide örgütlü olmayışıydı. Nitekim, bu sonraki aydın kuşağına da bir nebze sirayet etmiştir.

...''Ben ne sosyalist devrimin ne Türkiye'deki Ulusal Kurtuluş Hareketi'nin sona erdiği gibi bir mantıksızlığa girmem. Bunlar sona ermez. Çünkü dünyanın dörtte üçü hala emperyalizmin kölesi halindedir. Sona ermeyeceğinin en güzel işareti de ABD'nin arka bahçesinden geliyor. Güney Amerika'da dördüncü sosyalist hükümet kuruldu. Bizimkiler biraz daha korkacaklar. İşin aslı bu. Eskiden kabadayı kabadayı ötüyorlardı. Birdenbire gördüler ki durum o değil. İkincisi, Avrasya dediğimiz oyun değil. Başlangıçta Şanghay Beşlisi küçük mahalli bir şeymiş gibi kuruldu. O da bizi ilgilendiriyor. Şangay Beşlisi'nin içinde bizim Orta Asya Türk Cumhuriyetleri vardı. Biz onları çoktan üvey evlat sayıyorduk. Onlar girdiler, hemen Rusya ve Çin'le anlaştılar.''...

Çok da uzatmadan bitirirken; Mustafa Kemal'in ülkeyi ve devrimleri emanet ettiği gençliği bilinçlendirmek için çabalamış, sayısız konferanslar vermiş, kitaplar, yazılar yayımlamış bu büyük düşün adamının ebediyete göçüşünün 7. yılında anmak hepimizin görevidir. En çok da bugün onu kendisine rehber edinen Türkiye Gençlik Birliği üyelerinin. Ve bu vesileyle, 29 Ekim'de Ankara'da yapılacak 'Seferberlik Yürüşü'nü duyurmuş oluyorum;

'yürüyün çocuklar siz bizi göremezsiniz'

Yazımın başlığını Attilâ İlhan'ın 'ferda' şiirinde yer alan 'yürüyün çocuklar siz bizi göremezsiniz' dizelerinden alıntı yaparak koydum. Şiirin devamı mı? Meraklısı elbet arar bulur ben bir iki dizeyle noktalıyorum...

...''Mekteb-i harbiye derseniz ben Mustafa Kemal, Selanik
yürüyün çocuklar siz bizi göremezsiniz
büyük yumruklar gibi sıkılı içinizde gizli bir yerinizdeyiz
çünkü sesimizde deprem sesleri var sizin sesinizden
çünkü sizin gözleriniz bizim gözlerimiz
yürüyün çocuklar siz bizi göremezsiniz''...

M.Recep Erçin
10.10.2012

1 Aralık 2012 Cumartesi

kasım 2012


sararmış güncelerin solgun mevsimi
ay şimdi kasım
gökyüzümde dolanır kuyruksuz bir kedi
ay şimdi kasım
bakışlarında asude yağmurların sessizliği
ay şimdi kasım
bulutlar çiziyor ressamlar gölgeden tuvallere
ay şimdi kasım
bahçemizde hazanın son çiçekleri
ay şimdi kasım
yanar elleri tutkunun kendi ateşinden
ay şimdi kasım
tatlı bir zehir içmektir seni özlemek, ettiğin küfürler gibi
ay şimdi kasım
kız kulesi bile bu sabah şaşkın düşünceler içinde
ay şimdi kasım
sonbaharın ilk günüdür belki ilk günün son baharı
ay şimdi kasım
sürgün adımlarıdır sessiz, ürkek ve ince
ay şimdi kasım
ve ben yine ağır ağır sana yol almaktayım...
1 Kasım 2012

sanatkar, eserleriyle olduğu kadar sosyal ve siyasal duruşuyla da topluma ışık tutmadıkça parlayıp sönen bir kıvılcımdan farksızdır. halbuki ona düşen vazife içinde bulunduğu çağın öncüsü olarak, ışığıyla cehaleti ve korkuyu dağıtmasıdır...
(2.11.12 bu sözü tuna kiremitçi'ye ithaf ediyorum selim ileri'nin c.başkanlığınca ödüllendirilmesine pek sevinmiş zaaar )

En nihayetinde, aşk hüzünlü bir şarkıydı usanmadan söylenen...
06.11.2012


ah usuldan incesaz akşamları,
gene çöküyor üstüme ağır ağır notalar,
neveser senin adın biliyorum başkası değil,
gel de çök karanlığıma öylece...

minarelerinde dalga dalga ezan sesleri,
göğe dağılıyor şehrin yedirenk kandilleri,
fısıltıyla konuşma hem gözlerime bak önce, yoksa sus!
susta ölülerim incinmesin yalanlarından,
kırgın yüreğim daha bir tuzbuz olmasın,
nasılsa inanacağım, yine aldatacaksın
yok belki bu sefer başka!
8 Kasım 2012

'gözlerinde cumhuriyet güneşi
ellerinde devrim ateşi
duyuyor musun? işte geliyorlar
meydanları inletiyor ıslıklar, alkışlar, sloganlar
onlar, karanfil kokulu çocuklar
kaldır yumruğunu gökyüzü inlesin sesinden
yıldızlar titreyecek adımlarının dehşetinden
yol versin tarihin vakur sayfaları
selam dursun sancaklar
işte geliyor karanfil kokulu çocuklar
9 Kasım 2012


yağmur ve rüzgar ay gecede
bulutlar çekmiş gözlerini uykulara
aşık kuşların mevsimidir
öpmek ister kalbim ellerinden yalvarırcasına
uzak durma ne olur sımsıkı sarıl bana
sıcaklığın yeter bütün korkuları dağıtmaya
dilim kopsun söylemeyeceğim
ama bil sevdiğimi
ekmek gibi, su gibi ve ağaç gibi seviyorum
ilkinde yeşeren sonunda sararan
yazları deli dolu, kışınsa ölüm uykularında
uzak durma baharım
papatyalar çağında
sımsıkı sarıl şimdi
sıcaklığın yeter ayazları dağıtmaya
10 Kasım 2012


kır zincilerini gamlı dağların gölgesi yürüsün
yarım öyküler anlatırdı hani annemiz uzun kış gecelerinde
buz gibi bir sabaha uyanırdık,
soframızda taze çay ve kızarmış ekmek kokusu
gözlerin dalıyor dağların vakur zirvelerine, o an
kar bulutlarının arasında gülümseyen kış güneşi bakışların
hem seni hem beni alıp götürüyor yemyeşil bir güne...
18 Kasım 2012

kuşkonmaz camii'nde akşam ezanları okunurken
haliç'i kana bulayan güneşin kızıl gözleridir
aynalı kavak kasrı'nda ürkek beyaz güvercinler
yalnızlığıma edepsizce kadeh kaldırıp,
günün en huzursuz saatinde yorgun ve mahzun,
sabaha karşı uçmuyorlar mı?
hasköy'deyim şu bilindik musevi mezarlığında
tabancam yok ama cinayete niyetliyim....
20 Kasım 2012

uyanmak istemezken ille de uyanmak soğuk bir sabaha
sağımda solumda geceden sohbete daldığım şeytanlarım
uykularımı onlar değil bil ki sen kaçırdın...

uzun uzun anlattım yine, ölüm sessizliğinde susmak için
ısınmak gibisi yok, doğan güneşin ışıklarıyla şarkılar söyleyerek
yeniden ve yeniden uyumak,
şişelerde hüzün, perdelerde şen şakrak
uzaksan uzağım hayata şiir gibi uzağım rüyalarına...

25 Kasım 2012

10 Kasım 2012 Cumartesi

...'karanfil kokulu çocuklar'

 (Bu topraklarda Mustafa Kemal'ler yenilmez)

Mayıs'ın çiçeklerini bir yaz boyu sulayıp sonbahara erdiren şüphesiz cesaret, azim ve inançtır. Umudumuz oldular, umuduz. 19 Mayıs büyük gençlik yürüyüşü bir dirilişin simgesiydi. Halkı seferber etmek son derece cesur bir adımdı. Türk Gençliği bu adımı attı. Türkiye Gençlik Birliği (TGB) öncüdür. Üstesinden geleceğine (we shall overcome) inanıyorduk. İnanç ve başarı bibirini beslemektedir ve şimdi buradayız.

Mücadele Mayıs'ta başladıysa Ekim'de taçlanmıştır. Kasım ise sondur ama bitti diyemiyoruz. Yeni bir evrenin başlangıcıdır. On yıllık AKP diktatoryasına karşı toplumun muhalif dinamikleri ilk defa böylesine bir arada 'seferberliği' kabul edip mücadeleye atıldı. Birikmiş korkuların, bastırılmış isyanın doğum sancılarıdır. Yazmıştık, tekrarda sakınca görmüyorum; isyan, değişimin anahtarıdır.

...''o jöntürkler ki - `hariçten / evrak-ı muzırra celbederlerdi' - / o fedailer ki barut öksürürler / sakal tıraşları mavi / kırmızı bıyıkları biber / kim kaldı / müdafaa-i hukuk cemiyeti'nden''... (*)

Gazi güvenmekte haklı çıktı. Gençlik mücadelenin mayasıdır. Gençliği parçalara ayırabiliyoruz. Fakat, mücadele meydanlardadır. Büyük savaşlar büyük meydanlarda olur. Gençlik meydanlardadır. Gelecek ve gerçeklik devrimcidir; gençliği gelecek görüyorum ve devrimin ateşleyicisi sayıyorum. Gelecek artık emin ellerdedir. Yarınlar sahipsiz değildir, bunu görüyoruz.

Karanfiller payitahtın caddelerinden akıp geçerken şüphesiz Ankara'nın kalbi Rasattepe'dir. Büyük Cumhuriyet eylemlerinden farkı, bir yürüyüş olmasıdır. Durağan değildir. Yoldur ve yol çaredir. Adımlar çaredir. Umutlanmakta haklıyım. Kuru kalabalıktan öte olduğunu mücadeleyi sahiplenmelerinde gördük. Saflar bu sefer çok daha sağlamdır. Düşmek yasaktır ve düşenimiz yoktur. Ulus işarettir. Parola ise 10 Kasım'dır.

AKP diktatoryasına karşı 2007 yılında meydanlara inen geniş halk kitleleri ne yazık ki siyasi liderlikten yoksundu. 2009'da yeni bir dalga hareketlenmeye başladıysa da aynı niceliğe ulaşamadı. Ancak 2009'u korkusuzlar hareketi olarak adlandırıyoruz. Süren yıpratma ve sindirme operasyonlarına karşı cesurca göğüs germişlerdir. 2012'yi yaratanları arıyorsanız izleri oradadır. Artık korkusuzların sayısının arttığını görmekteyiz. Üstelik bu sefer çizmelerini giymiş haldedirler. Görev şimdi çok daha zordur! Partilerin partisizleştiği alanlada TGB öncüdür. Zor oyunu bozuyor. Faşizmin barikatını zorlamaktayız. Yıkılması yakındır.

...''gözlerinde cumhuriyet güneşi / ellerinde devrim ateşi / duyuyor musun? işte geliyorlar/
meydanları inletiyor ıslıklar, alkışlar, sloganlar / onlar, karanfil kokulu çocuklar''... (**)

Gelinen süreç mücadele içerisinde yer alan bizler tarafından iyi bilinmektedir. Büyük fedakarlıklarla adım adım işlenerek oluşturulan çekirdekte sağlam çeperde ise çok renkli ve gevşek yapı şimdi daha bir çelikleşmektedir. Çekirdeğin çekim gücü bilgi, deneyim, cesaret ve mücadele ile artarken sorumluluklar ağırlaşmakta, tehlikeler artmaktadır. Tarihte gençliğin bu kadar büyük bir mücadeleyi sırtladığı başka dönemler olmuş mudur, bilemiyorum. Abdülhamit istibdadına karşı bayrak açan genç ittihatçıları ve 27 Mayıs'ta Menderes diktasını tanımayan gençliği elbette unutmuyoruz. Tarihimizdir. O geleneğin devam ettiğini görüyoruz.

...''kim kaldı eski selanik'ten / laternalar sustu / sürahiler tenha / tek kibrit çakılmıyor / kim kaldı ittihat ve terakki'den''... (*)

Bir tutam baharat tadında tüttürdüğüm o sigaraların dumanında, mücadele bayrağının yükseldiğini tahayyül ediyorum. Rüzgarı arkamıza almış olduğumuzu hissediyorum. Zamanın sarkacı bir sağa bir sola savruladursun, saatin kumları yolumuza yıldız tozları misali serpiliyor.

Günümüzde gençliğin, ne yaptığından habersiz ve artık geleceğe dair bütün heyecanlarını yitirmiş 'muhalefetin' peşinden sürüklendiğini görüyorum. Bu şartlarda merkezini koruyabilen ve özel yapısı itibariyle bir çok kesimi korkutan TGB'nin kat ettiği yol için 'sadece başlangıçtır' diyorum. Mucizelerin tarihin geçiş dönemlerinde çokça görüldüğünü biliyoruz. Böyle zamanların mucizeler, insanlığın devrimci birikiminin sıçrayış noktaları oluyorlar. Yükselme devrindeyiz. Her yükseliş bir başka çöküşü beraberinde getiriyor. Çöküş gölgenindir ve şimdi şafak vaktidir.

...''kaldır yumruğunu gökyüzü inlesin sesinden / yıldızlar titreyecek adımlarının dehşetinden / yol versin tarihin vakur sayfaları / selam dursun sancaklar / işte geliyor karanfil kokulu çocuklar''... (**)

Mayıs'ı yazmamış, Ekim'i unutmuş ve Kasım'ı hiç hatırlamamış olmam gerekirdi. 'Milenyum karanlığında' yazmak, titrek ve cılız bir mum ışığında, karabasanlarla dans etmektir. Halbuki bu sefer güneşin yükselişini görmekteyiz. Güneş, gözlerinden doğmaktadır. Altı senede alınan mesafe bir uzun yürüyüşün doruk noktasına hızla ilermemekte olduğunun göstergesidir. Çarklar dönüyor ancak tekere çomak sokanlar olacaktır. Uyanık olmak devrimci için artık cesaretten daha çok önem arz etmektedir. Vakit, bu vakittir. Vaktinden önce açan çiçeklerin ruhu ayazda yitip göçüyor. Göçenlerden olmak için çok tazeler. Gelincik tarlalarının habercisidir. Bir öngörüdür.

Karanfiller, en çok da kırmızılar sonbahara yakışmaktadır. Sonbahar ise ihtilallere pek aşinadır. Vakitli veya vakitsiz ölüm en büyük devrimdir. Onuncu Kasım, ölümü yâd ediş provasıdır. Despotizmi yıkacak parolanın söylendiğini ve kapıların açıldığını buradan anlayabiliyoruz. Mayıs'ta işareti verdiğimizde başarcağımıza inanıyorduk. Ekim ise bizim için şaşırtıcı olmaktan öte yön vermek noktasında büyük bir sınavdır. Tesadüflerin aleladeliğine inanmıyoruz. Çünkü onları biz yaratıyoruz. Tarihler, bilgimiz dahilindedir ve tarih bize yol vermektedir. 10 Kasım şimdi bu yürüyüşün dönüm noktasıdır. Rengi kırmızıdır ve karanfil kokmaktadır. Duyabiliyorum çok uzak değiliz. Erken ya da geç kalmış değilim. Çokça zaman bozuk bir çalar saat gibiyim. Ne garip hep vaktinde çalıyorum yani vaktidir. İlahi bir tezahür diyebiliriz. Nazım ustayla devam ediyorum. Bahar fidelerini yazmaktadır, karanfil kokuları içinde hazırlıklar başlasın diye inceden inceye...

...''Saksılarda hâlâ tek tük karanfil bulunursa da / ovada güz nadasları yapıldı çoktan, tohum saçılıyor. / Ve zeytin devşirilmekte. / Bir yandan kışa girilmekte, / bir yandan bahar fidelerine yer açılıyor.''... (Nazım Hikmet, 20 Kasım 1945 )

Gördüğümüz şudur; böylesine büyük bir sevgi çok az insana nasip olacağı gibi yine böylesine eşsiz bir insan bir milletin bağrından pek az çıkar. İşte Mustafa Kemal Atatürk böyle bir aşkın ölümsüzleştirdiği eşsiz devrimcilerdendir ve belki de insanlık tarihinde tektir. Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ni anmadan da edemiyorlar. Öyke ki her 10 Kasım'da yüreklerindeki korkuyu hisedebiliyorum. Rasattepe'ye çıkmak zatı şahaneleri için gerçek bir eziyettir. Bu yıl kaçtığını görüyoruz. Sultanına koşmaktadır. Sultanlık özlemi içindedir. Gazi Paşa Hazretleri'nin büyük ruhu ve devrimleri bizimledir. Korkuları bundandır. Bütün bir millet Ata'sını anarken sahtekarların beyanatları samimiyetsizdir. Bu yağmurda meydanlarda olan yüzbinlere sevgilerimi gönderiyorum.

…''bir çift mavi yıldız gözlerin doğmaz oldu ne zamandır zindan gecelerime/ sofralarında tadı yok be kemal’im, ne rakı şişesi avutur beni ne de sarı leblebi''… (**)


(*) Attilâ İlhan'ın 'kim kaldı' şiiriden alınmıştır.

(**) M.Recep Erçin / 10.11.12







1 Kasım 2012 Perşembe

ekim 2012

ekim 2012

gene hafiften incesaz akşamları
pera yorgun ben yorgun
yaklaşma şimdi sırası değil yağmurların
biraz daha kurağa çeksin toprağım

kaybolsun yavaştan korkularım
uzaktan naif tınılar yaklaşsın
sesinle doğan sıcak bir bahar güneşi
belki sisli mavi bir sabah uyansın
02.10.2012


söyleseydi bana sılanın yolları

silseydi bu bahar ölümsüz hatıraları
sorduğum sorular cevapsız biliyorum


yansaydı dilim, dudaklarım
öpmeseydim aşkının gözlerinden

bana yine şarkılar kaldı
bana yine yağmurlu günler
deli dolu anılar saklı
sarı sıcak bestelerde hüzünler

ah sonbahar adın bile yalnız,
yalnız yaşar ve ölür, kucağında hazanın
sade, solgun çiçekler gibi
ben ve dahi benden ötesi...
04.10.2012


ışıklar daha şimdi yandı denizin ötesinde
başımda feci bir ağrı, nasıldır bilirsin
mevsim dönüyor gibi
ben de çözülüyorum şimdi

bulutlar yine karabasan olup çökecek,
yıldırımlar şehrinin üzerine
ellerim üşüyor, titriyor parmaklarım
çığlıklarını duyabiliyor musun?

bedenim nasıl çaresiz, sıcaklığını arıyor
rezil bir kabusta hapsolup kalmışım
tanrılar mezarlığında açan karanfillerin kokusu,
infilak etmiş tomurcukları ekim'e dağılmış
yeniden sevebilir misin bu günahkarı, söyle.

sevden de sevmesen de
aslında sen de biraz herkes gibisin
nedense şimdilerde,
değiştirebilirim sanmıştım
meğer sadece kendimi kandırmışım

boğulurken her sabah nazım'ın şiirlerinde
ve her akşam inceden inceye,
bir memleket türküsü o ürkek ve dahi müşfik sesinde...

08.10.2012


alaca bir güz sabahı beni çağırdı
kaldırımlarında yağmur sesleri birikmiş
gökyüzümden uzak kaldım bu yabancı şehirde
ah şimdi memleket gibi gözümde tütüyor

meydanlarına güneş konmuş ürkütme istanbul
dalgakıran, denizini fırtınalarda susturur
henüz uyumamış ağaçlarda kuş sesleri
ah şimdi bahar gibi gelişini beklerim

gözleri mahmur dükkanların, kepenkleri ağır açılır
dokuzuncu günün telaşı, her biri diğerinin aynıdır
elimdeki kuru simit, çayını arıyor
ah şimdi gamzelerin cana batıyor

09.10.2012 *istanbul'a yazıldı...

git şimdi öyleyse, sussun bütün şarkılar
gidebildiğin kadar uzağa git

ardında bıraktıkların öylece kalsın,
ağızlar dolusu küfredercesine git

maziyi silerek, bulutlu bir gecede,
melisa kokuları mevsimi sararken git

zerdali ağaçları çiçeklenirken,
zemheri en dayanılmaz demindeyken git

ekim gelmeden ve gün batmadan,
ellerimi bırak da git...

10.10.2012


sen, her terk etmek istediğimde yeniden aşık olduğum
her tutulduğumda bin pişman, gözlerinde kaybolduğum
sen, uçurumlar gibi yankılanırsın savaş meydanlarında
ve şarapnel gibi saplanırsın olur olmaz zamanlarda aklımın ortasına...

10.10.2012

çürüyen toplum insanları o kadar bencilleştirmiş ki sevginin dahi bir karşılığı olacağını düşünüyorlar. oysa benim savaşımım buna karşıydı hep! tek üzüntüm başkalarının haklı çıkıyor olması. meğer ben yanılıyor muşum.

bazı konularda çocukça davrandığımı fark ettim. bazen haklı olsam da ben hep tanrıyı oynamalıyım.

11.10.2012

şairlik zor iş ve şiire aşık olmak! hem kendinizi yakıyorsunuz hem de başkasını...

12.10.2012


dinle bak yıldızları,
sana benden şarkılar söylüyorlar
ağlama sil gözyaşlarını...
otur şöyle yanıma
kumrular kıskansın mehtapta seyredeyim seni doyasıya

13.10.2012


susma, haykır!..
hatta küfret ağız dolusu,
hakkındır!
ama susma,
çünkü ölüm gibidir sessizlik.
unutulmuşsa söylenen sözler.

14.10.2012


düşer mavinin gözlerinden kaldırımlara bulutlar
açılır perdeleri şu talihsiz oyunun
bir kere daha ölmek için midir bu yaşamak çabası
bir kere daha geçmek ateş çemberinden

oysa intiharlar tasarlamıştık dün gece yarısı
çekilirken gemiler karanlık limanlara
gece kuşlarıyla demleniyorduk usuldan
uyandırıp da şehri soluksuz uykusundan


sen azalan ömrümüzün bitmez çilesi
giyotinde defalarca kellesini uçurduğum ihtilalci şair
güz çiçekleri topladım kucak dolusu, seversin diye
ve kokla diye, doya doya tarihin sayfalarını

devirdim son çağımın ilk rubu asrını
çekildim köşeme yalnız, yorgunluk kahvesi pişirdim
haydi anlat telvelerin gizemli masallarını
onlar ki zamanın anlamsız karmaşası

15.10.2012 ( *kendime bir şiir )


...''isyankar imgeler çağırıyor hayyam'ın dizelerinden ; bugün beni de Fazıl Say ! 

18.10.2012 (fazıl say için yazıldı, faşizm tekseslidir fazıl say ise senfoni )


dün geceyarısı kadehime düştü gözlerin,
içinde fırtınalar kopuyordu bir görseydin
seni çağırıyordu yana yakıla söylediğim şarkılar,
sazlar benim için çalıyordu ve dostlar ille de dostlar...

ne zaman bir alaturka şarkı çalınsa böyle olacaksam ben,
böyle tir tir titreyen, böyle deli divane aşık olacaksam her defasında
niye baktım ki gözlerine boğulurcasına,
niye duydum sesini, ezberledim
ve niye tuttum elini tutar gibi baharın neş'esini

aaah! mazim bir bıraksa peşimi, sonra sen gelsen suskun
ben ise mahçup, bir o kadar mahzun
yok konuşmasak tek kelime etmesek
zaten biliyoruz ikimizde söyleyeceklerimizi.

hava soğudu üşüyorum sen de üşüyorsundur,
böyledir uzaklar üşütür ve yeterince soğuksa
öldürür sevdaları...

{ 20.10.2012 : kime, niye yazdım sormayın kime yazdığımı bilen biliyor. niye yazdığımı ise sadece ben! bu yazmalar çokça acı veriyor hele dönüp dönüp okudukça büsbütün çekilmez oluyor.}


günleri diziyorum boynuma
kehribar bakışların sarıyor düşüncelerimi
efsunlu dizeler fısıldıyor şeytanlarım
yok yok! onları dinleme çocuk, onları dinleme

beklenmedik bir yolculuk başlıyor yine
serüvenler silsilesi kısalan ömrümde
az buçuk şarap içtim, beni aşk tutuyor
konuşsana çocuk, daha tüketmedik kelimeleri


bitmek bilmez bir özlemdir, ölümün huzuru
gülüşün aydınlatır sonsuzluk kabusunu
tutarsa ellerini yine bu günahkar tanrı tutar
uzaklarda kalma çocuk seni karanlığım yutar

25.10.2012

30 Eylül 2012 Pazar

eylül 2012

hürriyet kadar seviyorsan
ve memleket kadar
gitme kal
cennetler tasarlayalım seninle
yıkılırken yanı başımızda dünya
parmaklıklar ardında bile olsa sevdiklerimiz
onlar için kal, savaşmak için
çiçekleri soldurur nefreti zulmün
acısı güz gülleri açtırır,
yakın-uzak ve belli belirsiz sayfalardan,
umudun elleri uzanır beyhude
yazılmış öteki masallardan
gitme kal
birbirimize tutunalım
eğer seviyorsan
hürriyet kadar ve memleket kadar.
02.09.2012

tenin sonsuz bir uçurum, dokunursam düşüveririm
yıkılırım ayaklarının dibine, öylece kalıveririm
ne kurşun, ne zehir ne de bıçak yarası;
yalnız zulmü delen bakışların kanatır beni,
yırtıp geçer zırhımı
...
bak yine aklıma düştün,
gecenin olmaz bir saati
nasıl uyunur şimdi?
düşünceler denizinde boğulurken
ve seni dileyerek tanrı'dan her gece olduğu gibi...
05.09.2012

inmeden karanlığın perdeleri
al çatılı evlerin üstüne
serince bir yel eser, olanca düşünceli
saçlarımı savurur, alır sessizliği.

güneydeki teperlerde kısık ateşler belirir
sahafların tozlu rafları uykuya dalarken
çelimsiz bir çocuğu annesi çağırır;
çabuk gel içeri!

güz gelince sararır parmaklarım
ve gözlerim sislenir
ağlayacağımdan da değil.
zaten koyverdim yazgılarımı
götürsün diye susuz cennetlere kederlerimi.

karanlığın perdeleri,
haydi kapanın üzerime
ışıkları görmeyeyim,
tenhalarda saklayın beni
solsun mezarımda zamanın günleri
yeşermesin toprağımda bir daha umut çiçekleri...
06.09.2012

her şeyi aldım yanıma bir tek sen müstesna
ben bırakmadım biliyorsun, unutmadım da
her bir şeyi topladım ne varsa ortalıkta
sen yine öylece kala kaldın, boş evin ortasında

haydi gel desem de gelmeyeceksin,
ne kararsızlığının sebebi bu ne de inanmayışının
emanet sevdalarla aldanmış, aldatılmışsın
aldırma gel, bende kal desem de hep uzaksın


hayatın debdebesi içinde sığınacak bir liman aradım
çok da geç olmayan bir zaman, sen orada karşımdaydın
hızlıca yol alıp attım kendimi kollarına
lakin nafile, sen uçsuz ve belirsiz yollara koyulmaktaydın

suçu bende bulma gelince sevmek zamanın
hep bekliyor olacağım, çözülmemişse bulutlarım
bir mesaj, bir telefon vs.
uzağında değilim, nasılsa hep gölgenim...
07.09.2012

bana dokunmayın şimdi yaralarım daha iyileşmedi
göçmedi balkan kafilesi, ölü katarlar misali atılıp yurdundan
bir değil, beş değil bu kaçıncı ey kumandan!
ezildik, kırıldı defalarca türk'ün süngüsü
harbi umumide değiliz ama düştük yine bir çıkılmaz yola
yine kervanlar dizilir yine türk'ün adı sürülür manastır'dan
dön bak ardına yanıyor mabed-i islam
11.09.2012

bir bulut lazım şimdi bana saklasın gözlerimi,
ağladığımı bilmesin, yağmur sansın toprağım
hiç kimse kederimi anlamasın

ah gideceksen, bitmiş demektir notaların ahengi
şimdi akşamlar bir nedensiz heyula
doğrusu buysa kal yanımda diyemem ki

senin ağrın benim ağrım bilmez misin
çöker katran misali ciğerime
o gizlediğin gözyaşların
12.09.2012

gelmeden soğuk mevsimin yıldızsız günleri
esmeden üzerimize bir rih-i akim
terk-i diyar eyleyecekmişsin, umarsız
koyupta beni yaban ellerde yalnız.

şimdi anlatamaz halimi, ne yaldızlı kartlar ne de telveler
bahr-i mescûra gark olacak umut yüklü gemiler...
15.09.2012


yangın çıkar gözlerimden, sen ağladıkça
yıkılır kulelerim, tahtım devrilir kahırdan
bu senin sancıların beni yiyip bitirir
tepemde pamuk şekeri hissiz bulutlar,
yağmurlarını soğuk mevsimlere saklamışlar.
yine de üzülme bak geçer boşluktaki günler
geçiyorsa zaman kaçış yok ömür de biter.
bu senin kederlerin beni gamlı kılar
ayağımın altında kızgın asfalt yollar,
uzayıp gider, yolcularını ararlar...
16.09.2012

mütevazı masamda yakut rengi bir kadeh,
etrafımda kirli beyaz dumanlar ve vanilya kokuları
hiç olmadığı kadar yorgun gözlerim
çok uzakta olmak isteyim,
öyle ki seni bile düşünmekten azadeyim...
17.09.2012

hani yıldızlar sonsuzluğun gözleriydi?
geçerdi bulut bulut sevdalar başımızdan
o eski masallardaki gibi.
şimdi bu hengame, bu bölük börçük rüyalar
yaralar zarif heyecanlarımızı,
saklanırız kabuğumuza;
yalnız ve çaresiz.
hangi eller çekip çıkaracak bizi?
bu beklenmek de neyin nesi!
daha kaç kez kırılacak uçurtmalarımız,

yükselirken uçuk maviliklere.
daha kaç kez ağlayacağız,
evinden uzak göçebe kuşlar misali.
yakışır mı bize,
yakışır mı kelimelerimize?
22.09.2012

altın plaklar çalınsın
geçmişin yadigarı gramafondan
pişmanlıklara kalksın kadehler
anason kokan rüyalardan
bir zeki müren bestesi dökülür, kederli çalgılardan

ferahfeza tınılar dinmez sabaha kadar
sevgiliye adanır aşk dolu şarkılar
yine trenler gelir geçer ömrümüzün çilesi
beklerim caddesinde soluksuz bir gün bana gelişini

tastamam olur bütün yarım parçalar
uzaktan salınışın ve deli ay bakışların
gramafon da susmaz oldu bu gece
ne mey kaldı oysa ne de meze
25.09.2012

ah iki gözüm, yalan dünyanın kahrını çekmiş kime ne
ah canım özüm, zahidem ellerin olmuş neyleyim
ah derti başım, gönül dağıma karlar yağmış ak düşmüş saçıma
ah nazlı yar kaşların çatmış, seher vakti perişandır hallerim
26.09.2012 neşet ertaş usta'ya saygıyla....








ne bahar ne de yaz
güz geldi içimde bir telaş,
göç zamanıdır, yolcu doğmuşum kanımda var neyleyim
sevmek zamanıdır yine ölümü
uyku zamanıdır, kaçmaktır insanlardan köşebucak
hüzünlü şarkılar zamanıdır ve okumak gözlerini satır satır
son tren kalkmadan, gemileri yakmadan
söylemek zamanıdır, bozup da sessizliğini...
28.09.2012

sararmış gönlümüzün bağları
güller ayrı, bülbüller ayrı
zulmün balyozu inmiş tepemize
böyle adaletin adı kancık, soyu kahpe.

kan yüklü katarlar geçiyor önümüzden
sıra sıra dizilmiş şehitler taşıyor
dağda düşeni ayrı, zincire vurulanı ayrı
giden cana yanar yürek ve yırtılan sancağa.

yenildiğin düşman olsa ne gam
boyun eğdiğin bir soysuz düzen
sattığın vatanındır bilesin, ey gafil!
milleti ayrı, halaskarı ayrı.

böyle gaflet gördün mü, ya böyle acizlik?
binlerce yıldır parlayan kılıç, şimdi kınında hapis.
kesilen kolun, kanadın mı sandın?
yok! bu kırılan onurun, cesaretin, vicdanın...
29.09.2012 balyoz davası kararına ithafen(!)

ay tatlı bir parıltıyla gülümserken denize
gece göçen bulutları, telaşlı rüzgarla uzun bir yolculukta
meraklanma yazmayacağın arnavut kaldırımları,
sana bırakacağım bu gürültülü şehrin masallarını...
29.09.2012

aldırma geçer bu saatler, yitip giden ömrümüz gibi
ah kanma düşer yeminler, unutulur gider şarkılar gibi
gün gelir elbet yalan olur sevdalar,
ayazda titreşen kıvılcımlar misali gönlüm pürtelaş.

aldanma solar güzelliğin, sararıp dökülen yapraklar gibi
ah sanma tükenir umutlar, sönüp kayan yıldızlar gibi
gün gelir ansızın masal olur hatıralar,
cehennemde yırtılan çığlıklar misali sesim canhıraş.
30.09.2012

*sanırım bitti ve son söz;
''seni sonsuza kadar sevebilirim fakat, bir ömür boyu peşinden koşamam!''
( I can love forever you but, I can't run after a lifetime you.
Je peux vous aimer pour toujours mais je ne peux pas courir après vous pour une vie.)