27 Şubat 2012 Pazartesi

28 Şubat’ın Yüzü!


28 Şubat’ın Yüzü!

Söze nereden başlamalı bilemiyorum, 28 Şubat’ın bin yıl süreceğini sandığımız ilerici atılımlarından mı yoksa Milli Görüşçülerin ‘radikal’ kanadının tasfiye edilip ‘ılımlı İslamcıların’ önünün açılmasından mı?

28 Şubat’a darbe diyorlar doğrudur işleyen ‘demokratik’ düzene darbe vurmuştur. Fakat gözden kaçırılan noktalar var. Bu sürece giden yolda ‘hırsızın hiç mi suçu yok be kardeşim?’ Siz laik düzeni tehlikeye sokacak eylem ve söylemlerde bulunacaksınız, burnunuzun dibinde ‘derin devlet’ yapılanmalarına göz yumacaksınız sonra bu lağımın pisliği gün yüzüne çıkınca ‘fasa fiso’ diyeceksiniz. Birileri kalkıp size tarikat değil devlet yönettiğinizi hatırlatınca ‘darbe’ diyeceksiniz.

28 Şubat ve sonrasında gelişen süreç hiç şüphesiz emperyalizmin ülkemiz üzerindeki tertiplerine bir cevap niteliğindedir. Ancak bu atılım daha çok içeride işleyen ‘demokratik’ düzeni etkilediğinden bu kısmı göz ardı edilmektedir. 28 Şubat ile beraber süregelen yeşil kuşak projesine bir karşı duruş sergilenmiş 12 Eylül’ün palazlandırdığı siyasal İslamcı kesime haddi bildirilmiş ve tarihimizdeki en karanlık vakalardan biri olan Susurluk’un aydınlatılmasının önü açılmıştır.

Kıvrıkoğlu ‘bin yıl sürecek bir süreç’ demiştir ama on yıl bile ayakta kalamamıştır. Bunda Çevik Bir başta olmak üzere 28 Şubat hareketinde rol alan Amerikancı subayların payesi büyüktür. Birde ordu içerisindeki masonik yapılanmaları da hesaba katmadan olmaz. Sonradan ordudaki bu yapılar temizlense de ne derece başarılı olundu bilemiyoruz. Şimdilerde ise cemaat virüsü hâkim konumdadır. Bugün Türkiye bir tarikatlar oligarşisine dönüşmüştür. 28 Şubat hem kendi içindeki bu özel yapılara karşı hem de devlet içerisindeki özel yapılanmalara karşı bir çıkıştır şu haliyle simgesel değeri büyüktür ancak arkasında büyük bir halk/aydın desteği olmayan salt askeri girişimler bir noktadan sonra tıkanmaktadır.

28 Şubat’ın ilerici atılımı diye bize sunulan 8 yıllık kesintisiz eğitim hakkında bakın Mahiye Morgül Hocamız nasıl veriler sunuyor;

‘Genç anne babalar, çocuklarımız taşınırken yoruluyor, bazı biz taşınalım kasabaya diye ev kiraladılar, kendileri taşındılar... Kasabada ticaret canlandı ama köyde bayrağı dalgalandıracak okul da öğrenci de kalmadı.
Köyde devletin temsilcisi olarak sadece imam kaldı... Öğretmensiz köy, imama teslim edilmiş ahali... Böylece, Köy Enstitülerinin son kırıntılarını köylerden 28 Şubat balyozuyla temizlediler.
28 Şubat 1997’de 8 yıllık kesintisiz eğitim balyozu indiğinde, uygulama 2 yıl sonra başladı.
2000 – 2010 arasında 81 ilde 15961 okul kapandı. 15961 Köyde artık bayram yapılmıyor, İstiklal Marşı söylenmiyor, bu köylerde öğretmen yaşamıyor.’ (28 Şubat Köyleri Okulsuz Bıraktı, Mahiye Morgül, 18.01.2012)

Hal böyle iken bunu dahi çok görenler şimdi eğitimi parçalara ayırmak istiyorlar ya, o bahsi diğer.

28 Şubat ile darbe yiyen siyasal İslamcılar elbette bunun mağduriyet edebiyatını yapacaklardı yapmasına ama yoğurdun kaymağını cefayı çeken Erbakan Hoca ve tayfası değil Exeter çıkışlı, Abramowitz referanslı neo-milli görüşçüler yiyecekti. Çünkü Erbakan tehlikeliydi ülke içerisinde her ne kadar irticai faaliyetlerin azmasına sebep olduysa da gerek milli sanayimizin güçlenmesinde gerekse İslam coğrafyasının bütünleşmesi yönünde emperyalist devletlerin işine gelmeyecek hamleler yapmıştı.

NATO bu ilerici atılıma da zincirlerini vuracaktı ve 28 Şubat’ın aydınlık yüzü zaman içerisinde ne yazık ki gölgelere gark olacaktı. 28 Şubat TSK’nın devrimci geleneğinin günümüze yansıyan son somut hamlelerinden biridir bu haliyle sahiplenilmeli ancak getirip götürdükleri de iyi tahlil edilmelidir. Türkiye NATO’dan çıkıp içerisindeki ‘süper-nato’ yapılanmalarını temizlemeden yapılacak her hamle ya yarım kalacak ya da geri tepecektir. Belki ‘iki tank’ yürüterek irticaya göstermelik dur denebiliyor ama kalıcı adımlar atılmadan ve emperyalizmi def etmeden yapılacak her üst yapısal hamle ne kadar ilericide olsa yenilmeye mahkûmdur.

M.Recep ERÇİN
27.02.2012

26 Şubat 2012 Pazar

ne söyleyeyim



bir kara bulutum mavi gökyüzünde

ben sana şimdi ne söyleyeyim

avurtlarım çökmüş muhteris rüzgarlarınla baş edemem,



bu sabah galata'dan bir martı uçtu

bir kanadı kırıktı

cesur bir dalgıçtı o an

boğazın dalgalarını yırttı

yorgun bir gemiydi boğulurken

bir batık misali ağır ağır gömüldü



kanadı kırık martı'nın gagasında çığlığı

notaları eksik besteler gibi yarım,

içim tuz buz oldu



ben daha ne söyleyeyim

meğer sensiz istanbul'un baharı da yoğ imiş!



(m.r. 25.02.2012)

20 Şubat 2012 Pazartesi

bilinmezliğim


bir yaz gecesi
aylardan haziran veya temmuz belki ağustos bilemeyiz
serin bir rüzgar pencereden odamıza muhteriz süzülürken
karanlığa nispet yapan ay ışığında
gün ağarana dek ...

dudaklarımız boş kadehler gibi devrilecek
ruhlarımız yıldızlar kadar uzak toprak kadar sıcak
gözlerini gözlerime mühürle şarkımız duyulmasın
hilesiz bir tuzaktayım
beni bir geceliğine sakla

hislerim yanılmaya görsün, nasıl buz kesilirim
bir buse uçursam gerdanına tenini titreteceğim
uykularımdan kaçar oldum ve evet korkağım
saat mi? akrep 'el' 've' yelkovan 'da'
beni affet bilinmezliğim.

mustafa recep
20.02.2012

16 Şubat 2012 Perşembe

Harem Savaşları

Harem Savaşları

Perde arkasında büyük bir çekişmenin olduğu artık gün gibi aşikâr; bir savcı çıktı ve Başbakan’ın kefil olduğu MİT müsteşarını ve ‘oslo görüşmeleri sürecini yürüten diğer mit mensuplarını’ şüpheli sıfatıyla ifade vermeye çağırdı. Sonrasında gelişen süreçte hükümet ‘dokunmayın hakanıma’ diyerek sert bir tavır aldı. KCK operasyonlarını yürüten emniyet mensuplarının görevden alınması, malum savcının önce özel yetkilerinin kaldırılması sonrasında hakkında inceleme başlatılması ve fırsattan istifade Başbakan’ın kendi görevlendirdiği kamu görevlilerini yasa çıkartarak dokunulmaz kılmak istemesi peşi sıra geldi. Elbette olayların öncesinde Taraf’ın hızlı gazetecilerinin Uludere olayı ve sonrasında MİT’e yönelik haberlerini de unutmamak lazım. MİT (hükümet) – Emniyet/Yargı(cemaat) kapışmasının alevlendiği nokta burası oldu. Bu sürtüşmenin bir yansımasını da Yasemin Çongar’la yaptığı telefon görüşmesinde MİT basın müşavirinin ‘belgelerin emniyet tarafından gazeteye ulaştırıldığı yazın’ ricasında görmekteyiz.

Yaşanan gelişmeleri analiz edenler, bunu cemaat ile hükümet arasında bir iktidar çatışmasının sonucu olarak değerlendirdiler. Elbette gelişmeleri dış politik atmosferden bağımsız düşünemeyiz. Özellikle kriz içerisindeki haçlı ittifakının BOP’u kendi imkânlarıyla sürdüremeyeceğini anlayıp bölgedeki taşeronları aracılığıyla yürütme yöntemini seçmesi iç siyasetimizin neden birden karıştığına ışık tutuyor. Malum cemaate dair bilinmeyen pek bir şey kalmadı. BOP’un dinsel ayağı olan ve Huntington’un tezleri doğrultusunda yürütülen ‘dinler arası diyalog’ sürecinin mimarlarından olan ‘Hocaefendi’ ve şükerası aynı projenin eş başkanı olan ve somut adımlar atmakta çekingen davranan Erdoğan’a görevini hatırlatıyor olsa gerek. Emniyet ve yargı içerisindeki derin örgütsel bağlarıyla ‘muhalifleri sindirme’ operasyonlarını yürüten bu yapı küresel kraliyetçilerin planları doğrultusunda içerideki tasfiye operasyonlarını tamamladığından emin bir halde kendi denetimi dışında kalan ve ilerideki hamlelerde işine yarayacak olan MİT’te de tam hâkim konuma gelmek istiyor.

Hanefi Avcı ‘‘ Haliç’te Yaşayan Simonlar’ adlı kitabının ‘Cemaat’ kısmında yer alan ‘İstihbarat ve KOM neden ele geçirilmek istenir?’ başlığı altında şu değerlendirmelerde bulunuyor:
‘Ülke genelinde istedikleri gibi bilgi toplamak, istedikleri kişilerin faaliyetlerini izleyip öğrenmek gayesinde olanların yapması gereken ilk şey Emniyet İstihbarat Dairesini ele geçirmektir. (…) Bunu MİT üzerinde etkinlik kurarak da yapabilirler ama o kurum daha ilerisine müsaade etmez.’

Kendiside emniyet istihbaratında uzun yıllar görev yapmış olan Avcı doğal olarak buraya hâkim olmanın önemini en iyi bilenlerden fakat MİT’i fazla hafife aldığı kanısındayım.

Bölgede uygulamaya konulan BOP’a karşı tavır alan asker sivil bütün kesimler türlü operasyonlarla etkisizleştirildi.TSK’ya yönelik operasyonlar da; ‘Kozmik Oda’ operasyonları vs. derken yakın dönemde Genelkurmay Elektronik Sistemler (GES) Komutanlığı’na da bir neşter vuruldu. MİT’i yeniden yapılandırma çalışmaları vs. kapsamında olacak GES Komutanlığı’na ait bütün cihazlar MİT’e devredildi.  Başbakan’ın emrindeki MİT böylelikle daha da güçlendirilmiş oldu. Bölgede yaşanan gelişmeler ışığında değerlendirdiğimizde her ne kadar malum projenin eş başkanı olsa da Batı’nın tam anlamıyla güvenini kazanamayan Erdoğan’ın içeride tek hâkim güç olmak yolunda ilerliyor olmasına birileri sessiz kalamazdı. MİT’in Orta Asya Daireleri Başkanvekili Kâşif Kozinoğlu’nun tek elden yürütülen malum operasyonlar kapsamında önce tutuklanması ve sonrasında gelen şüpheli ölümü nasıl okunmalıdır? Emniyet istihbaratında görevli olan ve hükümete yakınlığı ile bilinen Hanefi Avcı ve diğerlerinin güvenilmez bulunarak önce pasifleştirilmesi sonrasında da aynı operasyonlar kapsamında bertaraf edilmesine ne demeliyiz? Bu soruların cevapları çok uzun elbette benim dikkat çekmek istediğim yer ortak noktalar. Hatırlarsınız CHP’li Atilla Kart’ın 2005 yılında kurulan Kamu Güvenlik Müsteşarlığı’nda üç bin civarında yabancı uzmanın çalıştığı iddialarına dönemin İç İşleri Bakanı Beşir Atalay ‘bende bilmiyorum’ şeklinde cevap vermişti. Böylelikle iç istihbaratın ele geçirildiğine dair iddialarımız daha da geçerli bir hal alıyor.

ABD’nin savaş stratejisini 2,5 tan 1,5’a çektiğini hatırlıyoruz. Buradan BOP’un artık ‘gölge savaş’ taktiği ile yürütüleceği anlaşılmaktadır. Suriye’ye girmesi halinde sonunun geleceğini iyi bilen Erdoğan bu konuda göstermelik çıkışlar yaparak bugüne kadar durumu idare etti. ABD’de Suriye meselesini yumuşak güç kullanarak aşmak yönünde eğilimler belirince örtülü operasyonlar seçeneği şimdilerde masadadır. Yenilenen ve gelişen MİT’in millici kanadı çökertilip buralara kendi adamlarını( cemaat mensupları) yerleştirmek istedikleri açık böylelikle ceplerinden bir kuruş çıkamadan bölgede gerçekleştirmek istedikleri örtülü operasyonları Türk istihbaratı eliyle yapacaklar. Bunun için ise önce ‘içeride mutlak güç benim’ diyen Erdoğan’ı geçmeleri gerekiyor. Adına ‘harem savaşları’ diyorum. Süreç son derece tehlikeli bir hal almaya başladı. Çin ve Rusya’nın Suriye konusundaki tutumları ‘şer ittifakını’ zora sokuyor. Suriye’nin defteri dürülmeden İran’a yönelik bir operasyonun hazırlıklarının tamamlanma aşamasına geldiği yönünde haberler gelmekte. En son Rusya Genelkurmay Başkanı’nın yaptığı açıklama yabana atılacak türden değil.

Yaşanan bu gelişmelere farklı bir cepheden bakan E-CHP’lilerden Şahin Mengü  ‘Bu İş Yüce Divalık’ adlı yazısındaki şu değerlendirmelerle gözden kaçan ayrıntıları yakalamamızı sağlıyor:
‘MİT’in hükümetin bilgisi dâhilinde PKK’nın şehir yapılanması olan KCK’yı kurdurup kurdurmadığıdır. APO denen katilin eylem talimatlarının Kandil Dağına ve terör örgütünün kırsal kadrolarına MİT personeli tarafından iletilip iletilmediğidir. Özerk Kürdistan’ın kurulması, bu kurulduktan sonra APO’nun önce ev hapsi ve sonradan özgür bırakılması ve arkasından çok daha vahim olanı BM veya NATO’nun bölgeye müdahalesi konusunda terör örgütüyle uzlaşılmış olup olmadığıdır.KCK sanıklarının salı verilmesi konusunda taahhütte bulunup bulunmadığıdır. Demokratik Toplum Kongresi tarafından MİT’in isteği üzerine özerklik ilan edip etmediğidir.’

Buradan anlıyoruz ki birbirlerinin açıklarını iyi bilen bu güç dengeleri en tahrip edici yerlere nokta atışı yapmaktalar. Bu kavgada bizler taraf olmayacağımız gibi ‘yiyin birbirinizi’ de diyemeyiz. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiç olmadığı kadar kirli ilişkiler içerisine batırılıp çökertilmek istenmektedir, büyük resim budur. Batı yeni binyılda uygulamaya koyduğu projeleri ile enerji kaynakları üzerindeki ülkeleri çökertmek ve kendi dünya hegemonyasını sürdürmek istemektedir. İslam coğrafyası çökertilirken ulusal benliğini yitirmiş ve köklü devlet geleneği yok edilmiş Orta Asya’nın anahtarı Türkiye bu küresel şebekenin yeni operasyon üssü(finans merkezi İstanbul) olmak yolunda ilerlemektedir. Ülkedeki milli ve bağımsızlıkçı kesimler her ne kadar ağır darbeler almış olsalar da direnmeyi sürdürdükleri müddetçe zafere bir adım daha yaklaşmış olacaklardır. Milli bilincini yitirmemiş direnen bir milleti hiçbir güç alt edemez bunu yüzyıl önce kanıtlandık yeniden niye olmasın!

Yol çaredir, çareler umut taşır. Umut ışıktır yolumuzu aydınlatır.

M.Recep Erçin
16.02.2012

15 Şubat 2012 Çarşamba

Yumurtalar Soğumasın

Yumurtalar Soğumasın

Payitaht’ta ‘harem savaşları’ hız kesmeden sürerken 2011 yılına dair ekonomik veriler belirginleşmeye başladı. Artan ihracat rakamlarına karşın ithalatında hız kesmeden attığını önceki yazılarımızda belirmiş ve cari açığın yavaşlayan bir hızla artacağını şu sözlerle ifade etmiştik:


‘‘Sanayi üretimi talep olduğu sürece artmaya devam edecektir. Bunun sonucu olarak sanayi üretiminde girdi sağlama bakımından dışa bağımlı olduğumuzdan ithalatımızda artacaktır. Ürettiklerimizi satabildiğimiz sürece bu denge sürecektir ama bu sırada cari açık da ihracatın ithalatı karşılama oranı çok düşük seviyelerde olduğundan belki bir takım önlemlerle hız kezse de artmayı sürdürecektir.’’ (1)

Türkiye ekonomisi 2011 yılında toplam 89,4 milyar dolar dış ticaret açığı verdi. Cari açık ise 77,1 milyar dolar.  Şu haliyle cari açığın GSYH’nın yüzde 10’u civarında gerçekleşeceği görülmektedir.

Cari açıktaki yükselişin dış ticaret açığından kaynaklı olduğu su götürmez. OVP’da cari açığın azaltılacağına dair hedefler böyle giderse tutturulamaz. Zaten Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ında hararetli açıklamaları bundan dolayı değil mi?

Çağlayan’ın açıklamaları şüphesiz önemli ama insanın on yıldır aklınız neredeydi diyesi geliyor yoksa o beğenmedikleri koalisyon hükümeti döneminden kalma politikaları uyguladıklarından olmasın. İthalatın önlenemez artışından şikâyetçiler, birde işin ithalata bağımlı ihracat kısmı var. Bu yüzden ‘marka’ yaratın diyor. Öyle demekle olsaydı…

Seksen sonrası politikalarla serbest piyasacılığa geçen ekonomimiz ithal ikameci politikaları terk ederek küresel ölçekte rekabet gücünü arttıracağını sandı. Gelinen süreçte katma değeri düşük mal ve hizmet satıp katma değeri yüksek mal ve hizmet alır olduk. Haliyle dışa bağımlı ekonomimiz iyice kırılgan bir hal aldı. 

2012’ye dair büyüme beklentilerine bakarsak IMF’nin çizdiği karamsar tabloya rağmen Türk Ekonomisine yön verenler o kadar da endişeli görünmüyorlar. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının ülkelerin notlarını düşürmesi 2012’nin finans kapital sistem açısından sancılı bir dönemin başladığının habercisi. Özellikle cari açığını finanse etmekte zorlanan bizim gibi ülkelere yabacı sermaye girişlerinde ciddi düşüşler yaşanması halinde evdeki hesabın çarşıya uymadığı görülecek.

Güngör Uras Milliyet’teki köşesinde cari açıkla ilgili şu değerlendirmede bulunuyor;

‘2012 yılında radikal tedbirler alınmaz, döviz fiyatında beklenmeyen büyüklükte artış gerçekleşmez ise aylık cari açık rakamının 4.5-5.5 milyar dolarlarda dolanması olasılığı var.
Bunun için her ay en az bu rakamlarda net döviz girişinin gerçekleşmesi gerekiyor. Ekonomiden sorumlu olanlar 2012 yılında bu ölçüde sermaye girişinin sağlanabileceğini söylüyorlar.’

Ekonomiden sorumlu olanlar peki neye güveniyorlar. Ona da Mahfi Eğilmez’in ‘cari açığı nasıl finanse ettik’ adlı makalesinde yer alan bir bilgi ile yanıt verelim;

‘Türkiye’nin net hata ve noksan kalemi 2011 yılında 12,5 milyar dolar gibi yüksek bir miktarda olduğu için kayıt dışı girişler olduğu düşünülmekte ve bunların daha çok Ortadoğu kaynaklı olduğu tahmin edilmektedir.’

Zaten Maliye Bakanı Mehmet Şimşek bu kayıt dışı sermayenin kaynağına ilişkin yaptığı açıklamada ‘Kuzey Irak bölgesiyle ticarette bankacılık sistemi çok gelişmiş olmadığı için bu para fiziki olarak getirilebiliyor.’ demişti. Bu paranın başkaca yerlere değil de Türkiye’ye geliyor olmasının özel sebebi var mıdır bilinmez zaten o bahsi diğer.

Sonuç olarak Batı’nın şer ittifakı karşısında el pençe divan durup Suriye ile savaş naraları atan hükümet ekonomik verileri iyi değerlendirmeli adımını ona göre atmalıdır. Hassas dengeler üzerinde yürüyen ekonomimiz için olağanüstü siyasi gelişmeler felaket olacaktır. İzlenecek yanlış politikalar sonucunda doğacak zararın faturası gene halka ödetilmeye çalışılacağı kesin. Dış politikada olduğu kadar içeride de yükselen siyasi gerilim bizi zor günlerin beklediğinin habercisi.

… ‘tarihin belli dönemlerinde sancılı geçişler yaşanır 2012-13'ü böyle kabul ediyoruz, karamsar fikirlerimizi beyinlerinize zerk ederken aydınlık yarınlara dair umutlarımızı yüreğimizin derinliklerinde saklı tutuyoruz.’...


M.Recep ERÇİN
15.02.2012


7 Şubat 2012 Salı

Suphiler ve Ötesi

Suphiler ve Ötesi

91 yılı geride bırakırken içimizde yer etmiş bir acıdır Mustafa Suphi olayı. Hızlı solcularımızın ve tabi zamanın Menşevik takımının iddia ettiği üzere Ankara’nın göz yummasıyla ittihatçılarca katledilmişlerdir. Öyle mi değil mi tartışacağız. İttihatçıların Mustafa Kemal’i bile ortadan kaldırma çabaları eski bir saplantının süre gelmesi değil midir zaten. Yok, hayır İttihatçıları günah keçisi ilan etmiyorum. Tarihi yargılamak işimiz değil.

Mustafa Suphi olayında Süleyman Sami’nin rolü belirleyicidir. Mustafa Suphi’nin Bakü’deki İttihatçı ağırlıklı komünist partiyi tasfiye edip yerine kendi teşkilatını getirmesi, her ne kadar Süleyman Sami ile mesaileri devam etse de İttihatçı çevrelerde hoş görülmemiş olmalıdır. Zaten Mustafa Suphi adına Ankara’ya gelip Kemal Paşa ile görüşen de o değil midir?

Mehmet Perinçek’in Atatürk’ün Sovyetlerle Görüşmeleri adlı eserinde yer alan belgede ‘Mustafa Kemal Paşa ile Görüşme’ başlığı altında bu görüşmeye dair zabıtlar yer almaktadır. Raporu Mustafa Suphi Stalin’e yazmıştır.  Bakınız ne diyor;

‘Kemal Paşa, Müdafaa-i Hukuk derneklerinin ve bunların seçmiş olduğu Büyük Millet Meclisi’nin Sovyet sistemi olduğunu vurgulayarak şunları söyledi:

—Dışarıdan gelen teşkilatçı kişilere hiç ihtiyaç yoktur. Sizin en yetkili organınız ile bizim aramızdaki ilişkileri, yalnız Büyük Millet Meclisi sağlayabilir.’ (1)

Yeterince açık değil mi? Mustafa Kemal Paşa Meclis dışında özel bir hukuka yol vermiyor ve özellikle dışarıdan işimize karışmayın uyarısında bulunuyor.

Süleyman Sami’nin rolüne dair çok önemli emarelerden biri de Mustafa Kemal adına Mustafa Suphi’ye davet mektupları ile gitmesidir, oysa işin rengi başkadır.

Mustafa Kemal Paşa 22 Ocak 1921 tarihli meclis gizli oturumunda Süleyman Sami görüşmesine ve Mustafa Suphi’ye yazdığı mektuba dair şunları söylüyor:

‘(Mustafa Suphi) Benim nezdime özel adam göndermiştir. Hakikaten Eskişehir’de bulunduğum sırada Mustafa Suphi’nin ve daha bir adamının (Mehmet Emin – M.P.) imzasıyla bir belgeyi ve bir mektubu hamilen bir zat (Süleyman Sami –M.P.) benimle buluştu. (…) Hiçbir vakitte merkezi hariçte bulunan bir teşkilatla işbirliği yapamayız. Biz kendi kendimizi sevk ve idareye çalışırız. Bu memlekette çalışmak isteyenler, hakiki olarak çalışmak isteyenler memleketin içinde bulunurlar ve memleketin hakiki kaynaklarına, kitlelerine dayanırlar. Onun için Mustafa Suphi’ye ceza yapamazsınız efendim.’(2)

Mustafa Kemal’in dış politikası şüphesiz Sovyet Rusya dostluğu üzerineydi. Ancak onun bağımsızlık çizgisi milli sınırlar içerisinde BMM’den başka bir iradeyi hoş görmeyecek kadar hassastı. Nitekim Komünist Parti’de bunu kavramış bu hassasiyeti gözeten bir siyaset izlemiştir.

Mustafa Suphi ve arkadaşlarının feci sonunun nedenine dair gene Mehmet Perinçek’in kitabında yer alan Rasih Nuri İleri’nin değerlendirmeleri ufuk açıcıdır.

…‘Kendisine tutanakları verdiğim zaman ( Mustafa Suphi mektubu ve Süleyman Sami görüşmesi tutanakları – R.E.) Rasih Nuri İleri ağabey görüşmeyle mektup arasındaki şu farka dikkat çekmişti:
    ‘‘Bu görüşmede önemli olan ve Mustafa Suphi’ye yazılan mektupta yer almayan, Mustafa Kemal’in BMM dışında örgütlenme olmayacağını bildirmesidir. Mustafa Kemal, TKP’nin meseleleri konuşmak üzere Ankara’ya bir temsilci yollamasını istiyor. Mustafa Suphi’nin sonuna sebep olan çelişki de burada. Mustafa Kemal, teşkilatlanmayın demesine rağmen, Mustafa Suphi kalabalık olarak geliyor.’’ … (3)

Süleyman Sami’nin rolünü anlamak bakımından Rasih Nuri İleri’nin ‘Atatürk, Mustafa Suphi ve Gerçek Tarih’ makalesinde yer alan değerlendirmeleri dikkatinize sunuyorum:

‘Mustafa Kemal’in Mustafa Suphileri Ankara’ya davet etmesi hakkındaki iddia da Süleyman Sami’ye dayanmaktadır, Kendisi Mustafa Kemal’in mektubuyla Bakü’ye döndüğünde bu davet mektubu iddiasında bulunmuş ve böylece Mustafa Suphilerin grup halinde Türkiye’ye dönüşünde önemli bir rol oynamıştır. Hatta 15 yoldaşın ölümüne neden olan Süleyman Sami’nin bu uyduruk davet tuzağı olduğu ciddi olarak düşünülebilir.
Ayrıca Süleyman Sami Türkiye’ye geldiğinde mektubunu getirdiği Mustafa Suphi’nin adeta bir Sovyet ajanı olduğunu ilgili makamlara ihbar etmiştir ve de Mehmed Emin gibi 15’lere katılmayıp Erzurum ve Kars’ta kalarak canını kurtarmıştır. Ne gariptir ki, aynı kişi Enver Paşa’nın da katılmasına ve ölümüne sebep olmuştur. Bilindiği gibi Mustafa Suphi yoldaş Atatürk’ün bu kesin talimatına karşı yoldaşlanyla birlikte Türkiye’ye gelmiş, bir hayli zaman Karabekir’in kurtardığı Kars’ta kalmış ve bütün memleketle örgütsel temasını sürdürmüştür. Ankara’ya kabul edilmemesinin ve Erzurum’dan Trabzon’a yollanmasının önemli bir nedeni budur.’’

Suphilerin katledilmesine dair Mustafa Kemal’e atfedilen ithamların sığlığı ortadadır. Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Ankara’ya intikal edecekleri sıralarda Çerkez Ethem olayının patlak vermesi Ankara’nın bu olaya yoğunlaşmasını sağlamıştır.

Sovyetlerin önemli bir temsilcisi olan Mustafa Suphi’nin öldürülmesi olayına bütün bunlardan farklı bir pencereden bakmakta yarar görmekteyim. Bir takım kimseler tarafından ( bunlar içerisinde sonradan Sovyet Elçiliği’nin yakılması olayına karışan gerici mebuslar vardır) Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Anadolu’da bulundukları sırada halkı galeyana getirip aleyhlerinde propaganda yapılmasını sağlamaları göz ardı edilmemelidir. Türk ve Sovyet dostluğunu bozmak için çabalayan emperyalist güçlerin içerideki iş görenleri vasıtasıyla Mustafa Suphi suikastını tertiplemiş olmaları hiç de uzak bir ihtimal değildir. Anadolu içerisinde Mustafa Kemal’e muhalefet edebilecek kuvvete sahip olmayan Mustafa Suphi’nin, Mustafa Kemal Paşa tarafından hem de Çerkez Ethem olayı patlak vermişken ve Sovyetlerle ilişkilerimizi bozabilecek talihsizlikte bir işe kalkıp, birinci tehdit sırasına konulup öldürülmesi inandırıcı değildir. Bizdeki gerici akımların arkasında nedense hep bir İngiltere parmağı vardır şimdilik elimizde kanıt yok ama neden olmasın!

Attilâ İlhan’ın şu müthiş öngörüsü ile yazıma son veriyorum;

‘‘Gerçek şu ki, 2000’li yılların Türk solcuları, KUTV militanlarının ‘eylül’ geleneğiyle, Müdafaa-i Hukuk Mim-Mim’cilerinin, bilinçli yurtseverliğinin, diyalektik bir sentezi olacaklardır.
İşin başından beri, bir ve beraberdiler, gelecek de onların.’’ (4)


M.Recep Erçin
07.02.2012

1-Mehmet Perinçek Atatürk’ün Sovyetlerle Görüşmeleri sayfa 249–250
2-age. sayfa 58
3- age. sayfa 57–58
4- Attilâ İlhan, Sosyalizm Asıl Şimdi

6 Şubat 2012 Pazartesi

Dindar Mı? Kindar Mı?

Dindar Mı? Kindar Mı?


Erdoğan’ın son zamanlardaki açıklamaları sizde de bir ‘stand-up show’ izlenimi bırakıyor mu? O halde bu yazıyı okumayınız siz gülmeye devam ediniz…

Erdoğan geçen hafta yaptığı grup toplantısında katsayı meselesi ile ilgili olarak ‘En son katsayı düzenlemesini bir kez daha Danıştay'a götürdüler. Niye imam hatiplerden rahatsız oluyorsunuz. Dindar nesiller yetişmesin mi istiyorsunuz?’  yaptığı bu açıklamayla CHP’ye yüklenmişti. Şalvar davası halini alan türban istismarı ortadan kalkınca elbette gündem değiştirmekte eline kimsenin şu dökemediği Erdoğan yeni bir siyasi polemiği böylelikle başlatmış oldu.

Sazan diye bir balık türü var tatlı sularda yaşar ben çok severim bir de aynalı sazan varmış!  Not düşüyoruz.

Ana muhalefet liderimiz Kılıçdaroğlu ‘dindar’ kelimesini duyar da oltaya gelmeden durabilir mi? Gene, senin annen benim annemi manavda görüş kavgası başlar payitahtımız Ankara’da!

Kayıkçı kavgası süre dursun. Hünkârımız efendimiz gene buyurdular ‘Bir haftadır köşelerinde yazanlara sesleniyorum; bu gençliğin tinerci olmasını mı istiyorsunuz? Siz bu gençliğin büyüklerine isyankâr bir nesil mi olmasını istiyorsunuz? Siz, bu gençliğin milli, manevi değerlerinden kopuk, hiçbir istikameti, meselesi olmayan bir nesil mi olmasını istiyorsunuz?’

Dindar nesil istemezük dersen tinerci nesil verelim! Selülozik mi olsun sentetik mi? Ya Müslüman ya laik!

Erdoğan, dindar nesil yetiştirme yetkisini ise Anayasa’nın 24. maddesinden aldıklarını şu ifadelerle dile getiriyor ‘Anayasamızın 24. maddesini bir okurlarsa, devlete nasıl bir görev verildiğini de görürler. Ne der 24. madde? Devlet, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi'nden bahseder. Devlete hem eğitim hem de öğretim görevi yükler. Biz yapmadık bunu. Biz geldiğimiz de anayasada yazıyordu bunlar. Şimdi de bu devlet hükümetimizin hedefinde ilerliyor’

Gerçektende 24. madde ‘Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır.’ diyerek dini şahsi menfaatleri uğruna kullanmak isteyenlerin önüne bir set çekmeyi amaçlamıştır. Ancak aynı anayasa maddemizde yer alan şu kısımlar da birlikte okunmalıdır. ‘Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.’

Biri Erdoğan’a 24. maddenin son kısmını tane tane okumalı. İmam Hatipleri dindar nesil yetiştirme kurumu olarak gören bir zihniyetin çağdaş eğitimden ne anladığını öğrenmiş bulunmaktayız. Adı üzerinde imam ve hatip yetiştirmek üzere kurulmuş bu eğitim kurumlarımızı türlü bahanelerle istismar eden kesimler gene katsayı meselesinde diğer meslek yüksek okullarını neden bu kadar ön planda tutmuyorlar diye hiç sordunuz mu? Oradan çıkar sağlanamadığı için olmasın!

Laiklik konusundaki düşüncelerini sakınmadan dile getiren Erdoğan’ın amacı din ve vicdan özgürlüğü temelinde bir toplum inşasından çok kamusal dinsellik yaratmak üzerinedir. Hıristiyan batı toplumlarında görülen Orta Çağ’dan kalma dinsel öğelerin devlet içerisinde habis bir ur gibi yerini koruması ve çağdaş atılımını tamamlayamamış taassuplar içerisinde inleyen sözde İslam ülkelerinin gerici rejimleri içerisinde yükselen çağdaş Türkiye melun bir karanlığın içerisinde çekilip boğulmak istenmektedir. Dini söylemler kullanılarak bu emeller gerçekleştirilirken durumun vahametini kavramaktan uzak ‘kayıkçı kavgası’ yapmaktan başka bir meziyeti olmayanlar halkın aklını bulandırmakta beis görmüyorlar. Etnik ve dinsel ayrımcılığın kol gezdiği coğrafyamızda huzurlu bir günü bize haram kılan ve dindar nesil yetiştirmek maskesi altında yıllardır Cumhuriyetimize ve onun değerlerine karşı kindar bir nesil yetiştiren hastalıklı cemaat odaklarına karşı milletimiz uyanık olmalıdır.

M.Recep ERÇİN
07.02.2012

biraz daha



nasıl yanmaz ellerim saçlarına dokunduğumda
ışıklı caddelerinde akarken zaman, eski payitaht’ın
geçmişini unutan medeniyetler çökecek akşam ezanıyla
soğuk sana düşman haydi! biraz daha sokul yanıma

ağır bir cürüm işledi gözlerim mücrim
günü karartırcasına kükreyerek
dilsiz bir şarkı titriyor dudaklarında,
duyuyorum haydi! biraz daha sokul yanıma

kimsesiz çocuklarıyız bu karanlık şehrin
elinden tutup çekeceğim seni aydınlığıma
nasıl infilâk etmez bedenim son kahve yudumunda
haydi! biraz daha sokul yanıma

bu gece bütün tramvaylarını yakacağım istiklal’in…

mustafa recep
06.02.2012




* (g.k.) için yazıldı.