14 Kasım 2010 Pazar

güller kanıyor (şarkı sözü)

bu mevsimin rüzgarları, aşk değil ayrılık taşır
savurur sevgimizi, seni de beni de ağlatır

güller kanıyor, ağladıkça gözlerim
uzat mendilini yaşım sileyim

sende kalsın hüzün dolu izlerim
ben ki her bahar seni bekledim

güller kanıyor, ağladıkça gözlerim
uzat mendilini yaşım sileyim

mustafa recep
14.11.2010

31 Ekim 2010 Pazar

ıssızlığı sevmek

gaddardır mevsimin, iklimin soğuk
kıraçtır toprağın, yolların ıssız
terk edilmiş şehrinin ışıksız evleri
ve buğulu pencerelerin ardında hapis mazin

ıslak ve sessiz sokaklarında,
elinde oyalı mendili, ağlayan bir çocuk
kim bilir ne vakittir unutulmuştur

bu dem gelip tutsam ellerinden
keskindir rüzgarın bilirim yağmurun uzak
eğilip hasretle öpsem toprağını
solgun yüzünde açsın diye bir güzel çiçek

mustafa recep
31.10.2010

20 Ekim 2010 Çarşamba

sevgiliye mektuplar 4


akşam çökünce kumsallara
kuşlar ayın şarkısı söyler gece boyunca
bakışlarım dalgın ve tutsak yakamozlara
düşler yaşanır yıldızlarda
anla hüzün yağmış toprağıma
ama gün güneşle doğar
ve gül günde açar, unutma

*

konar göçerim çapkın bir kırlangıç gibi
boşuna arama bulmazsın izimi
yorulurda düşersem avuçlarına
dizine yatır, masallar anlat bana
ama bil ki kalamam seninle
aşk acıtır beni

*

bildiklerini söyleme sende gizli kalsın
dünya yalanlarla dolu
kendini kandırma bu da küçük bir oyundu
sararmış bir söğüt yaprağı gibiyim
savrulurda düşerim, ıslak kaldırımlara
bana hüzünle bakma
zaten gözlerim yağmurla dolu

mustafa recep
20.10.2010

17 Ekim 2010 Pazar

sonbahar kelebeği

gel, söyle neden hüzünlüdür hep aşka dair şarkılar
açık bırak daima sonsuzluğa açılan o ışıklı pencereni
bekle, elbet bir bahar gelirim duyarsın ıslığımı uzaklardan

ben, eşini arayan vakitsiz bir sonbahar kelebeği
sen, kim bilir kaç bahar önce göçtün benim diyarlarımdan

yazdan kalma bir gündeyim şimdi
neşeme kanma sen, bu son kanat çırpışım
hala solmamış bir çiçekten son nektar tadışım
bir zaman sonra ayazlı bir gecede öylece donup kalacağım

işte benim hikayem bu
vakitsiz yaşamımın amansız son buluşu


mustafa recep
17.10.2010

10 Ekim 2010 Pazar

An Gelir – sanmayın ki- Attilâ İlhan Ölür

Artık demir almak günü gelmişse zamandan, ebediyete yelken açar Kaptan!

Dile kolay beş yıl geçti onsuz ama bir o kadar onunla dolu, seksen yıl gezindi durdu arzda kendilerinden öncekiler gibi onu da ölümsüz kılacak eserleri, bizler için sanmayın ki sadece birer hatıra.

Banu Avar şüphesiz Attilâ İlhan’ı -en iyi tanıyan demiyorum çünkü bu yetersiz- en iyi anlayanlardan biridir. Attilâ İlhan’ı sadece aşk şairi olarak anmak isteyenler var, onun fikirlerini gözlerden kaçırıyorlar, diyor haklı olarak.

Bu görüşe katılmakla birlikle ben malum zevatın, Attilâ İlhan’dan sadece aşk şairi diye söz etmeleri bile kâfi diyenlerdim. Nasıl olur diyeceksiniz, onun düşünsel yönü vurgulanmadan anılması eksik değil mi? Orası su götürmez fakat ben Attilâ İlhan ismini ilk duyduğumda ilkokul yedinci sınıftaydım. İzmir Karşıyakalı Türkçe öğretmenim kulakları çınlasın, bize Attilâ İlhan’dan şiirler okurdu. O zaman ezberlemiştim ‘yağmur kaçağı’nı. Şiirin ilk mısrasındaki gibi tam düşerken elimden tutmuştu biri hem de Attilâ İlhan’ın bir aşk şiiriyle.

Sonrası zaten gelir, geldi de peşi sıra. TRT’deki söyleşilerini dedemle birlikte izlerdik. Bizim ihtiyar her defasında ‘çıktı yine bizim kasketli’ derdi. Kaptan’ın aşk şiirlerinde bile o devrimci ruhu hissetmemeniz olanaksızdır. Hani en bilinen, ezberlenen şiirlerindendir ben sana mecburum;

‘ne vakit bir yaşamak düşünsem/ bu kurtlar sofrasında belki zor/ ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden’

Bir şairdir evet bence yüzyılımıza damgasını vurmuş bir şair ve düşün adamıdır. Onun için, aydın kelimesini kullanmayı pek sevmiyorum, rahmetli Demirtaş Ceyhun da hiç hoşlanmazdı ‘aydın’ kelimesinden, ‘entelektüel’ daha uygundur bence Attilâ İlhan gibi özgün olanlar için.

Çünkü aydın deyince ‘ayna’ gelir aklıma yansıtan, ‘o aynalar ki hem tersten gösterir yazıları hem de zehirlidir arkaları’ hani birileri var Kaptan’ı sadece aşk şairi diye anarlar ben kızmıyorum ansınlar yeter ki diyorum. İşte o birileri geliyor aklıma aydın lafını duyunca, Batı’daki bir takım ‘–izm ve –ist’lerin acenteliğini yapanlar geliyor bu yüzden Attilâ İlhan ‘a hiç münevver gözüyle bakmadım, o olsa olsa bir güneşti benim için inanmış insanların gözlerinde parıldayan. Bu yüzden hep gözlerinin içi gülerdi, tanışmak nasip olmadı ama bir düşün adamını tanımak isterseniz eserlerini özümsemeniz bence yeterli. Gazi’de öyle demiyor muydu?

‘Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kâfidir.’

O vakit madem bu yılı Attilâ İlhan yılı ilan ettik, onu anlamak anlatmak için bizlere bıraktığı eserleri okumalıyız. Yeni yetişen filizlerin, onu aşk şairi diye anacak olanlardan duyarak bir şiir kitabını alıp ‘meraklısına’ bölümünü okumaları bile bizim için büyük kazançtır.

Yalçın Küçük’te şüphesiz Kaptan’ı bazen eleştirmekle birlikte sevenlerden biriydi. Vefatı üzerine söylediği şu sözler hiç aklımdan çıkmaz nedense;

‘Attilâ İlhan oldukça farklıdır. Cenazesine katılmak isterdim, fakat mümkün olmadı. Ama Attilâ’nın cenazesine katılanları, bazı yazar arkadaşlarımı biraz korkmuş gördüm. Bana biraz Stalin’in cenazesini hatırlattılar. Korkudan kurtuluşun sevinci vardı sanki yüzlerinde; onlar Attilâ’yı o kadar sevmezlerdi.’

Evet, sevmezlerdi çünkü hep ‘o birilerinin’ tekerine çomak sokmuştu. Benim için Mustafa Kemal’i en iyi anlayan ve anlatandı.(Hangi Atatürk) Şimdilerde çokça film çekme meraklıları var neden Attilâ İlhan’ın ‘o sarışın kurt’ adlı eşsiz eserini değil de ‘insan mustafa kemal’ sloganıyla bir takım uyduruk senaryolarla film çekerler. Yeri gelmişken siz hiç ABD’de ‘George’ diye Washington’un insani yanını anlatan film gördünüz mü? Hadi iyi niyetli olalım, yoksa birileri Gazi’nin hiç sevmediği bir türde ona toplum içinde ‘Kemal’ diye hitap eden eski zevcesini mi anmak ister.

An gelir sanmayın ki Attilâ İlhan ölür, dedik. Bu yılda her yıl olduğu ve bundan sonrada olacağı gibi Kaptan’ın sevenleri ve onun ismini verdiği Dip Dalgası’nın neferleri tüm yurtta Attilâ İlhan’ı kâh fikirleriyle kâh şiirleriyle anıyor. Türkiye Gençlik Birliği yine her zaman ki gibi öncü, Kaptan’dan aldığı emaneti onurla taşıyor.

Gençlik demişken, Attilâ İlhan 68 sonrası gençliğin sağ-sol diye birbirini yemesine hep üzülmüştür ve bunu çokça eleştirmiştir.(Hangi Sol) Türkçü-Devrimci diyalogunu başlatmıştır.(Arslan Bulut Türkçü-Devrimci Diyalogu Doğu Perinçek ve Attilâ İlhan’la Röportajlar) Bugün yükselen ulusalcılığın fikir babasıdır.(Bir Millet Uyanıyor) Solcudur hem de sosyalistim diye ortalıkta gezinen liboş takımından yüz seksen derece farklı bir solcu. Ne diyordu Kaptan ‘ufukta ulusalcı sosyalizm’, ‘Yıldız, Hilal ve Kalpak: Gazi’nin Ulusal Solculuğu’.

Ben ise Türkiye solu için yaptığı şu öngörüyü hiç aklımdan çıkarmam;

‘Gerçek şu ki, 2000’li yılların Türk solcuları, KUTV militanlarının ‘eylül’ geleneğiyle, Müdafaa-i Hukuk Mim-Mim’cilerinin, bilinçli yurtseverliğinin, diyalektik bir sentezi olacaklardır.

İşin başından beri, bir ve beraberdiler, gelecek de onların.’ (Sosyalizm Asıl Şimdi)

Neden bilmem Attilâ İlhan deyince benim adeta onunla özdeşleştirdiğim bir tarihi şahsiyet daha aklıma gelir evet, Sultan Galiyef lakin o bahsi diğer.

Şiir tadında başladık öyle bitirelim, yarının başlangıcı şiirinden:

…”bugün elbet şiirlerim/ mitralyöz kuşakları gibi saklı durur/ şafaklar donanırken elbet ki yarın/ paldır küldür vatan dağlarında/ bir roman gibi kurşuna diziliriz”…

M.Recep

9 Ekim 2010 Cumartesi

sonbaharda aşk

gökyüzü donuk mavi
tabiat bir o kadar solgun
sonbaharda aşk
nedense hep yarım
nedense hep olgun ve ıslak

belki sonu ağlamaklı
ölüm gibi biraz soğuk ama oldukça beyaz
yine de son deminde öyle sıcak
gurub kızıllığında yaşanır hep
son baharda aşk

mustafa recep

09.10.2010

1 Ekim 2010 Cuma

yasak ayetler / ikinci kısım

israfil’in ıslığı bütün sesleri duyulmaz kılınca

kanatlanır da azrail busesi konar alnına

göğe doğru yükselen uzun yol

basamak basamak, bir köprüde bitmekte

dönüp de bakmaz mısın solup giden ömrüne

mutlu bir gün mütemadiyen yaşanmakta belki şimdi serde



bitince ruhların telaşsız adımları yolun sonunda

savurur onları arşa keskin bir yel,

sayısız kanadını cebrail çırptığında

yağmur olup yağan gözyaşları

yıldız yıldız, kimindir diye sormaz mısın?



bir vuslat yolculuğudur bu

uzar gider kervanlar yol boyunca

saf saf dizilmiş melekler yanı başlarında

gün devrilip de yol bittiğine

bilmez misin ey fani

herkesin adımı sayılıdır nefesince…



mustafa recep

27.09.2010



13 Eylül 2010 Pazartesi

Çizmeleri Giymek

Çizmeleri Giymek

Bir muharebeden daha mağlup olarak çıkmak ister istemez bir karamsarlık yaratıyor. Oysa 2009 yerel seçimlerinde çokça umutlanmıştık. Yine de ‘Hayırcı’ cephede yer almanın ne kadar onur verici ve cesurca olduğunu size şimdi anlatamam bunu zamanla kavrayacaksınız.
Türkiye artık bambaşka bir yola girdi ‘eylül tezleri’ adlı yazımda da belirtmiştim bu oylama sonucu ne olursa olsun bir dönüm noktasıydı.(1)

Üç cepheye ayrılmış bir Türkiye, bu resim çok zaman gözlerimizin önünden gitmeyecektir. Evet cephesinin (oy veren seçmenler bağlamında) anlamsız galibiyeti bir yana Ak Dikdatorya’nın büyük kazanımıyla neticelenen bir muharebenin sonunda oluşan tabloya bakıldığında bu oylamanın daha demokratik bir Türkiye için yapıldığı iddiasında olanların ve Evet çıkması halinde daha da demokratikleşeceğimizi iddia edenlerin yüzüne şamar gibi indiğini görüyorum. Elbette katılım oranından bahsediyorum, yüzde 77. Yani 52 milyon seçmenin 38,3 milyonu sandığa gitti.(2) Geçersiz oyları ise ayrı bir kenara not ediyorum. Evet oylarının sayısı 21,8 milyon hangi yüzde 57’den bahsediyorsunuz? Gerçek oran yüzde 44. Demokrasi bülbüllerine soruyorum sayılar ortada hangi demokratik oylamadan bahsediyorsunuz?

Boykotçu cepheyi ise bir irade olarak görmüyorum. ‘Bitaraf olan bertaraf olur’ tehdidinden sonra 12 Eylül 2010 günü akşam saatlerinde ilan edilen dikta rejimine karşı, ilerleyen süreçte karşı koyamayacaklarını ve milattan önceki pazarlıkçı yaklaşımlarını dahi ‘eşitler arasında pazarlık olur’ edasıyla tersleyen en büyük pazarlamacılara karşı nasıl bir mücadele vereceklerini daha doğrusu veremeyeceklerini görüyorum. Bu süreçte yanlarında hiçbir ulusal oluşum müttefik olarak yer almayacaktır. Boykotçular kazançlı çıktı gibi bir savın saçmalığı ve temelsizliği Kürt vilayetlerindeki katılım oranlarına bakılarak anlaşılır, Evet oylarını hiç hesaba katmıyorum.

Nedense mecliste bulunan hiçbir siyasi oluşum bu oylamada kendini kaybetmiş saymıyor. Oysaki oylama sonuçlarına bakıldığında evet cephesinin gerçek oyunun yüzde 44 olduğu ve bu oyların büyük çoğunluğunun AKP’nin oyları olmasına rağmen hayırcı cephe partilerinin oylarının bir kısmının da buraya kaydığı bilinmektedir. Bu açıdan hayırcı cephede yer alan meclisteki siyasi partiler bu sonuçları enine boyuna tartışmalıdır. AKP’nin Temmuz seçimlerinde aldığı yüzde 47’si ise artık hayal.

Peki, bu oylamada kimse kendini kaybeden saymadığına göre asıl kaybeden kim? Bunun cevabını ‘Bundan sonra bulunduğumuz bugünkü nokta dünden daha geride bir noktadır’ diyerek HSYK Başkanvekili Kadir Özbek vermiştir. Kaybeden hukukun üstünlüğüdür ve Batı’nın dayattığı bu oylamanın kaybedeni çok yakında görülecektir ki Türk Milleti olacaktır.

Buna rağmen hiç karamsar değilim olmayacağım, 15,8 milyonluk bir kitlenin hala bu Cumhuriyete ve Atatürk devrimlerine olan inancı ve bağlılığı beni karamsarlıktan alı koyuyor. Bu rakam bence hiç de tesadüf değil siz ne dersiniz. Onuncu yıl marşını duyar gibiyim.

Emekten yana tam bağımsız ve gerçekten demokratik bir cumhuriyeti inşa edecek siyasi irade önümüzdeki süreçte gericilik ve bölücülükle çarpışa çarpışa iktidar yolunda ilerleyecektir. Ve şimdi hep birlikte aldatılmış, bastırılmış, çeşitli yollarla sömürülmüş kardeşlerimizi bu gaflet uykusundan uyandırma vaktidir. 15,8 milyonluk ordumuzla aydınlık, bağımsız bir Türkiye kurmak için çizmeleri giyme vakti gelmiştir.

* çizmeleri giymenin ne anlama geldiğini Mustafa Kemal’in çocukları iyi bilirler.

M.Recep
13.09.2010

1- http://www.ilk-kursun.com/2010/08/eylul-tezleri/ , http://www.guncelmeydan.com/pano/eylul-tezleri-t26239.html

2- http://www.ysk.gov.tr/ysk/index.html

29 Ağustos 2010 Pazar

eylül tezleri (eylül’e dair olanlar aslında eylül’den önce olanlar)

geleceğe dair bir takım çıkarımlarda bulunmak kahinlik olmasa gerek çünkü bahsi geçen zaman yakın bir gelecek…

nisan sonlarına doğru yeni binyılın onuncu yılının mayısı sıcak geçecek demiştim bu iyi niyetli fakat haddini aşan bir kehanet değildi hiç olmadı mamafih yaz ortasında her yanı alevler saracağını kestirmek hiç de güç olmamıştı…

çok yakın geçmişe dair olanları kağıda dökmemiş olmama şaşıyorum ‘tarih yazıyor’ rehavetine kapılmak bizlere yakışmıyor bu sebeple artık tarihe kendimce not düşüyorum.

bu kısa denemeye tezler adını vermem sizde, içeriğinde gün yüzü görmemiş tespitler olduğu yanılgısı doğurmasın bizim yaptığımız malumun ilanı…

ülkemizin adının yanına artık ‘cumhuriyet’ ekleyemiyorum uzun zaman önce bu vasfını yitirdiğini anımsıyorum, aşağıda maddeler halinde sıralayacağım bir takım görüşlerin temelinde bu iddianın etkisi büyük…



zaman ve mekan gözetilmeden yazıldılar bu yüzden havada kaldıkları söylenebilir zaten amaç okuyanı düşünmeye sevk etmek bilahare söz sizde…



* kurulduğunda anti-emperyalistti, millici ve sonra devletçi ve daha birçok sıfatla niteleniyordu bir yıldızdı ışık saçıyordu ve büyük umutlar besliyorduk,



* büyük savaşlar ve acılar görmüştü küllerinden doğuyordu ama küller geçmişin izlerini fazlasıyla taşıyordu geçmişin yanılgılarından hiç ders alınmadığını gördük büyük umutların yerini derin bir karamsarlık aldı,



* hiç haksız sayılmazdık, dışa karşı teyakkuzda içe karşı fazlasıyla tavizkardı köpek balığı yavrularının anne karnında kardeşlerini yemesi türün devamı için olmazsa olmaz bu yapılan katliama iyi bir neden olsa da vahşetin niteliğini değiştirmez,



* ‘büyük balık küçük balığı yer’den ‘oltada balık’ olmağa ilerleyen bir ülke; içte büyük ağabeyler küçük kardeşlerini yiyerek semirilirken dışta daha büyük ağabeyler semirilmek için avlarının olgunlaşmasını beklemekte, bu bekleyişin nedeni küçük olan şeylerin pek iştah açıcı görünmemesi olsa gerek,



* ne bekleyiş ama sabırla, bu sabrın bir mükâfatı olacak ama uzun süre aç bekleyemez nede olsa, ara sıra ne yaptığından habersiz bu büyük canavarların ağzına sonraki sofranın nimeti pay koymakta,



* derinlerdeki yaşamın acımasız yüzü su üstündekilerce pek bilinmez veya bilinirde bilmezlikten gelinir bu güneşli, neşeli ve rahat yaşamın keyfi hiç bitmeyecekmişçesine sürülür,



* sömürüye karşı çıkanlar ya sürülür ya idam edilir yâda yokmuşçasına karanlık odalara kilitlenir yani gerçek görmezden gelinir, düzenin oturması için bunlar elzemdir,



* sistemli bir karşı çıkış ise sadece anlık bir tesirden ibarettir karşı hamle tasfiye; ivedi ve vahşicedir,



* öteden beri komprador burjuvazimiz, hiç dokunulamayan feodal güçlerle el ele yükseldikçe yükselir bunun anlamı daha çok sömürüdür, küllerinden doğanın küllerindeki izler yeni vücuda da zerk etmiştir, elbette bu kendiliğinden olduğu kadar beynin kendisine yabancılaşmaması için bu genomları yok edememesinden veya dönüştürememesinden de ileri gelir,



* buradaki dönüştürme bir evrimleştirmeden çok aslında devrimsel bir hamleyi vurgulamak için kullanıldı önce yok et sonra kur yani bir yaratım ama kurarken kırık tuğla kullanma, küçük bir yapı olsun büyük olup çürümesinden iyidir,



* gerçektende öyleydi öyle sanıldı ama sonra ‘öğlen’ değil ‘akşam’ hatta ‘gece’ olduğu fark edildi lakin artık çok geçti, revizyonist bir takım hamleler sonuç vermekten uzaktı yani balık baştan kokmuştu,



* batıdaki bir takım akımların, kişilerin veya kurumların içerdeki acenteleri olmaktan öte geçemeyen entelektüel camiamızın hali pür mealini anlatmağa holding medyasının içindeki konumları yeter,



* hiçbir zaman tabanın haklarının savunucusu siyasi oluşumların yer bulamadığı meclisimizin koltuklarını kimlerin doldurduğunu görmek için haklarında yüzlerce dava dosyası ‘dokunulamazlık’ nedeniyle tozlu raflarda bekleyen ‘vekil’ kimselerin ‘millet’ vekilliği dışında başka kimlere ve nelere vekâlet ettiklerine bakılabilir,



* biri iktidar yalakası öteki bölücülük yanlısı bir diğeri ise yolsuzluk batağının bayraktarı ‘sendikal’ oluşumların temsilcisi oldukları kesimlerin haklarını savunmadaki acizliklerini anlamak zor değil,



* düzenin koruyucusunun küçük amerika sürecinde gelişen NATO severliği onu oltada balık olmaktan çok akvaryumdaki balık konumuna soktu, hal böyle olunca düzenin çürümesinde baş aktörlerden olunmadan olmaz,



* hür dünyanın demokrasi ordularının elbette demokrat generalleri olmalı, askerler her yerde yeni düzenin devlet adamları, ‘emir telakki ederim başbakanım’ ve ‘arz ederim komutanım’ kaçamak söyleşileri magazin medyamızın yeni gözdesi,



eylül’e dair olanlar aslında eylül’den önce olanlar,



böyle bir manzara-i umumiye içerisinde eski düzenin ahlaklı değerlerinin iyi niyetli savunucuları ile yeni kurulan ahlaksız düzenin artık geri dönülmez bir mertebeye ulaşmasını gaye edinen ve hiç de iyi niyetli olmayan savunucularının büyük meydan muharebesi cereyan edecek, yıkımın büyük olacağı kesin, iki taraf içinde kazananı olmayacak bir savaşın bu haliyle eylül’ün dışında olduğu tespitini yapıyoruz, oysa her savaşın bir galibi olmalıdır elbette bununda var hem de eylül’den önce, yani hem harbe dahil olmayan hem de harpten önce galip olan.



eski düzen iyi kötü ona karşı ve ona rağmen kurulmuştu ve yıkıntılar içinde de olsa birkaç sağlam kalesiyle hala mücadele ediyordu, şimdi ise eski düzenin asli unsuru millet paramparça edilerek yeni düzenin taşeronları tarafından son kalan kaleler savaş sonucu yıkılamasa bile savunma res’en iflas etmiş olacak.



bilmem anlatabildim mi?



m.recep erçin

29.08.2010 / sakarya

27 Ağustos 2010 Cuma

Sevgiliye Mektuplar III



eski bir şarkısın sen sözlerini unuttuğum
sararmış fotoğraflardaki bir yüz,
baktıkça anımsar gibi olduğum

rüzgarlarım dört bir yana savurmuş hatıralarını
sensizliğimde, seni yaşamak isterken şimdilerde
biçare gönlüm hezeyan içinde

her şey donuk ve sessiz
nereye uzatsam elimi
seninle dolu ama bir o kadar sensiz

bitmeyen bir kış gibi yada hiç gelmeyen bir bahar
uyanmağa beş kala kabusa dönüşen bir düş
sensizlikte seni yaşamak, şimdilerde…

mustafa recep
27.08.2010

17 Ağustos 2010 Salı

Türk-İş’in Çekimserliği

Türk-İş’in Çekimserliği

‘Türkiye’nin en çok üyeye sahip işçi sendikaları konfederasyonu olan Türk-İş’te, referandum sancıları yaşanıyor. Konfederasyona bağlı sendikaların neredeyse tamamı HAYIR çağrısı yaparken; Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu ve bir iki sendika başkanının, HAYIR çağrısı yapmaması, konfederasyon içinde de rahatsızlık yarattı.’(1)

Peki, Türk-İş neden net tavır alamıyor, Türk-İş neden eylemsizlikte diretiyor. Başkan Mustafa Kumlu 12 Eylül’de yapılacak halk oylaması ile ilgili 12 Temmuz 2010’da yaptığı açıklamada özetle şunları söylemişti;

‘TÜRK-İŞ, referandum sürecinde kendi tabanına “evet” ya da “hayır” oyu kullanması yönünde bir sınırlama getirmeyecektir. Referandumda TÜRK-İŞ topluluğunu oluşturan her bir birey, kendi özgür iradesi ile ve doğru bulduğu biçimde oyunu kullanacaktır.’ (2)

Fakat açıklamanın tamamına baktığımızda daha ilginç bir tespit yer alıyor, deniyor ki;

“TÜRK-İŞ, anti demokratik bir anlayışla hazırlanan ve bu güne kadar defalarca yapılan değişikliklere rağmen Türkiye’nin ihtiyaçları karşısında yetersiz kalan 1982 Anayasası’nın sağlanacak en geniş mutabakatla değiştirilmesi gerektiğini her fırsatta dile getirmiştir.’’ (3)

Aslında Türk-İş üst yönetiminin bu pasif ve teslimiyetçi tavrı çok eskilere dayanmakta, Türk-İş 12 Eylül 1980 sürecinde de buna benzer bir tavır takınmıştı. O zamanki Türk-İş yönetimi Milli Güvenlik Konseyine destek olmamış mıydı?(4) Bırakın desteği Ulusu Hükümeti’ne bakan bile vermişti.(5) Elbette kendine göre haklı nedenleri vardı, 12 Eylül öncesindeki terör ortamını buna dayanak yapmıştı ayrıca böyle davranmakla kendi geleceğini güvence altına alıp işçilerin haklarını uzlaşmacı bir tavırla daha kolay savunabileceğini sanıyordu. Bu teslimiyetçi tavır sebebiyle demokratik düzene bir an önce geçilmesi söyleminden hareketle işte sonradan eleştirip yerden yere vuracağı ve değiştirilmesi için yıllarca çalışacağı 12 Eylül Anayasası’na bile resmen ‘EVET’ demese dahi bugün Başkan Kumlu’nun yaptığı türden o günkü Türk-İş Başkanı da aynı tavır ve söylemde bulunmuştur.(6)
Ne yazık ki bu teslimiyetçi tavır bile Türk-İş’e daha sonra kendi sendika başkanlarının da tespitleriyle neredeyse hiçbir artı getirmeyecektir. Özal Hükümetlerinin işçi sendikalarına karşı tavrını hatırlayacaksınız ya meşhur 2821 ve 2822 sayılı yasalara ne demeli!

Bu teslimiyetçi ve uzlaşmacı tavır Türk-İş’in yapısından kaynaklanmaktadır. Darılmaca yok. Bakın Attilâ İlhan zamanında hangi tespitte bulunmuş:

‘Sınıf esası üzerine cemiyet kurma serbestisi 1946’da kabul edilince, ortalığı ‘sosyalist’ eğilimli sendikalar kaplamıştı. Zamanın iktidarı, telaşa kapılarak – kaşla göz arasında- bunların hepsini kapattı; yerlerine, ‘resmi mahiyette’, birtakım ‘işçi dernekleri’ kurdu ki, bu dernekler ‘iktidarın yan kuruluşları’, ya da ‘devlet bürokrasisinin resmi uzantıları’ halinde çalışıyorlardı. Türk-İş, onu oluşturan sendikaların çoğunluğu, işte bu derneklerin temelleri üzerinde kurulmuştur, onların bütün ‘evcillik’ niteliklerini içeriyor. Aksini kim söyleyebilir ki?’(7)

Biri ‘evcillik’ mi dedi? Çok değil, Tekel İşçilerinin tarihi eylemi sürerken dahi Türk-İş yönetiminin çekingen tavrını hangimiz hatırlamaz.

Türk-İş üst yönetimi bu süreçte ise derhal aklını başına almalı ve 12 Eylül 2010’da yapılacak ‘AKP Anayasa değişikliğine’ karşı net tavır almalıdır. Çünkü taslak hazırlanırken toplumsal uzlaşma sağlanmamıştır tıpkı 12 Eylül döneminde 82 Anayasası’nı hazırlayan Danışma Meclisinin sendikal haklar konusunda yaptığı gibi. O zaman da Türk-İş böyle pasif tavır almış sonradan işin vahametini görünce çok bağırıp çağırmıştır ama Danışma Meclisi üyesi Mustafa Alpdündar’ın deyişiyle ‘Türk-İş yönetimi yaptığımız bu uyarıları gereğince ve zamanında değerlendirmemiş, tabiri caizse, atı alan Üsküdarı çoktan geçtikten sonra harekete geçmiştir’(8)

Herkesçe bilinmektedir ki bu anayasa değişikliği daha sonra yapılması planlanan temel değişikliklerin bir öncüsü konumunda adeta bir ‘demo’ niteliğindedir. Bu haliyle dahi birçok tuzak içermektedir.(9) Kaldı ki Erdoğan’da bunu itiraf etmekte ve ‘2011’den sonra daha kapsamlı değişiklikler yapacağız’ demektedir.(10) Bence Erdoğan Hükümeti eğer bu paket geçerse 2011 dahi beklemeyecektir, paketin yasallaşması halinde yargıda Sırbistan Modeli uygulanacak ve tamamıyla hükümetin kontrolünde bir yargı oluşturulacaktır.(11) Bu haliyle işçiler açısından 4-C uygulaması ve işçi büroları projesi gözümüzün önündeyken bu adil olamayan uygulamalara karşı Türk-İş hangi yargı organına başvurmayı düşünmektedir? Yoksa Özal Hükümetleri döneminde olduğu gibi Cumhurbaşkanı’ndan mı medet umacaktır? Umduğunu bulamayınca kitlesel eylemlere mi başvuracaktır, şimdiden söyleyelim hiç boşuna heveslenmesin Cumhurbaşkanı’nın siyasi geçmişi malum. Ya kitlesel eylemler diyeceksiniz, bende size ‘Ergenekonun Sendikal Ayağı’ uydurması diyeceğim. Şimdiden taraf-paraf-paydaş-yandaş ve yoldaş basının manşetlerini tahmin edebiliyorum.

Anayasa değişiklik paketinde çalışma hayatını düzenleyen yasalarla ilgili düzenlemelere bakıldığında ise Türk-İş’in nasıl sessiz kalabildiğini anlayamıyorum. Bu değişikliklerle ilgili yine sayın Eminağaoğlu’nun tespitleri son derece uyarıcıdır.(12)

Ne demiştik Türk-İş yönetimi aklını başına almalı ve üye sendikalardan yükselen ‘HAYIR’ seslerine kulak vermelidir.

Mustafa Recep Erçin
17.08.2010


Not: Bu makalenin yazımında büyük ölçüde Sayın Yıldırım Koç’un ‘teslimiyetten mücadeleye doğru Türk-İş 1980–1989’ adlı eserinden yararlanılmıştır.

1-TÜRK-İŞ'TE GÜÇLÜ “HAYIR” İSTEĞİ, Ulusal Kanal 17.08.2010, http://www.ulusalkanal.com.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=16492:tuerk-te-gueclue-hayir-ste&catid=47:editoeruen-sectikleri&Itemid=173

2,3- Mustafa Kumlu’nun açıklaması için bakınız: http://www.turkis.org.tr/index.dyn?wapp=haberdetay0&did=1099B649-7968-40DD-AF52-DE7503B517F2

4- ‘Milli Güvenlik Konseyi adına Sayın Devlet Bakanının ifade ettiği gibi, ülkemizde devlet otoritesini yeniden hâkim kılabilmek, … ve Türk demokrasisini gerçek ve sağlam temeller üzerine oturtmak hiç şüphesiz büyük vatandaş topluluğunun da ciddi özlemi haline gelmiştir.

Türk-İş Yönetim Kurulu, hür sendikacılık ilkesinin de gerekli gördüğü bu düşünce tarzı ile olayları değerlendirmekte, 12 Eylül’den sonra, yurdumuzun en büyük işçi kuruluşu olarak Milli Güvenlik Konseyi’ne yardımcı ve destek olmayı bir vatanperverlik saymakta…’’ (Türk-İş Dergisi, Ocak 1981, No. 142, s.8.)

5-Türk-İş Genel Sekreteri Sadık Şide Ulusu Hükümeti’nde Sosyal Güvenlik Bakanlığı yapmıştır.

6- ‘Türk Milleti 7 Kasım günü mutlaka sandık başına gitmelidir. …Türk Milleti için hedef, demokratik rejimin kendine özgü sorumluluklarının tam bilinci ve siyasal rejimin kendine özgü tercihine uygun bir biçimde demokrasiyi sürekli kılabilmektir. Bu imkân 7 Kasım’da elimizdedir’ ( Türk-İş Genel Başkanı Şevket Yılmaz’ın 4 Kasım 1982 tarihli Türkiye Radyo ve Televizyonundan yayınlanan açıklaması)

7- İşçiler Derseniz, 10 Eylül 1985 Attilâ İlhan ‘Sosyalizm Asıl Şimdi’ s. 83–84.

8-Cumhuriyet Gazetesi 13.09.1982.

9-YARSAV Onursal Başkanı Ö.F.Eminağaoğlu’nun ilgili inceleme yazısı için bakınız:
http://www.guncelmeydan.com/pano/12-eylullere-hayir-t26061.html

10-Başbakan Erdoğan Yiğit Bulut'a konuştu, HaberTürk
http://www.haberturk.com/gundem/haber/542835-2011den-sonra-daha-kapsamli-degisiklik-yapacagiz

11- Sırbistan Modeli için YARSAV Başkanı Emine Ülker Tarhan’ın açıklamalarına bakılabilir.

12- ‘‘MADDE 6- Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 53 üncü maddesinin kenar başlığı “A. Toplu iş sözleşmesi ve toplu sözleşme hakkı” olarak değiştirilmiş, üçüncü ve dördüncü fıkraları yürürlükten kaldırılmış ve maddeye aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.
“Memurlar ve diğer kamu görevlileri, toplu sözleşme yapma hakkına sahiptirler.
Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde taraflar Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna başvurabilir. Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararları kesindir ve toplu sözleşme hükmündedir.
Toplu sözleşme hakkının kapsamı, istisnaları, toplu sözleşmeden yararlanacaklar, toplu sözleşmenin yapılma şekli, usulü ve yürürlüğü, toplu sözleşme hükümlerinin emeklilere yansıtılması, Kamu Görevlileri Hakem Kurulunun teşkili, çalışma usul ve esasları ile diğer hususlar kanunla düzenlenir.”

Yürürlükteki metin:
Toplu iş sözleşmesi hakkı
MADDE 53. – İşçiler ve işverenler, karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumlarını ve çalışma şartlarını düzenlemek amacıyla toplu iş sözleşmesi yapma hakkına sahiptirler.
Toplu iş sözleşmesinin nasıl yapılacağı kanunla düzenlenir.
(Ek: 23.7.1995-4121/4 md.) 128 inci maddenin ilk fıkrası kapsamına giren kamu görevlilerinin kanunla kendi aralarında kurmalarına cevaz verilecek olan ve bu maddenin birinci ve ikinci fıkraları ile 54 üncü madde hükümlerine tabi olmayan sendikalar ve üst kuruluşları, üyeleri adına yargı mercilerine başvurabilir ve İdareyle amaçları doğrultusunda toplu görüşme yapabilirler. Toplu görüşme sonunda anlaşmaya varılırsa düzenlenecek mutabakat metni taraflarca imzalanır. Bu mutabakat metni, uygun idarî veya kanunî düzenlemenin yapılabilmesi için Bakanlar Kurulunun takdirine sunulur. Toplu görüşme sonunda mutabakat metni imzalanmamışsa anlaşma ve anlaşmazlık noktaları da taraflarca imzalanacak bir tutanakla Bakanlar Kurulunun takdirine sunulur. Bu fıkranın uygulanmasına ilişkin usuller kanunla düzenlenir.
Aynı işyerinde, aynı dönem için, birden fazla toplu iş sözleşmesi yapılamaz ve uygulanamaz.

Bu değişiklikle ortaya çıkan bir açılım var mıdır?

Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin artık toplu sözleşme hakkına kavuştuğu, toplu sözleşme hükümlerinin emeklilere de yansıtılacağı söylemleri, kamuoyu önünde çarpıcı biçimde kullanılmaktadır. Ancak düzenlemeye bakıldığında somut bir açılımdan söz edebilmek olanaklı değildir. Yapılan tam bir takiyyedir.

Olası halkoylaması nedeniyle, memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emeklilerin desteğini alabilmeye yönelik, onların çalışma koşulları ve ekonomik durumları üzerinden, oy avcılığına soyunulmaktadır.

Anayasa’nın 53 ncü maddesinin 3 ncü fıkrasının kaldırılmasının sonuçları nedir?

Anayasa’nın 53 ncü maddesinin üçüncü fıkrasında, kamu görevlileri sendikalarının üyeleri adına yargı mercilerine başvurabileceği konusu yer almakta idi. Böylece memurlar ve diğer kamu görevlilerine ilişkin sendikalar ve üst kuruluşlarının üyeleri adına, hak arama özgürlüğünü etkin olarak kullanabilmeleri sağlanmakta ve bu duruma Anayasal bir güvence yaratılmakta iken, bu durum Anayasa’dan çıkarılmaktadır. Yapılan düzenlemede de bu konuya yer verilmemektedir. Uygulamada yaşanan sorunları da gözettiğimizde, olası bir yasal düzenleme ile kamu görevlileri sendikalarının ve üst kuruluşlarının, üyeleri adına yargı mercilerine başvurularını sınırlandıran hükümlere yer verilerek, hak arama özgürlüğünün etkin olarak kullanılması engellenebilecektir. Böyle bir yasal düzenleme söz konusu olması durumunda, konu gelecekte elbette Anayasa Mahkemesi önünde gidebilecektir ama bu Mahkeme yeni oluşturulan Anayasa Mahkemesi olacaktır…

Memurlar ve diğer kamu görevlileri için artık toplu görüşme değil, bunun yerine toplu sözleşmenin olanaklı kılındığı ifade edilmektedir ki, isim değişikliği dışında ortaya çıkan koruyucu bir hüküm bulunmamaktadır. Aksine, toplu sözleşmeye ilişkin karar bağlayıcı olduğundan, sözleşememe diye bir seçenek söz konusu olmayacağından, greve de ancak toplu sözleşmenin başarısızlığa ulaşması durumunda gidilebileceğinden, dolaylı yolla memura grev yasağı Anayasa’ya girmiş olmaktadır.

Anayasa’nın 53 ncü maddesinin 4 ncü fıkrasının kaldırılmasının sonuçları nedir?

Dördüncü fıkradaki, aynı işyerinde, aynı dönem için birden fazla toplu iş sözleşmesi yapılamayacağı yolundaki sınırlandırıcı hüküm kaldırılmaktadır. Bu düzenlemenin gerekçesi olarak Örgütlenme ve Kolektif Müzakere Hakkı Prensiplerinin Uygulanmasına İlişkin ILO’nun 98 sayılı Sözleşmesi’nin 4 ncü maddesi gösterilmektedir.

İşçiler için söz konusu olan, aynı iş yerinde aynı dönem için birden fazla toplu iş sözleşmesi yapma yasağının kaldırılması durumunda, aynı dönem için söz konusu olabilecek yeni toplu iş sözleşmesine hakim olacak, işçileri koruyucu bir Anayasal ilkeye yer verilmemesi, uygulamada yaşanan sorunları gözettiğimizde dikkat çekicidir.

Önceki toplu iş sözleşmesine göre aleyhe hüküm getirilmesi durumunda, bu durum yasaklanmadığından, yargısal uyuşmazlıklar körüklenmekte, hakkın etkin kullanımı gerçek boyutuyla güvence altına alınmamaktadır.

Memurlar ve diğer kamu görevlileri için toplu görüşme yerine getirilen toplu sözleşme hakkı ne demektir?

Yeni düzenlemelere bakıldığında; toplu görüşme yerine getirilen toplu sözleşme hakkı, içeriği ve kapsamı ortaya konulmadan ve tanımlanmadan, çıkarılacak yasa için herhangi bir ölçüt de öngörülmeden, bütünüyle çıkarılacak yasaya terk edilmiştir. Dolayısıyla toplu sözleşmenin Anayasa’da yer alması, Anayasal bir ölçüt öngörülmediğinden, özel bir Anayasal koruma ve güvence sağlamamaktadır.

Anayasanın 53 ncü maddesinin birinci fıkrasında, işçiler ve işverenler için toplu iş sözleşmesi hakkına getirilen bir tanımlamadan, memurlar ve diğer kamu görevlileri için öngörülen toplu sözleşme konusunda nedense kaçınılmıştır.

Anayasa’nın 51 nci maddesinin beşinci fıkrasındaki sendikalarla ilgili düzenlemede “işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri” kavramı kullanılırken, burada “memurlar ve diğer kamu görevlileri” kavramına yer verilerek kavram birliğinden bile uzaklaşılmıştır.

Toplu sözleşme sırasında uyuşmazlık çıkması durumunda, tarafların “Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’na” başvurabilecekleri düzenlenmiş, Anayasa’nın 54 nci maddesinde işçi ve işverenler konusunda öngörülen “Yüksek Hakem Kurulu’nun” benzeri bir “Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’ndan” söz edilmiştir.

4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Yasası’nın 35 nci maddesinde “toplu görüşme” ile ilgili olarak sözü edilen Uzlaştırma Kurulu, şimdi “toplu görüşme yerine getirilmekte olan toplu sözleşme” nedeniyle sözü edilen Kamu Görevlileri Hakem Kurulu olarak mı düzenlenecektir?

Anılan düzenlemede;
Uyuşmazlığın tespiti, çözümü ve Uzlaştırma Kurulu
Madde 35 – Toplu görüşmenin tamamlanması için öngörülen süre içinde taraflar anlaşamazlarsa, taraflardan biri üç gün içinde Uzlaştırma Kurulunu toplantıya çağırabilir.
Uzlaştırma Kurulu, Yüksek Hakem Kurulu Başkanının başkanlığında; Üniversitelerarası Kurul tarafından, fakültelerin çalışma ekonomisi, iş hukuku, idare hukuku ve kamu maliyesi bilim dallarından seçilecek birer üye olmak üzere dört öğretim üyesinden oluşur. Bu üyeler, siyasî partilerin merkez karar ve yürütme kurullarında görev alamazlar. Üyeler iki yıl için seçilirler. Süresi biten üyeler yeniden seçilebilir. Kurulun sekretarya işleri Devlet Personel Başkanlığınca yürütülür.
(Ek fıkra: 24/6/2004-5198/6 md.)Toplu görüşme çalışmaları ile Uzlaştırma Kurulu çalışmalarına katılacak olanların ağırlama, yolluk ve gündelikleri ile toplantı ücretleri Devlet Personel Başkanlığı bütçesine konacak ödenekten karşılanır.
Uzlaştırma Kurulu, uyuşmazlık konularını inceler, gerektiğinde toplu görüşme taraflarının temsilcilerini dinler ve beş gün içinde kararını verir. Kararlar salt çoğunlukla alınır.
Her toplantı günü için Uzlaştırma Kurulu Başkanına 1100, üyelere 1000 gösterge rakamının 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 154 üncü maddesi uyarınca belirlenen aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak miktarda toplantı ücreti ödenir.
Uzlaştırma Kurulunun kararına tarafların katılması durumunda, bu karar mutabakat metni olarak Bakanlar Kuruluna sunulur. Tarafların Uzlaştırma Kurulu kararına katılmaması durumunda anlaşma ve anlaşmazlık konularının tümü taraflarca imzalanan bir tutanakla belirtilerek Bakanlar Kuruluna sunulur.”

hükmü yer almaktadır.

Kamu Görevlileri Hakem Kurulu için herhangi bir ölçüt ve ilke getirilmemiştir. Toplu görüşme isim değişikliği ile toplu sözleşmeye çevrildiğine göre, Uzlaştırma Kurulu da isim değişikliği ile Anayasa’ya mı taşınmaktadır?

Memurlar ve diğer kamu görevlileri için öngörülen toplu sözleşme görüşmelerinin, sözleşememe şeklinde sonuçlanması olanaklı mıdır?

Toplu sözleşme sırasında uyuşmazlık çıkmaması durumunda, taraflar için toplu sözleşme gerçekleşmiş olacaktır. Uyuşmazlık çıkması durumunda ise, Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’na başvurulacaktır. Bu durumda devreye girecek olan Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun kararı kesindir. Dolayısıyla sonuç olarak, anılan Kurul başvuru üzerine mutlaka bir karar vereceğine göre, sözleşememe diye bir seçenek bulunmamaktadır.

Memurlar ve diğer kamu görevlileri için grev hakkı söz konusu mudur?

Memurlar ve diğer kamu görevlileri ile ilgili toplu sözleşme görüşmelerinde uyuşmazlık çıkması durumunda kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun kararı kesin olup, toplu sözleşme hükmünde sayıldığı için, sözleşememe diye bir seçenek söz konusu olmadığından, sonuç olarak aslında getirilen düzenlemede “memura grev yasak” denilmiş ve bu açık sır da üstelik reform söylemli Anayasa ile ortaya konulmuştur!...

12 Eylül döneminde yapılan bir Anayasa’da grev yasağının öngörülmesi, o dönemin anlayışı çelişki oluşturmamaktadır. Bugün 2010 yılında hazırlanan metinde, sonuç olarak grev yasağının Anayasa’ya girmesi kabul edilebilir değildir. Bu 12 Eylül anlayışının sivilleşme söylemi ile yaşatılması, otuz yıl geriye dönülmesi demektir.

Anayasa’nın 54 ncü maddesindeki grev hakkı, sadece işçiler için düzenlenmiştir. Bu nedenle, söz konusu maddedeki grev hakkı, memurlar ve diğer kamu görevlilerini de kapsamına almamaktadır.

Toplu sözleşme ve Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararları için Anayasal bir ilke öngörülmüş müdür?

Bugün Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararlarıyla yapılan işlemler Bakanlar Kurulu tarafından gerçekleştirilmekte olup, bu kararlara karşı yargı yolu açıktır. Oysa Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararlarının kesin olduğu belirtilmektedir. Toplu sözleşme ve Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararları için herhangi bir Anayasal ölçüt getirilmesinden kaçınılmıştır. Anılan Kurul’un her durumda “toplu sözleşme” niteliğinde sayılacak olan kararlarında, yaşanan olumsuzlukları yeterince karşılamayan ya da bütünüyle aleyhe hükümler olabilecektir. Kurul kararlarında özlük hakları yönünden kısıtlama ve sınırlamalar da gündeme gelebilecek ve tartışmalar yaşanabilecektir.

Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun toplu sözleşme sırasında uyuşmazlık çıkması durumunda mutlaka yapılacak başvuru üzerine karar verecek olmasına, vereceği kararın kesin ve toplu sözleşme hükmünde olduğu belirtilmesine ve gerek toplu sözleşme için gerekse bu kararlar için çalışanları koruyucu Anayasal hükümlerin öngörülmeme nedeniyle, bu değişiklikle getirilen hükümler, etkin bir güvence oluşturmamaktadır.

Toplu sözleşme hakkının kapsamı, istisnaları, toplu sözleşmeden yararlanacaklar, toplu sözleşmenin yapılma şekli, yöntemi ve yürürlüğü, toplu sözleşme hükümlerinin emeklilere yansıtılması, Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun oluşumu, çalışma yöntemi ve diğer hususların düzenlenmesi, herhangi bir ölçüt ve Anayasal ilke getirilmeden bütünüyle yasaya bırakılmıştır. Dolayısıyla bu konularda hiçbir Anayasal koruma söz konusu değildir. Konunun Anayasa’da yer alması, bir aldatmanın ötesinde anlam içermemektedir.

Söz konusu Kurul’un hükümetin etkisinde kalmayacak biçimde yapılandırılabilmesi için Anayasal hiçbir ilke öngörülmemesi, Bakanlar Kurulu kararının gerçekte sadece isim değişikliği ile anılan Kurul kararı olarak karşımıza çıkacağını göstermektedir.

Burada üzerinde durulması gereken bir diğer önemli konu, toplu sözleşme hakkının istisnalarının olabileceğinin öngörülmesi ve bu istisnaların nasıl belirleneceği konusunda da, yine hiçbir Anayasal kural ve ilke getirilmemiş olmasıdır. Tanınan bu hak, çıkarılabilecek yasa ile, en geniş biçimde kısıtlanabilecek, dolayısıyla hakkın etkin kullanımı ve etkin yararlanılması engellenebilecek, Anayasa’da yer alması özel güvence sağlamayabilecektir.

Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin, mali ve sosyal haklarının hiçbir Anayasal ilke veya ölçüt gösterilmeden, toplu sözleşme ile düzenleneceğini öngören ve yasal düzenlemeye konu edilmesi koşulunu kaldıran Anayasa’nın 128 nci maddesinin ikinci fıkrasında yapılan değişikliğe de, aynı anlayış yansımıştır.

Anayasa’nın 13 ncü maddesi de gözetilerek, istisna yaratılabilecek alanların, hangi ilkeler esas alınarak yasa ile belirlenebileceğinin ortaya konulmaması, ciddi bir eksikliktir. Bu durum yasa ile çok geniş bir kısıtlama alanı yaratılabilmesine olanak sağlanmıştır.

Emeklilerin için güvenceler artırılmakta mıdır?

Bu içerikte sonuçlanacak toplu sözleşme veya toplu sözleşme hükmündeki kararın, emeklilere yansıtılması, emekliler için hiçbir biçimde güvence oluşturmamaktadır.

Kamu Görevlileri Hakem Kurulu, önceden Bakanlar Kurulu’nun yaptığı işi yapacak olduğundan, önceden Bakanlar Kurulu’nun alacağı kararlar, şimdi anılan Kurul tarafından alınacağından doğal olarak emeklilere yansıtılması kaçınılmazdır. Ancak gerek toplu sözleşme gerekse toplu sözleşme hükmündeki kararlar için emeklileri koruyucu Anayasal ilke öngörülmemesi, mevcut durumdan olumlu bir koruma ve güvence ortaya çıkarmamaktadır.

Yapılan değişiklikler, hukuksal yönden güvence yaratmadığına göre, amaçlanan nedir?

Yapılan değişiklikler güvence yaratmak bir yana, hakkın etkin kullanımını da önleyici niteliktedir. Burada amaçlanan, olası halkoylaması düşünülerek, memurlar ve diğer kamu görevlileri ile, emekliler ve işçiler üzerinden, takiyye söylemi ile Anayasa değişikliği için oy avcılığı yapabilmektir.’’

MADDE 7- Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 54 üncü maddesinin üçüncü ve yedinci fıkraları yürürlükten kaldırılmıştır.

Yürürlükteki metin:
Grev Hakkı ve Lokavt
Madde 54 - Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında, uyuşmazlık çıkması halinde işçiler grev hakkına sahiptirler. Bu hakkın kullanılmasının ve işverenin lokavta başvurmasının usul ve şartları ile kapsam ve istisnaları kanunla düzenlenir.
Grev hakkı ve lokavt iyiniyet kurallarına aykırı tarzda, toplum zararına ve milli serveti tahrip edecek şekilde kullanılamaz.
Grev esnasında greve katılan işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya kusurlu hareketleri sonucu, grev uygulanan işyerinde sebep oldukları maddi zarardan sendika sorumludur.
Grev ve lokavtın yasaklanabileceği veya ertelenebileceği haller ve işyerleri kanunla düzenlenir.
Grev ve lokavtın yasaklandığı hallerde veya ertelendiği durumlarda ertelemenin sonunda, uyuşmazlık Yüksek Hakem Kurulunca çözülür. Uyuşmazlığın her safhasında taraflar da anlaşarak Yüksek Hakem Kuruluna başvurabilir. Yüksek Hakem Kurulunun kararları kesindir ve toplu iş sözleşmesi hükmündedir.
Yüksek hakem kurulunun kuruluş ve görevleri kanunla düzenlenir.
Siyasi amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verimi düşürme ve diğer direnişler yapılamaz.
Greve katılmayanların işyerinde çalışmaları, greve katılanlar tarafından hiç bir şekilde engellenemez.

Bu maddede yapılan değişiklik bir açılım ve reform mudur?

Bu maddeye ilişkin teklifin gerekçesinde “Söz konusu hükümlerin kaldırılmasıyla, sendikal haklar ile grev ve lokavt hakkının kullanılabilmesi bakımından, ileri bir adım atılmış olmaktadır.” cümlesi yer almaktadır. Her şey bir tarafa, değişiklik teklifinin gerekçesinde “lokavtın hak olarak” nitelendirilebilmesi, bu anlayış sahiplerince nasıl bir değişiklik yapıldığını zaten ortaya koymaya yetmektedir. 2000 li yıllarda lokavtın hak olarak görülebilmesi ve bunun reform olarak sunulabilmesi!...

1982 Anayasası’nın 54 ncü maddesi bile, lokavt için hak nitelemesi yapmamaktadır!...

Kaldırılan 3 ncü fıkranın sonuçları nelerdir? Grev kırıcılığı Anayasa’ya mı girmektedir?

Anayasa’nın 54 ncü maddesinin üçüncü fıkrası kaldırılmakla, söylendiği gibi grev sırasında ortaya çıkan maddi zararlardan her durumda sorumsuzluk getirmemektedir.

Aksine grev nedeniyle işyerinde ortaya çıkan maddi zararlardan, sadece sendikanın sorumlu olacağına yönelik bu Anayasal hükümle, işçilerin katılım yönünden grev hakkını etkin olarak kullanabilmeleri ve bu zararlardan sorumlu tutulmamaları amaçlanmıştır.

Grevle ilgili olarak işyerlerindeki maddi zararları konu alan davaların, yalnızca sendikalara karşı açılabileceği yolundaki Anayasal güvence ortadan kaldırıldığı için, olası bir yasa değişikliği ile bu konudaki davaların sendika yanında, bizzat ilgili kişi ya da kişilere karşı açılabileceği yolunda yapılabilecek bir düzenleme, grev hakkının etkin kullanımını tamamen ortadan zedeleyecektir. Bu hüküm Anayasa’dan çıkarılmakla, bir yönüyle grev kırıcılığı yapılmakta, grev hakkının uygulamada etkin kullanımı ortadan kaldırılmaktadır.

Kaldırılan yedinci fıkranın sonuçları nelerdir?

Anayasa’nın 54 ncü maddesinin yedinci fıkranın kaldırılması, Anayasa’nın 54 ncü maddesinin birinci fıkrasında herhangi bir değişikliğe gidilmediği için, grev hakkının kapsamında ortaya çıkan bir değişiklik söz konusu değildir.

Bu fıkra ile işyeri işgali, işi yavaşlatma, verimi düşürme ve diğer direnişlerin yapılamayacağına yönelik hüküm Anayasa’dan çıkarılmaktadır.

Anayasa’nın 54 ncü maddesinin birinci fıkrasına göre, grev hakkı sadece “toplu iş sözleşmesi” görüşmeleri sırasında uyuşmazlık çıkması durumunda, işçiler için öngörülmüş olup, grev hakkı işçiler tarafından ve yalnızca bu koşulda kullanılabilmektedir. Anılan maddenin yedinci fıkrasında yer alan siyasi amaçlı grev, dayanışma grevi, genel grev hallerine, başvurulamayacağına yönelik hükümler, bu nedenle Anayasa’da uygulaması olmayan ölü hükümler olarak yer almakta idi. Söz konusu fıkranın Anayasa’dan çıkarılması, anılan grev türlerinin serbest olduğu sonucunu hiçbir biçimde doğurmamaktadır.

Siyasi amaçlı, dayanışma veya genel grevi serbest bırakacak bir iradenin, grev hakkını, toplu iş sözleşmesinin başarısızlıkla sonuçlanması haline özgülememesi, bu yolda değişikliğe gitmesi gerekirken, bu yoldaki düzenlemelerden de zaten ısrarla kaçınılmıştır. Dolayısıyla söz konusu grev türlerine yönelik mevcut sınırlama geçerliliğini sürdürmektedir.

Ancak yapılan bu değişiklikle, siyasi amaçlı lokavt, dayanışma lokavtı, genel lokavt yapılamayacağı yolundaki Anayasal koruma ortadan kaldırıldığı için, 54 ncü maddenin birinci fıkrasında da, lokavta başvurulmasının yöntem, koşul, kapsam ve istisnalarının herhangi bir Anayasal ilke öngörmeksizin yasa ile düzenleneceğinin belirtilmesi ve bu konuda bir değişikliğe gidilmemesi karşısında, bu yönüyle düzenlemenin gerçekte çalışanlar değil işverenler lehine olduğunu söylemek hatalı olmayacaktır.

Hakkın etkin kullanımını sağlamayan bu maddede neden değişikliğe gidilmiştir?

Maddede yapılan değişiklik, işçiler yönünden grev hakkının etkin kullanımını hiçbir biçimde ortaya çıkarmadığı gibi, işverenler lehine hükümler getirilmiştir. 12 Eylülle özdeşleşen ve uygulaması olmayan, ölü hüküm niteliğindeki “siyasi grev, dayanışma grevi ve genel greve yönelik hükümlerin” Anayasa’dan çıkarılması söylemiyle, 12 Eylül izlerinin silindiği takiyyesi yapılmıştır. Söylemler de bu çerçevededir.

Olası halkoylaması düşünülerek, sendikaların ve işçilerin etki altında tutulmasının amaçlandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü işçiler lehine ortaya çıkan hukuksal bir durum söz konusu değildir.

(30 yıl önce de 30 yıl sonra da,12 Eylülden önce de 12 Eylülden sonra da,12 Eylülde ve her zaman 12 EYLÜLLERE HAYIR ,Ömer Faruk EMİNAĞAOĞLU YARSAV Kurucu Başkanı :Aralarında içerik bağlantısı bulunmayan ve tamamı 26 maddeden oluşan 12 Eylül 2010’daki halkoylamasına “tek oy” esasına göre konu olan 5982 sayılı Anayasa Değişikliği Hakkındaki Yasa’nın analitik incelemesi)

11 Ağustos 2010 Çarşamba

dön bana şarkılarla

dön bana şarkılarla

beni affet sevgilim
seni hiç anlamadım
aşkınla yanarken ben
gerçekleri göremedim

gittiğinden beri
bende hep akşam vakti
sabahları özledim
sevişmelerimizi
gülüşüne hasretim
ah hasretim

gidişin sessiz oldu
dön bana şarkılarla
bir mum yakalım
inadına karanlığa

inan bana sevgilim
bitmeyecek bende sevgin
sonsuza dek savaşırım
bu aşk uğruna
ve ikimiz için…

mustafa recep
11.08.2010

10 Ağustos 2010 Salı

tutulma

günaydın

sisli kirpiklerin
gözlerin kanlı
yüzün çapaklı bu sabah
mahmur bir bakış fırlattın önce
çatlamış dudaklarından sızan üç hece
günaydın,

günaydın tozlu topraklı yollarına
yosun kokan akgöle
ve yüzyıllardır çamur akan sakaryana
hani bir vakitler kızıl akmıştı ya unuttu insanların

ağustos sıcağında buram buram ekmek kokan
fındık işçilerine günaydın,
size de günaydın şura heyetindeki apoletliler
ve korkudan kaskatı kesilmiş
adalet tanrıçasına günaydın…

mustafa recep
06.08.2010



9 Ağustos 2010 Pazartesi

günaydın

günaydın

sisli kirpiklerin
gözlerin kanlı
yüzün çapaklı bu sabah
mahmur bir bakış fırlattın önce
çatlamış dudaklarından sızan üç hece
günaydın,

günaydın tozlu topraklı yollarına
yosun kokan akgöle
ve yüzyıllardır çamur akan sakaryana
hani bir vakitler kızıl akmıştı ya unuttu insanların

ağustos sıcağında buram buram ekmek kokan
fındık işçilerine günaydın,
size de günaydın şura heyetindeki apoletliler
ve korkudan kaskatı kesilmiş
adalet tanrıçasına günaydın…

mustafa recep
06.08.2010



28 Temmuz 2010 Çarşamba

iki tank yürütürsün


İki tank yürütürsün…
‘‘Harekât planımızın temelinde, ihtilalin başarıya ulaşması için Ankara’nın tamamen elimize geçmesi yer alıyordu. Burada en önemli hedef Çankaya’daki Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ydü. Köşk, Ankara Garnizonunda en güçlü birlik olan Muhafız Alayı tarafından korunmaktaydı. Her ne kadar Alay Komutanı Kurmay Albay Osman Köksal bizimle birlikte ve örgüt üyesi olsa da, bize bildirdiğine göre emir subayı ve tank bölük komutanı dışında kimseye fikirlerini açmamıştı. Bu bakımdan, bir çatışmaya meydan vermeden cumhurbaşkanını Köşk’ten indirmeliydik. Bunun yolu da ihtilal karargahından Köşk’e, cumhurbaşkanının istifasını bildiresi için bir ültimatom verilmesi gerekiyordu.
Planlandığı gibi ültimatom verilmişti. Ama Cumhurbaşkanı Bayar, Osman Köksal’a ters ters bakıp yanından ayrılmaması talimatını vermişti. Dolayısıyla planın bu kısmı işlememişti. Bunun üzerine birlikler kendilerine verilen hedeflere yönelmişti.
…Köşk mukavemet edip ültimatomu reddedince, Köşk’e bir harekât zarureti doğdu. Ben de durumdan vazife çıkartıp Sıkıyönetim Komutanlığı’na çağırdığımız alayı emrime alarak Köşk’e hareket ettim.
…Köşk’ün giriş yoluna varmadan cipten indim. Yolun Köşk tarafındaki kısmında, namluları Ankara istikametine dönük, bir bölük kadar askerin mevzilenmiş olduğunu gördüm. Köşk’e doğru bakınca Köşk’e dönen yolun polis karakollarının bulunduğu yerde, yolun ortasında, dakikada 1700 adet 12.7 milimetre çapında mermi atan, dört namlulu ve namluları Ankara’ya dönük uçaksavar tareti ile Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Hanım’ın oturması için yaptırdığı köşkün hemen alt kısmında, namluları yine Ankara’ya dönük başka bir taret gördüm.
… En küçük bir hata ateşe sebep olabilir, bu takdirde de biz kesin olarak başarısızlığa uğrardık. Köşk’e girebilmek ve Celal Bayar’ı alabilmek için köşkün bu cephesindeki Muhafız Alayı birliklerini etkisiz hale getirmek gerekiyordu.
Bu cephede en büyük tehlike taretlerdi. Onları bizim tarafa geçirmek büyük kazanç olacak ve büyük tehlikelerden kurtulacaktık. O sırada yol ortasında mevzilenen taretin yanında bir üsteğmen gördüm ve zaman kaybetmeden ‘üsteğmen buraya gel’ emri verdim. Üsteğmen koşarak yanıma geldi ve ‘komutanım sizdenim’ dedi. Kendisine taretin derhal bulunduğum yere mevzi değiştirmesini söyledim. Yanımdan ayrıldı ve tarete doğru koşmaya başladı. Oraya varmasına fırsat vermeden tarete ‘Numara erleri, taret buraya mevzi değiştirecek marş marş’ komutu verdim ve erler, üsteğmen yanlarına varmadan mevzi değiştirmek için tareti bize doğru harekete geçirdiler ve taret yanıma gelince onlara namluları Köşk’e dönük olarak tareti mevzilendirmelerini emrettim. Sıra diğer tarete gelmişti. Ben emir vermeden yanıma gelen üsteğmen, ‘Numara erleri yokuş aşağı inerken tarete hâkim olamazlar ve taret ellerinden kurtularak duvara çarpar ve hasar görür’ deyince ona mevzi değiştirtmekten vazgeçtim. Tareti iş yapamaz hale getirmek için ‘Taret numara erleri karşımda toplan marş marş’ komutu verdim ve erler koşarak yanıma geldiler. Sıra, bize karşı mevzilenmiş bölüğe gelmişti. Yüzüm erlere dönük olarak yolun ortasına geçtim ve ‘Bölük karşımda yürüyüş kolunda toplan’ komutu verdim. Erler fişek gibi yerlerinden kalkarak yol üzerinde yürüyüş kolunda toplandı.
… Erlere tüfek astırtıp uygun adımla yürüyüşe geçirdim ve onları, Köşk’ün ana yola çıkan kapısının karşısındaki yoldan aşağıya, okul karşısına kadar yürütüp durdurarak tüfek çattırdım. Onları da tüfeklerden 100 metre kadar uzakta istirahat ettirdim. Tüfek çatlarına benim getirdiğim alaydan iki nöbetçi diktim…
Köşk’ sapan giriş kapısına uzanan yola varmadan Tank Binbaşı Muzaffer Karan’ın bir tankla oraya vardığını gördüm. Muzaffer Karan’a tankı köşkün giriş kapısı merdivenlerine kadar ilerletmesini, benim de arkadan geleceğimi söyledim. Tank hareket etti ve ben de yaya olarak Köşk’e doğru yürümeye başladım. Tankın paletleri merdivenlere, namlusunun ucu da Köşk’ün merdiven üstü kapısına kadar gelmişti.
Elimde Thompson makineli tabanca olduğu halde Köşk merdivenlerini tırmanarak tankın namlusu altından Köşk’e girdim. Kapıdan 15–20 metre uzakta, 8–10 süvari eri arasında gözlüksüz sivil birinin, Tuğgeneral Burhanettin Uluç ile tartıştığını gördüm. Yanlarına gelince bunun Celal Bayar olduğunu anladım ve derhal müdahale ederek ‘Burası tartışma yeri değil. Generalim siz sağına geçin’ dedim. Ben de solunda, Celal Bayar’ın kollarından tutarak merdivenlere doğru yürümeye başladık.
Köşk harekatı bu şekilde, hiç kimsenin burnu kanamadan ve beklenenden çok daha kısa bir zaman süresi içinde son buldu.’’(1)
Böyle anlatıyor Köşk Harekâtını Kurmay Albay Sami Küçük. Sahiden 27 Mayıs İhtilali’ni kaç subay yapmıştı. 102 mi dediniz, hayır sadece 37 düşük rütbeli subay.
Ya 12 Mart ve 12 Eylül’ü! Yüksek komuta kademesi, onlarında sayısı bir elin parmakları. Gerçi koca bir ordu emirlerindeydi ama emir yukarılardan gelince demiri üç beş generalin emri de kesiyor. Yani karar yeter sayısı olan 102’yi bulmağa gerek yok, sayın savcılar.
Soruyorum, BALYOZ ‘iddianamesini’ hazırlayan savcılara ve bu iddianameyi kabul eden mahkeme heyetine;
102 subay ki aralarında kuvvet komutanları, zamanın MGK üyeleri, ordu komutanları, askeri istihbarat subayları vd. olacak bunlar bir örgüt kurup hükümete darbe yapmağa kalkacak ve sonuç, darbe yapacakları hükümet hala iktidarda olacak. Öncelikle siz buna inanıyor musunuz?
Geçmiş darbeleri, ihtilalleri, muhtıraları ele alıp şöyle bir gözden geçirdiğimizde hiç de öyle 102 karar yeter sayısına gerek duyulmadığı en çok 37 düşük rütbeli subayın birkaç ay içinde örgütlenerek hükümeti ve komuta kademesini devirebileceği 27 Mayıs İhtilali’yle kanıtlanmışken sizler şimdi 102 subay (aralarında bir genelkurmay başkanı eksik) darbe yapacaklardı yapamadılar diyerek Türk Subaylarına beceriksiz mi demek istiyorsunuz? Bence ‘iddianamede’ sanık sıfatıyla adı geçen subayların hepsi savcı ve hakimlere hakaret davası açmalıdırlar.
‘İddianamenin’ bir numaralı şüphelisi Çetin Paşa ‘ben darbelere karşıyım ben devrimden yanayım Atatürk devriminden yanayım’ demişti ya Çetin Paşa suçunu daha o zaman itiraf etmiş oldu. Zaten Türkiye’de artık en büyük suç Atatürk Devrimcisi olmaktır, Altı Ok’tan biri olan Ulusalcılığı savunmaktır.(2) Mustafa Kemal’de İstanbul Hükümeti’ni devirmedi mi? İşte size ‘darbe’!
Yazımı Yalçın Küçük Hocamızın bir sözüyle bitiriyorum;
‘iki tank yürütürsün darbe olur’
Mustafa Recep Erçin
28.07.2010
1-sayfa 97,98,99,100,101 Rumeli’den 27 Mayıs’a E.Kurmay Albay Sami Küçük
2- http://www.odatv.com/n.php?n=emniyete-gore-ulusalcilik-terorizme-es-2804091200

20 Temmuz 2010 Salı

öylece kal sessizce

öylece kal sessizce

öylece kal diyorum sessizce dinle rüzgârın şarkısını
bir uçurumun kenarındayım arkamda kocaman çınar ağaçları
ve ben gölgesinde rüyalardayım
aşağıda kayalarla sevişiyor dalgalar bekliyor beni deniz,
kendimi bırakmamı bekliyor
hiç düşünmeden bırakacaksın kendini boşluğa, boğulacaksın
terk edip de bedenini yükselirken göğe seyredeceksin yeryüzünü,
balıklara yem olacaksın gocunmayacaksın,
çünkü her öldüğünde yeniden dirileceğini bilerek öleceksin
bambaşka bir diyarda bambaşka bir biçimde yeniden filizlenip yeşereceksin,

birinin bakışları ki kalbine mızrak olup saplanacak
öylece kal diyeceksin kendine sessizce,
ama yapamayacaksın çünkü eylemliliğin bir akarsu misali çılgınlığı gerektiriyor,
seveceksin belki daha fazla sevileceksin
bozuk ve kirli bir düzene rağmen seveceksin

bütün hilekarlıklara, sevgisizliklere, savaşlara
ve kötülüklere inat yüreği sevgi dolu nesiller yetiştireceksin
sevmeyi öğreteceksin önce sevilmenin değerini bilmeleri için
ve ahlak sahibi olmalarını sağlayacaksın bütün ahlaksızlıklara rağmen
kafalarında kırk tilki dolanan insanlığını yitirmiş çakallara karşı
dürüstlükle mücadele etmeyi öğreteceksin,

her yenilişinde yeniden ayağa kalkıp onurunla mücadele etmeyi bileceksin
kazanamayacak olsan dahi değerlerin uğruna savaşmayı şiar edineceksin
ve bir gün yorulursan ve Azrail’in busesine susadıysan,
öylece kal sessizce dinle rüzgarın şarkısını…

mustafa recep

20.07.2010

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Bekaroğlu açılımcı mı oldu?

Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu’nun Yeni Harman Dergisi’ne yazdığı* ve Öcalan’ın muhatap alınabileceğini öne sürdüğü yazısında ilginç tespitler yer alıyor. Bekaroğlu diyor ki;‘Kaldı ki PKK yok edilse bile bu ülkede “Kürtler” diye bir “realite” vardır ve bu realite her an bir PKK doğurabilir. O halde “Kürt Realitesi”ni yeniden konuşalım.’
Bu cümleden şu anlam çıkıyor, Kürt = PKK. Bizde o zaman şöyle yapalım; bütün kuşlar uçabilir, devekuşu da bir kuştur, o zaman deve kuşu da uçabilir. Böyle düz mantıkla çıkarımlar yapanlar kaldı mı? PKK’nın etkin olduğu bölgelerdeki feodal yapıyı hiçe sayarak halkın PKK yapılanmasına ‘ulusal kurtuluş hareketi’ olarak baktığını nasıl söyleyebilirsiniz.
Ulus devletlerin çağı bitmiştir diyen emperyalizmin sözcülerine göz kırparcasına ‘“Kürt Realitesi” Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunda bir “ulus devlet” olarak kurgulanmasından kaynaklanmıştır.’ sözlerini nasıl söylersiniz. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ‘Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye Halkına Türk Milleti’ denir demişken ve asli kurucu unsur ayırmayıp tekmili birden bütün bir halkı Türk Milleti diye adlandırmışken ‘Elbette geriye dönmek, Osmanlı’yı yeniden kurmak, Osmanlı’nın millet sistemini aynen canlandırmak mümkün değil’ diyerek köhne ve çağ dışı bir sisteme özlem belirtmek yeni Osmanlı projelerinin uygulandığı şu günlerde nerelere ses duyurma çabasından kaynaklanmaktadır?
‘PKK dâhil birçok Kürt örgütü ve aydınının nihai amacı bağımsız bir Kürdistan’dır. Ancak Kürtlerin büyük bir kısmının Türkiye’den ayrılmak istemediği de bir gerçek. Hem bu hem de “bağımsız Kürdistan”ın gerçekçi bir proje olmaması “demokratik özgürlük”, “federasyon” gibi ara çözüm tekliflerini gündeme getirmektedir’ Batı’nın yeni Osmanlı projelerinin de hedefi bu değil mi zaten? (1)
Yine Bekaroğlu çözüm için ‘modern Türk ulusu yaratma projesi’ diye adlandırdığı projeden devletin vazgeçmesi gerektiğini söylüyor ve ekliyor ‘Eşit olmaktan kasıt, elbette herkesi modern Türk yaparak eşitlemek değil, eşit haklara sahip olmaktır, yani Türkler Türk olarak hangi hakka sahiplerse Kürtler de Kürt olarak o haklara sahip olmalı’. Sayın Bekaroğlu, bugüne kadar nüfus cüzdanlarında Kürt ve Türk diye ayrılan ve Türk yazanların asli unsur, Kürt yazanlarınsa azınlık kabul edildiği bir ülkeden bahsediyor. Oysa Türkiye’nin bugüne kadar hiçbir anayasasında Türk ve Kürt ayrımı yapılmamıştır.
Bundan sonra ise Bekaroğlu önerilerine geçmektedir, özgürlükçü bir anayasa yapılması elbette bu ülkede yaşayan herkesin beklentisidir. Ancak sayın Bekaroğlu dil konusunda şunları söylemektedir, ‘Kürtçe ve diğer dillerle eğitim yapılabilmelidir. Devlet bunun için gerekli olan imkânları hazırlamakla yükümlüdür’. Sayın Bekaroğlu, özlemini duyduğu ‘Osmanlı milletler sisteminin’ nasıl yıkıldığını unutmuş olmalı, büyük Osmanlı coğrafyasını paylaşmak için birbirleriyle yarışan emperyalist devletler Rum ve Ermeni unsurları bizden koparırken ‘dil’ öğesini çokça kullanmışlardır.
‘Adaletin olmadığı bir toplumsal işleyişte özgürlük ve eşitliğin çok fazla bir anlamı yoktur; böyle bir düzende güçlüler, güçsüz olanları özellikle ekonomik olarak ezerler. Bu nedenle devlet bu ülkenin eşit yurttaşlarının onurları kırılmadan kendileri ve bakmakla yükümlü olduğu aile bireylerini geçimini sağlayacak gelire sahip olmaları için koşulları hazırlamak zorundadır. Bunun için bu ülkede üretilen zenginliklerin adil bir şekilde paylaşımı esastır’. Bekaroğlu burada üretilen zenginliklerin eşit dağıtılmasından bahsetmiş ama somut bir örnek vermediği için bu söylemi havada kalmaktadır. Oysa bugün PKK’nın etkin olduğu bölgelerde geçen yüzyıldan kalma feodal sistem hüküm sürmekte ve Kürt köylüsünü ezmektedir. Bu realite bilerek mi atlanmaktadır?(2)
‘Elbette demokratik bir ülkede şiddet kullanmamak koşulu ile özerklik ve federasyon gibi çözümleri savunanlar olacaktır. Bırakın bunları, ülkeden ayrılmayı bile savunanlar olabilir, şiddete başvurmamak koşulu ile bölücü partiler bile serbest olmalıdır.’ Bir ülke düşününki çeşitli projelerle emperyalizmin çıkarları doğrultusunda parçalanmaya çalışılacak ve bu ülkede bölünmeyi savunan siyasi görüşlerin şiddete başvurmamaları şartıyla faaliyet yürütmelerine izin verilecek. Bunların ne derece gerçeğe uygun fikirler olduğunu benim yorum yapmama dahi gerek olmadan okuyanlar herhalde anlayacaklardır. Bu özgürlük kavramını genişletelim mesela cumhuriyet rejimini istemeyenler dahi şiddete başvurmamak kaydıyla parti kurabilsin serbestçe faaliyetlerde bulunabilsin. Bu düşünceye ise Gazi bakın nasıl yanıt vermiştir;
‘‘Atatürk, kendisiyle röportaj yapan Amerikalı bir gazetecinin ‘Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın neden kapatıldığını sorduğunda kendisine şu kısa yanıtı verir:‘Bu fırkayı kuran kişilerde Cumhuriyetçi bir kişilik yoktu ve Cumhuriyetin varlığını halk oylamasına götürebileceklerini zannettiler.’’
Eğer Bekaroğlu zaten sorunda bu ‘yasakçı zihniyet’tir diyorsa orası ayrı. Demokratik özerklik söylemi yeni değil saha önce Cemil Bayık’ta saldırıların arttırılmasındaki asıl nedenin bu olduğunu dile getirmişti.(3)
‘PKK terör örgütüne gelince; Bütün bunlar yapılmaya başladığı, hatta böyle bir irade deklare edildiği andan itibaren PKK geniş ölçüde anlamsızlaşacaktır. Ancak yukarıda ifade edildi, devasa bir yapıya dönüşmüş bir örgütten söz ediyoruz, ayrıca bunca yaşanmışlıklar, acılar var. Bu örgütün halen ceza evlerinde, Kuzey Irak’ta ve ülkenin dağlarında binlerce militanı var. İşte burada muhatap zorunludur. Bunun için başta Öcalan olmak üzere katkı yapacak herkes muhatap alınabilir. Burada Kürtlerin onurlarının kırılmayacağı Türklerin de razı olacağı çözümler bulunmalıdır. Bana göre bu tasfiye değildir, PKK’nin dönüştürülmesidir. PKK, o zaman ismi, ideolojisi ve amacı her ne olacaksa buna ulaşmak için şiddet dışı yöntemleri benimseyen ve kullanan bir örgüte dönüştürülmelidir’
Sayın Bekaroğlu’nun benim asıl ilginç bulduğum söylemi ise yukarıdaki paragraftaki ‘PKK’nın şiddet dışı bir örgüte’ evirilebileceği iddiasıdır. Şiddet üzerine kurulmuş ve çeşitli ülkelerin dış istihbarat servislerince eğitilen(4) bir örgütü Bekaroğlu Sayın Mehmet Ağar gibi ‘düz ovada siyaset’ yapmağa çağırmaktadır. Öcalan’ın muhatap alınması fikrine gelince, Öcalan zaten her fırsatta bunu dile getirmektedir kendi özgürlüğünün sağlanması koşuluyla bu sürece ön ayak olacağını belirtmektedir. Öcalan’ın bu konudaki en dikkat çekici mesajı ise şöyle;
‘‘Söylediğim gibi benim buradaki pozisyonum barış pozisyonudur. Ama daha önce de defalarca söylediğim gibi artık muhatap bulamıyorum. Eğer Hükümet bir temsilcisini gönderirse, bu konuda parlamentodan bir karar çıkartıp önümü açarlarsa ben iki günde tüm silahlı güçleri bir alanda toplayabilirim. Buna gücüm de var iddiam da var, kendime güveniyorum. Silahlı güçleri BM’nin ya da NATO’nun denetimi altında bir bölgeye de çekebiliriz. Hatta Türk ordusunun görebileceği bir alan da olabilir. Bunları Türkiye kamuoyu da bilmelidir’’.(5) Gerçektende Sayın Bekaroğlu’nun muhatap alınmasını istediği kişi sorunu, bu topraklarda yaşayan insanların çabalarıyla çözülebileceğini dile getirmiş! Öcalan’ın BM ve NATO çözümlü önerisini birileri daha benimsemişti. Ne diyordu Başbakan, ‘biz Kabil’e gittik sizde Kandil’e gelin’(6) Açılım bitmedi diyordular ya Beşir Atalay demek ki doğruymuş. Meğer Bekaroğlu’da açılımdan yanaymış.Demokratik özerkliği ileri sürenlere ise söylenecek tek söz ‘bekâra karı boşamak kolay’
Mustafa Recep Erçin
1-Mehmet Ali Güller, Superman K. Irak’ı Türkiye’ye mi bağlayacak,
2-Doğu Perinçek, Toprak Ağalığı ve Kürt Sorunu, Kaynak Yayınları
3-KCK Yürütme Konseyi Başkan Yardımcısı Cemil Bayık, Fırat Haber Ajansı’na 25 haziran 2010 tarihinde verdiği röportajda, yakında “demokratik özerklik” ilan edeceklerini açıklayarak şunları söylüyordu:
“Şimdi yapmak istediğimiz budur. Yakında bunun resmi ilanını da yapacağız. ‘Demokratik Özerklik’ Türkiye’nin Kürtlerle ilişkisini ifade etmektedir. (…) Yeni dönem mücadele eskinin devamı değildir. Gerillanın meşru savunması da serhildanın geliştirilmesi de tamamen ilan edeceğimiz özerkliği korumak, geliştirmek, yaşatmak ve onu yaşanılır kılmak içindir… (Merdan Yanardağ’ın Kürt hareketinin Yeni Dönemi Öcalan ve Ergenekon adlı makalesi)
4-CIA-MOSSAD’ın eğittiği 500 PKK’lı, Aydınlık Dergisi 4.07.2010. 1194 sayılı kapak haberi
5- Merdan Yanardağ’ın Kürt hareketinin Yeni Dönemi Öcalan ve Ergenekon – http://haber.sol.org.tr/yazarlar/merdan-yanardag/kurt-hareketinin-yeni-donemi-ocalan-ve-ergenekon-30397
6-Vatan Gazetesi’nin 29.06.2010 tarihli manşeti
*-Sayın Mehmet Bekaroğlu’nun alıntı yaptığımız ilgili yazısının tam metni için bakınız: http://www.odatv.com/n.php?n=ocalan-muhatap-alinabilir-1507101200

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Üçüncü Harbin Ayak Sesleri

Üçüncü Harbin Ayak Sesleri

İran’ın nükleer enerjiye sahip olma çabalarının ABD’nin tüm engellemelerine rağmen sürüyor olması ve bu süreçte Çin ve Rusya gibi Avrasya’da söz sahibi ülkelerin desteğini arkasına alması Batı ittifakını çileden çıkarıyor. En son Türkiye’nin de dâhil olduğu ‘takas’ projesinin fiyaskoyla sonuçlanması, ABD’yi daha radikal kararlar alma yoluna itmekte. Nitekim ABD’de, İran’a karşı diplomatik yollardan değil de askeri yollardan baskı yapılması gerektiğini söyleyenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor ve bu kesimler savaşı dahi söze almış görünüyor.(1)

Rusya ve Çin’in İran’a uluslar arası arenada verdikleri destek önemli olsa da bu desteğin ABD ve İsrail ittifakının İran’a yönelik bir saldırısını engelleyecek düzeyde sağlam olmadığı aşikâr. BM tarafından onaylanan son Güvenlik Konseyi kararları bunu gösteriyor. Chossudovsky alınan kararların İran’a yönelik bir askeri müdahaleye yeşil ışık yaktığı iddiasında ve bu konuda Çin ve Rusya’nın ABD’nin baskılarına boyun eğerek İran’a yönelik ağır yaptırımları kabul etmekle dış politikada ağır bir yenilgi aldıklarını söylüyor.(2) Oysa nükleer güce sahip ülkelerin diğer ülkelerin bu güce sahip olmalarına karşı olduklarını ve nükleer güce sahip olan ülkelerin kendilerinden başka bu güce sahip olmak isteyen ülkelere iyi gözle bakmadıklarını hesaba katmaması bir gerçeği görmesini engelliyor. Evet, Rusya ve Çin, uluslar arası arenada İran’ın yanında gözükmektedirler fakat bu iki nükleer güçte onların nüfus alanlarını etkileyecek imparatorluk geçmişi olan İran gibi bir ülkenin nükleer silaha sahip olmasını asla istemezler ve konuda şimdilik Batı ittifakıyla kısmen de olsa anlaştıkları görülüyor. Rusya ve Çin bu konuda taviz vermiş görünse de karar öncesinde ABD’den ne tür tavizler kopardıkları bilinmiyor.

Orta Asya’da kaybeden Obama yönetimi Irak’ın kuzeyine çekilmek istiyor (3), burası ABD açısından güvenli bir bölge olduğu için İran’a yönelik bir saldırıda üs olarak kullanılmaya müsait. İsrail ise İran’ın biran önce vurulmasını savunuyor. Bölgede tek nükleer güç olan İsrail, İran’ın kendisini tehdit eder konuma gelmesinden korkuyor ve bu konuda ABD’nin aksine daha aceleci davranıyor. İran ise olası bir saldırıya ağır karşılık vereceğini her fırsatta dile getiriyor.(4)

İran’ın karşılık veririz tehditlerinin İsrail ve ABD’nin gözünü korkutmadığı bilinmekte. Obama yönetimi Bush’tan devraldığı askeri projeleri hızla tamamlamakta. Yine İran’ın askeri harcamalarının ABD’nin %2 seviyesinde kalması stratejik açıdan ABD’nin ne derece üstün olduğu gösteriyor. İsrail’i de dâhil edince neden İran’ı küçük gördükleri anlaşılıyor. (5)

Irak Savaş’ında olduğu gibi arkalarına uluslar arası kamuoyunu aldıkları gün İran’ı vuracaklar, son Güvenlik Konseyi kararıyla bunu bir ölçüde sağlamış görünüyorlar. Dost ve müttefik Türkiye’yi ise komşusu İran’a yapılacak bir saldırıya nasıl ikna edecekleri ayrı bir merak konusu, bunun için ılımlı islamcı iktidardan koltuğu devralacak batıcı bir koalisyon bekleniyor olmasın.

Son olarak Fidel Castro, ABD’nin en büyük savaş gemilerinden birini İran Körfezi’ne gönderdiğini duyurdu ve elbette beraberinde denizaltılarla.(6) Yine de İran’a yapılacak olası bir saldırının İran ve Afganistan’da yapıldığı gibi işgal boyutuna var-a-mayacağını kestirmek hiç de zor değil. Ancak bir saldırı başladığında İran’ın karşılık olarak İsrail’i vurması ve etkisi altında bulunan Hizbullah’ı devreye sokması Ortadoğu’daki bombanın fitilini ateşler.

Üçüncü harbin ayak sesleri duyulmağa başladı, Wallerstein’ın dediği gibi ‘Kimi askerler, bir yerlerde elleri tetikte -kazara ya da gönüllü olarak- bir hata yapmak üzere olabilirler’(7)
Biz yazımızda değinmedik fakat yine nükleer güç olma konusunda ısrarla ilerleyen ve ABD’nin bütün baskılarına kafa tutan K.Kore Batı ittifakı açısından önemli bir tehdit, önceliğin İran’a verilmiş olması ise Çin’in komşusu K.Kore’ye bir müdahaleye müsaade etmemesi olsa gerek.

Chossudovsky ise uyarıyor, ‘Ortadoğu ile beraber Orta Asya, dünyayı Üçüncü Dünya savaşı senaryolarına doğru sürükleyecek potansiyele sahip, patlamaya hazır bomba gibi’(8)

Emperyalist sistemin sıkışması onu daha da saldırgan kılıyor. Pax-Amerikana dönemi sona eriyor, ekonomik sistemdeki gücünü kaybeden(9) ABD askeri alanda başarılar sağlayarak savaş ekonomisiyle yeniden toparlanmayı umuyor olmalı.(10) Bu süreçte ise İran sadece aşılması gereken bir engel.

Mustafa Recep Erçin
14.07.2010


1-http://haber.sol.org.tr/dunyadan/savas-cigirtkanlari-susmuyor-haberi-30859

2-http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=31287

3-http://maliguller.blogspot.com/2010/06/abd-afganistandan-kuzey-iraka-cekilecek.html

4-http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=3856275

5-İran’ın cüretkâr tehdidi Obama yönetiminin karşılaştığı en önemli dış politika krizi olarak nitelendirildi. Kongre İran’a yönelik yaptırımları daha da sıkılaştırdı ve yabancı şirketlere daha ciddi cezalar getirdi. Obama yönetimi Britanya’nın hak iddia ettiği ve ABD’nin Ortadoğu ve Orta Asya’ya saldırmak için muazzam bir üs kurmak üzere kullanabilmesi için nüfusunu tahliye ettiği Afrika’daki Diego Garcia adasında saldırı kabiliyetini hızla artırdı. Donanma, nükleer başlık taşıyabilen güdümlü Tomahawk füzeleri ile donanmış nükleer denizaltılarına hizmet vermek üzere bir denizaltı destek gemisini adaya gönderdiğini açıkladı. Her denizaltının uçak gemisi ve destek gemilerinden oluşan bir muharebe grubunun sahip olduğu vuruş gücüne sahip olduğu bildirildi. Galsgow’da yayınlanan Sunday Herald gazetesinin elde ettiği kargo listesine göre Obama’nın konuşlandırdığı önemli askeri donanım arasında güçlendirilmiş yeraltı yapılarını tahrip etmek üzere kullanılan 387 “sığınak delici” bomba da var. Cephane içinde nükleer silahlara çok yakın bir silah olan bu “muazzam cephanelik deliciler” için planlamalar Bush yönetimi tarafından başlatılmıştı, ancak bir kenara bırakıldı. Başkanlık koltuğuna oturduğunda Obama planları hızlandırdı ve bu silahlar özellikle de İran’ı hedef alarak planlanan tarihten birkaç yıl önce konuşlandırıldı. Londra Üniversitesi’nden Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi Merkezi müdürü Dan Plesch “İran’ı yok etmek için hazırlık yapılıyor” diyor ve ekliyor: “ABD bombardıman uçakları ve uzun menzilli füzeleri İran’da birkaç saat içinde 10,000 hedefi yok edecek şekilde hazır.” “ABD kuvvetlerinin ateş gücü 2003’den beri dört katına çıktı” ve Obama yönetiminde hız kazandı.
….

Stratejik Çalışmalar Uluslararası Enstitü’sünün Military Balance 2010 raporunda verilmiş. Zalim molla rejimi kuşkusuz kendi halkı için bir tehdit oluşturuyor; yine de bu açıdan ABD’nin bölgedeki diğer müttefikleri ile kıyaslandığında sıralamadaki yeri o kadar da yüksek değil. Ancak Enstitü’yü kaygılandıran şey bu değil. Enstitü daha ziyade İran’ın bölge ve dünya için oluşturduğu tehdit ile ilgileniyor. Adı geçen çalışma İran’ın oluşturduğu tehdidin askeri olmadığını açıkça ortaya koyuyor. İran’ın askeri harcamaları “bölgedeki diğer devletlerle kıyaslandığında düşük” ve ABD’nin %2’si seviyesindeymiş. İran’ın askeri doktrini “kesinlikle savunmaya yönelik… İşgali yavaşlatmak ve düşmanlıklara diplomatik bir çözümü zorlamak üzere tasarlanmış.” İran “sınırlarının dışına kuvvet gönderme konusunda kısıtlı bir kabiliyete sahip.” Nükleer seçeneğe gelince “İran’ın nükleer programı ve nükleer silahlar geliştirme olasılığını açık tutma isteği caydırıcı stratejisinin merkezi bir parçası.” ( İran tehdidi* -Noam Chomsky http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=31446)

6-http://haber.sol.org.tr/dunyadan/fidel-yanilmis-olmayi-o-kadar-isterdim-ki-haberi-30137

7-http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=31162

8- http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=31287

9http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=973838&Date=11.01.2010&Ca tegoryID=101

10-*Küresel kapitalist sistemin en güçlü devleti ve onun mantığını en iyi temsil iddiasında olan bir Amerika Birleşik Devletleri, açıkça ekonomik ve politik hegemonyasını askeri araçlarla elde etmeyi öngören bir stratejiyi kabul etti ve bunu 2002 yılında yayınlanan Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Stratejisi içinde tüm dünyaya ilan edecek kadar ileri gitti. Bu açıklamayla birlikte aynı anda Washington, Irak’ı –dünyanın sömürülmemiş rezervlerinin muhtemelen en büyük bölümüne sahip ve bu nedenle petrol üretiminde bir genişlemenin en büyük potansiyeli olarak görülen bir ülkeyi- varolmayan kitle imha silahlarına karşı savunma bahanesiyle işgal için davulları çalmaya başladı. İşgalin gerçekleştiği ayları, uzatılmış bir işgal ve sürmekte olan bir savaş izledi. Bu durumda güç uygulaması, kendi kendinin haklılaştırılması haline geldi. İmparatorluk şimdiye kadar zafer kazanamadı. 2001 yılındaki terörist saldırılar, dünyanın büyük bir bölümü için, Birleşik Devletler tarafından kendi çıkarlarına boyun eğmeye istekli daha az sayıdaki ülkelerle “koalisyon” içinde istediği zaman ve biçimde hakimiyet altına alınması gereken, barbarlık yuvaları haline geldi. (John Bellamy Foster, Rasyonel Kapitalizmin Sonu - http://www.cüre.com/index.php?option=com_content&view=article&id=73%3Arasyonel-kapitalizmin-sonu&catid=40%3Ailkyazilar&Itemid=1)

*Askeri harcamaların Birleşik Devletler ekonomisi açısından ne kadar önemli olduğu hakkında bir fikir edinmek için, bunların yatırım amaçlı harcamalar karşısında nasıl yığıldığına bakalım. Brüt özel yatırım kategorisi, ticari yapılar (fabrikalar, mağazalar, enerji istasyonları), ticari ekipman ve yazılım ve ev/konut inşası için yapılan tüm yatırımları kapsar. Bu yatırımlar, yapıların ve makinelerin birçok yıl boyunca kullanılabilir olması nedeniyle ekonomide hem cari bir büyüme hem de gelecekteki büyümeyi yaratır. Aynı zamanda ekonomiyi de uyarır: yeni konutlar satın alan ya da kiralayan insanlar sıklıkla yeni cihazlar ve eşyalar satın alırlar. Afganistan ve Irak savaşlarından hemen önceki beş yıl içinde, (2000’ler boyunca), askeri harcamaların yatırımlara oranı son yirmi beş yılın en düşük noktasındaydı, ama hâla yaklaşık olarak brüt özel yatırımların dörtte birine ve ticari yatırımların da üçte birine eşitti (Ulusal Gelir ve Ürün Hesaplarından hesaplanmıştır, tablo 1.1.5). Son beş yıl içindeyse, savaşın tam gaz sürmesiyle birlikte, askeri harcamalarda önemli bir artış meydana geldi. Aynı dönemde yaşanan konut patlaması 2001-05’te yapılan resmi askeri harcamaların brüt özel yatırımların ortalama yüzde 28’ine ulaşması anlamına geldi ki bu, önceki dönemdekinden o kadar da farklı bir oran değil. Ancak, konut yapımı dışarıda bırakıldığında, son beş yıl içindeki resmi askeri harcamalar, brüt konut dışı özel yatırımların yüzde 42’sine eşitti. 3 Tüketici harcamalarındaki yıllık artış oranı resesyonlarla birlikte biraz düşer ve ekonomi düzelince de artar; ama yine de yıldan yıla belirli bir artış gösterir. Ancak, ticari çevrimi; yani görece yüksek büyüme dönemlerinin yerini alan çok yavaş ya da negatif büyüme dönemlerini sürükleyen şey, özel yatırımlardaki sıçramalardır. Devasa askeri bütçenin yokluğunda, ekonomiyi derin bir resesyona düşmekten alıkoymak üzere özel yatırımlarda muazzam bir artış gerekecekti. Ticari yatırımların, askeri harcamalardaki en son keskin artışlarla ve özel konut inşaatının büyümesiyle birlikte bile, hızlı bir büyüme kaydedememiş olması, yavaşlayan bir ekonomiye yol açmıştır. (Borç ve Spekülasyon Patlaması- Fred Magdoff, http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=12729)

9 Temmuz 2010 Cuma

06.07.2010

hayattan tat almağa başladığınızda ve yaşamaya doyamadığınızda
çalar ansızın kapınızı ölüm,
benim gibi umutsuz vakalarsa
nedense hala yaşamakta sabırla ve inatla....

06.07.2010

seyyah


alıp başını gitmek ansızın, hissettirmeden
uyanmadan benliğin yolu yarılamak,
batı karadenizden kafkaslara uzanmak,
yemyeşil bir yol boyunca vahşi doğada yol almak,
sonra belki orta asya, hindistan ve çin
boylu boyunca yer küreyi dolaşmak,
hayatta kalabilmek için, bir parçası olmak bu eşsiz düzenin
bir dağdan başka bir dağa, ormanların göçmeni olmak yada
bir seyyah yürümekten yorulmayan

yüz seksen derece dönmek sonra yarım bir yay çizerek
belki balkanlarda bir dağ çiçeğine sevdalanmak
başı dumanlı dolaşmak avare,
bütün geride kalanları unutarak yedi kıtayı tekmili birden araklamak
sonra bulurlar bir dağ başında cansız bedenini
yaşamak böyle bir şey iplerini kopararak,
ölümü ararken azimle yol almak…

mustafa recep – 06.07.2010

5 Temmuz 2010 Pazartesi

kaçak

boğulsam enginlerde,
kaybolsam yeşilliklerde,
buz tutsam kutuplarda
yada kavrulsam çöllerde
kurtulur muyum sizlerden, kaçabilir miyim kendimden…

sıçrasam bir yakadan diğerine,
bir diyardan bir başkasına
yada bir yaşamdan bambaşka bir yaşama aksam,
hikayeden hikayeye koştursam,
taşlara vura vura kendimi parçalasam
sonra çözüp bağlarını ruhum kaybolsa maviliklerde,
aklımı yitirsem,
kaçabilir miyim sizlerden, kurtulur muyum kendimden…

mustafa recep – 02.07.2010

26 Haziran 2010 Cumartesi

geç olacak sabah

geç olacak sabah

hep dilimizde olan ama bir türlü söyleyemediğimiz
o hüzünlü şarkılardır içimizi bu denli karartan
ve bizi yalnız kaldığımızda içten içe ağlatan,
çiçekli elbiseler giymiş bir kız çocuğudur o anda ruhumuz,
mavi gözlerimiz elimizden tutacak birilerini arar sokak ortasında,
bir nihavent taksimi daha geç üstat,
kızın adı neveser olsa da,
sen yine felekten bir gece çal,
nasıl olsa gece ile sözleştik
kaçıracak treni
geç olacak sabah…

mustafa recep

13.06.2010

3 Haziran 2010 Perşembe

bir ateşböceğidir fikir,
tutmağa çalıştıkça hep bir adım ötede beliriverir
ve bilirsen kavramasını kılıç misali sana kudret verir
mustafa recep
03.06.2010

hikaye bu ya;

hikaye bu ya;
dört divan yolları köroğlu dağları
dağın eteklerinde uyuyan bir şehir
biraz hemşehri biraz yabancı bir sürgün bu şehirde
dört divan ovası köroğlu dağları
gölbaşında vurdular dağın kartalını
ey garip çam ormanları nerede saklarsınız nazlı maralımı
dört kumandan dört ordu kuruldular ovaya
bir yürek oldu dört sancak
gece aştılar dağları şafakta yürüdüler nice düşman üstüne
dört divan yollarını tenha komaz kervanlar
mayısta ak tepeleri selamlayıp da geçerek
bir şehirden bir başka şehre bağlar kurarlar
gece çöktü mü buralara buz kesilir her taraf
kuşluk vakti dumanlı vakur ve esir ülkem
hikaye buya, kızıl kurdu burada tutsak ettiler
sarp kayaların ardına çakalları gardiyan eylediler
kollasınlar diye bozuk düzeni
ve sürsün diye bu keşmekeş
tilkileri ovalara sürdüler
boğsun diye karanlıklar genç yıldızları
hasdal da bizleri günden güne çürüttüler
mustafa recep
01.06.2010

3 Mayıs 2010 Pazartesi

dün taksim'deydim,

dün taksim'deydim,

yurtsever cephe sakarya şubesiyle katıldım 1 mayıs bayramı'na komünist partideki değerli dostlarıma vesile oldukları içün teşekkürü bir boç bilirim ayrıca!

sabah vakti düştük yollara, katıldığım ilk 1 mayıs oldu zaten bu yılki kaçmazdı, dolmabahçe önlerinde demirledik otobüslerimizi, inönü stadıyla yaklaşık bir saat kucaklaştık doya doya!

bütün değerlerimizi değersizleştirmek üzere gelmiş akp, yine yaptı yüzsüzlüğünü ve dolmabahçe'de tkp kortejinin toplandığı yere bayramımızı kutlayan koca bir afiş astırmış.

tkp'lilerin coşkusu az olsa da başlarda yürüdükçe inönü caddesinden yukarıya arttan heyecanla birlikte arttı sloganlarımızda.

muzip kuzenin tkp bayrağıyla fotoğraflarımı çekip bunları internette dağıtacağım dese de ben yıldız, hilal ve kalpak'tan vazçegemeyen bir kemalist olduğumu hatırlatıp diğer bir partili dostuma ben seni öpünce tkp'li oluyorsam sende beni öpünce ulusalcı olursun deyince bayram günü öpüşme faslını es geçtik böylece!

girerken takimde yine ayırdılar bizi taksim taksim oysa meydanlarda hep tek yürektik!

taksim'i işgal edince daldım kalabalığın içine tgb'li yoldaşları arıyorum harıl harıl chp'yi buldum istiklal tarafında da tgb duruyordu 'tayyip tayyip baksana 4c 4c alsana' sloganları harikaydı, işgüzar dostum hüseyin bayrak taşımaktan yorulmuş olacak Türk Bayrağı yükledi omuzlarıma! yarım saatlik bir alemdarlıktan sonra ki bu sırada değerli mehmet ali güller, fevzi kurtuluş ve emin gürses hocayla merhabalaşma fırsatım da oldu!

bayrağı sakarya tgb'den bir arkadaşıma devredip buna el koyun dedikten sonra, düştüm tekrar gümüşsuyu yollarına çok değerli terzi yamağı'nın yanına!

tam ayrılırken alandan çarşı yine yaptı yapacağını ve inletti taksim'i beşiktaş sloganlarıyla eh bende beşiktaşlı olunca!

neyse, yamak'tan bir not (mealen) 'nano teknolojiyle askerlere elbise yapacaklarmış generalin ki 2gr askerinki 4 gram subayınki 3 gram neyim olacakmış bu nano şeysi uzaydan uydu ile görülebilen cinstenmiş eh elin gavuru baktı mı sana dürbünle görür nerde kumandan nerede er' anlık istihbarat ise pkk'ya cıa'dan hediye.

oradan tekrar dolmabahçe'ye değerli iki arkadaşla çay içip koyu bir sohbete koyulmuştuk ki gelen haber üzerine, çıktım saray önünden caddeye birde baktım tkp bitirmemiş daha eylemi, stadın yanında hesap soruluyor akpden demokratikçe!

eylem bitince bende yeşil yandı bende geçtim karşı tarafa birde baktım stadın gölgesinde edirneden küçükist bir yoldaş onunla da kısa bir sarmaş dolaş.

sonrası bindik otobüslerimize, tam yol ileri kaptan varış noktamız adapazarı!

işte kıssadan hisse 1 mayıs izlenimlerim...

mustafa recep

2 mayıs 2010

yasak ayetler/birinci kısım

yasak ayetler/ birinci kısım

düşerken gökyüzünden kanatlarım yandı uçuk maviliklerde
hayır, sanmayın ki kovuldum cennetten sizler için geldim
ibadet zırhına bürünmüş kalplerinizdeki asıl cevheri görmek için,
gözlerinizden akarak yalanlarla dolu dünyanızdaki gerçeklikleri ifşa etmek için geldim
hayır hayır mesih filan değilim
dedim ya düşerken gökyüzünden kanatlarım yandı uçuk maviliklerde,

bulanık nehrin üzerindeki uzunca bir köprüden geçtim
eğilmiş nehirden su içiyordu salkım söğüdün dalları
ateş gibi toprak ve işte başlar nisan yağmurları
ibadet zırhına bürünmüş kalplerinizdeki asıl cevheri görmeye geldim,
karanlıklarınızı göstermeye, boyalı maskelerinizin ardındaki pislikleri ifşa etmeğe geldim,
sizleri soymaya geldim kokmuş bedenlerinizdeki lanetli ruhlarınızı cehenneme tıkmaya geldim,

yeşil bir yoldan geçtim önce ormanların ardındaki gizli kentlerinize ulaşmak için,
bir yılan kesti yolumu uysaldı fikrimce, kıpkızıl gözleri vardı ve dilindeki zehir sizlerinkini aratmazdı,
en az sizler kadar medeni, sizler kadar masum ve sizler kadar uysaldı,
ikimizde korku içinde bir şeyler söyledik birbirimize
o yanlış yolda olduğumu söyledi, beni döndürmekte kararlıydı
bana göre küçük bir yılandı ezip geçerdim oysa aman dilemeye vakti bile olmadan ben onu dinlemekte beis görmedim,
ibadet zırhına bürünmüş kalplerinizdeki gerçek cevheri çıkarmağa geldim,

uçsuz bucaksız düzlüklerde güneşi imrendiriyordu buğday başaklarının parıltıları
işte birazdan başlar nisan yağmurları
ve ben o vakit düşerken göğün tepesinden kanatlarım yandı uçsuz maviliklerde
sanmayın ki kovuldum cennetten,
ibadet zırhına bürünmüş kalplerinizdeki kötülüğü çıkarmağa geldim,
sizleri soymaya geldim, kokmuş bedenlerinizdeki karanlık ruhlarınızı cehenneme tıkmaya geldim,

bir yıldırım olup düştüm toprağa
ceviz ağaçlarının gölgesinde uyudum bir vakit gezindim nice kıraç topraklarda,
her geçtiğim yere umut tohumları ektim sonbaharda,
yükselmek için benim geldiğim yere uçan halı yaptınız seccadelerinizi, tırmanmak için kullandınız tespihlerinizi ve ışınlanmak için haçlarınızı ve diğer uydurma kutsallarınızı,
pentagon gibi korunaklımıydı katedralleriniz yada tekkeleriniz, localarınız
yalanlarla ve haramlarla ördüğünüz, kanla boyadığınız o duvarları yıkmağa geldim,
kâbeyi değil putları dağıtmaya geldim, vatikan’daki saltanatı ve kudüs’teki zulmü yok etmeğe geldim,
saptırdığınız kullarımızı kurtarmağa geldim,
yalan dolu kitaplarınızı yakmağa geldim,
cüppelerinizi yırtmağa geldim,
cehalete mahkum ettiğiniz çocuklarımızı aydınlatmağa geldim,

zebanilerin deli çığlıkları cennet kuşlarının şarkılarını duyulmaz ettiği zaman,
kim kurtarabilir sizleri gazabımızdan,
yok ettiğiniz değerlerimizin, karattığınız düşüncelerimizin hesabını sormağa geldim,
umutsuz yakarışlarınızı duymak için değil unuttuklarınızı ve unutturduklarınızı hatırlatmağa geldim,

ermek için çabaladığınız o en üst mertebeden düşüp de geldim,
kanatlarım yandı uçuk maviliklerde yada ben yedim onları sizlere benzemek için düştüğümde,
mesih filan değilim cebrail’in fısıldadıklarını iletmeye değil,
sizleri çarmığa germeye, kazığa geçirmeye, ateşlerde yakmağa değil,
ışığımızda ve merhametimizde boğmaya geldim…

mustafa recep
03.05.2010