30 Ocak 2012 Pazartesi

Ocak 2012


''sen gene aç kollarını bana istanbul,
sımsıcak hasretimle kucaklayacağım seni
ucuz bir şemsiye elimde poyrazına yenik düşmüş
rengarenk açacak gözlerini martılar yeni bir sabaha
sen gene aç kollarını bana istanbul,
nasıl doğmuşsak beraber öyle öleceğiz akşam karanlığında
ve sabahın dumanları yükselmeden kaçacağız fütursuzca
başı boş yangınlar gibi kuzeyin dağlarından müstehzi süzülmedik mi
sen gene aç kollarını bana istanbul eski bir aşığını sarmalarcasına''
(mustafa recep 30.01.2012)

ben gidersem dağlar ardımdan gelir, dumanlı zirvelerinde saklı kartallar gelir...
(m.recep 25.01.12)


yani ben şu karda kışta bütün yazdıklarımı yaksam ısınabilir miyim?
ve beni yani şu bildiğini sandığın recep erçin'i milyon kere öldürsem sadece bir kere, dur diyebilir misin?
ya ne bileyim dilsizliği evlat edinse sesim o zaman mı söyle artık dersin?
keşke kabus yerine rüyalarında bir hiç olabilsem.
gel gör ki quasimodo'yum notre dame'ın çan seslerinde gizlenen!
(m.r. 17.01.2012)


bu ben seni ölende dek sevecek ve seni sevdiği sürece ölümsüzleşecek.
(m.r. 15.01.2012)


yeryüzü ütüsüz beyaz çarşafını serdi gene üzerimize
şu parça parça dökülen bulutların saçları olmalı
bir çığlığı boğarcasına savruluyorlar, öylece sessiz
ölüm sadeliğinde resm-i geçiti kar tanelerinin.
(m.r. 14.01.2012)


dağıtır karanlık düşüncelerimi ellerin,
pamuk şekeri yiyen çocuklar gibi mutlu olurum,
sonra yaralarımı sararken uzun uzun anlatırım neden nasırlı yüreğim,
geçmiş günahlarımı çıkarırcasına bir bir dökerim ayaklarına hazinemi,
beni bu şairler deli etti sevgilim ve onların kaçık şiirleri,
yani sen biraz da ben belki...
(m.r. 14.01.2012)


"‎sanat, bilmeden yaratılan mucizeler örgüsüdür.''
(m.r. 17.01.2012)


mavi yıldızların ülkesidir saklanır gençliğimiz
muhalif renklerle bezenmiş gizli bahçesi
bir yudum şampanya kalıcılığında aşka susamışlığın
herkes gitsin bir sen kal düşlerimde...
(m.r. 09.01.012)

"güne bakan çiçekleri gibi açtığında pamuk ellerini
avuç içlerinde parıldayan yıldız tozları adrenalin
heyheyli okyanus esintisi dalgalı saçların çigan masalları anlatır
derin maviliklere dalar gibi seyrederim dilindeki muhteriz sözcükleri
sevincimin orta yerinde kaybettiğim gözyaşlarım
söyleyin hangi şaşkın düşüm sizi bulut eyledi
ya nerelerdeydiniz gamlı aynalara hapsolup bir çapkına tutulana dek...
(m.r. 08.01.2012)


‎adım başı kâinat tütüyor gözlerimde
yalnızlığı aradığım kalabalıklar içinde
içli bir ezgi olur şiirlerin akar içime
senli benli ayrılık ikliminde

bilinmez kaç fani içmiş dudakların
yaralı ceylan ürkekliğinde
gözyaşlarını tutamayan ellerim mücrim
hesabı görülecek tutsaklar ülkesinde...

(05.01.2012)

sonu intihar yalnızlıkların
terk edilmiş rüyaların
yağmurlu günlerimde
gözlerimin rengi yakamoz.
(m.r. 02.01.2012)

28 Ocak 2012 Cumartesi

tanrı beni eksik yarattı



tanrı beni eksik yarattı
gölgelerim karanlığına aşık
yanlış kadınlar gibi sevdim
ellerim erkek elleriydi

bana masallar anlatma
çocukluğum onları inkarı seçti
her yanlışın bir sebebi olmalı
ve her şeyin bir açıklaması

biliyorum sus söyleme
sen beni benimle aldattın
eksik kalan öteki yanım
belki de seni ben zorladım

tanrı beni eksik yarattı
belki meleklerin hatasıydı
bir parçam bitmeden ötekine başladı
biliyorum beni seninle cezalandırdı

çığlık çığlığa ‘avangart’ örüntüler
beyoğlu’nun kaldırımlarına gömüldüler
renksiz sokakları temmuz güneşi aydınlatınca
bulut kelebeklerinin intihar demidir

azledilmeyi bekleyen köleler
onların da tahliyesi reddedildi
memleket gidişattan bihaber
boğaz’ın kelepçeleri çatırdıyordu

heyecanlarımı çöllere sakladım
hayatım ucuz roman tadında
yanlış erkekler gibi seviştim
dudaklarımı kırmızılar yaladı

tanrı beni eksik yarattı
yırtıklarımı seninle yamadım
yengecin kıskacında sevgilim
edith piaf’ın paldır küldür fransızcasından
‘non, je ne regrette rien’


mustafa recep
28.01.2012

benim sokağım



geçin durmayın! bu sokak benim 
adımlarınız ürkekçe olsun,
el ele tutuşmadan yürüyün
sen ve sen! hayır olmaz,
yan yana asla olmaz
sen sağdan sen ise soldan yürüyeceksin
geçin durmayın! bu sokak benim
kuralları ben koyarım,
omuz omuza vermek yok
el ele tutuşmayın,
tırnaklarınızı tek tek sökeceğim
ve dişlerinizi sonra gözlerinizi alacağım
hepsi benim ben tasarladım,geçin durmayın!
geri dönemezsiniz burası benim sokağım,
çıkmaz sokağım

mustafa recep
27.01.2012

17 Ocak 2012 Salı

dayan ‘toros’ dayan

dayan ‘toros’ dayan


sürgün mü yedin sende yurdundan
gel o halde bizdensin
birde öksüz düşmüşsün gurbette
gayri vatandır anan
gaflet uykusunda ağababalar
fakat uyumaz bilirsin düşman
bir selam et fazıl küçük
bu can ayrı düşmez yolundan
bizdensin dedik ya elbet komitacısın
kanında var sen Türk evladısın
vakit tamam ‘toros’, savulacak düşman

beşparmak dağlarına yıldız yağmış
temmuzun yirmisi bozkurt’u bir telaş sarmış
dayan babam, atam dayan
akdeniz köpürdü geliyor anavatan
dayan rauf bey, toros dayan
düşer mi hiç sancak şiarımız felah-ı vatan

boş bulunduk bir zaman
esir aldı bizi düşman
ipe de olsa giderdik
yeter ki sağ olsun vatan
kesmedi düşman kılıcı
onurlu eğilmez başını
korkmak sana yakışmaz
dayan Denktaş’ım dayan

gel zaman git zaman ne sehpalar kurulur
müzakere masası şeytanın oyunudur
yedi düvel yürür Türk’ün üstüne
gaflet uykusunda ağababalar
kaldırmaz yüreğin bilirim ihaneti
dayan Denktaş’ım bir yol daha dayan

yıllar geçer de bozkurt kocamaz mı?
çakallar bunu nimet bilmez mi?
kurulur gene yaldızlı masalar
ceplere dolar ve hileli masallar
dayan Denktaş’ım bir yol daha dayan

sendeler ama yıkılmaz koca kurt
atadır, babadır, candır ‘toros’
direnir kalsa da tek başına düşmana
sağ yanı barış sol yanı savaş
kahpelere bildiği dilden konuşur
dün Lefkoşa, Girne, Magosa…
bugün Lozan’da, sesi Türk’ün azimkar sesi olur

şimdi ağlar da beşparmak dağları
pınar olup akmaz mı?
al şeritli bayrağına yavru vatanın
arza sakladık seni bugün
sormadık acep ağır gelmez mi?

dayan babam, atam dayan
akdeniz köpürdü geliyor anavatan
dayan rauf bey, toros dayan
düşer mi hiç sancak şiarımız felah-ı vatan
son nefesinde bağımsız
bağımsız yavru vatan!

M.Recep ERÇİN
17.01.2012
* Kıbrıs milli davamızın yılmaz neferi büyük Türk sevgili Rauf Denktaş için yazılmıştır..

11 Ocak 2012 Çarşamba

milenyum karanlığı

milenyum karanlığı

… Bitişlerin efkârlı tebessümler halinde estiği zorlu mücadele günlerinde söze nereden başlamalıyız?

'eylül tezlerinin' bıraktığı yerden olabilir mi?

''eski düzen iyi kötü ona karşı ve ona rağmen kurulmuştu ve yıkıntılar içinde de olsa birkaç sağlam kalesiyle hala mücadele ediyordu, şimdi ise eski düzenin asli unsuru millet paramparça edilerek yeni düzenin taşeronları tarafından son kalan kaleler savaş sonucu yıkılamasa bile savunma res’en iflas etmiş olacak.''

Bir eski-yeni kavgasının sonucunu işaret ediyordu. Haklı çıktılar, militarist güçler teslim oldular, olmayanları da vardır, sağlam elmalardan söz etmiyoruz. İhaneti yaşamaktayız, halkın partisi hakkın bile varlığını unuttu. Kıblesi Pentagon olanlardan Anıtkabir'e secde etmelerini bekleyemeyiz.

Umberto Eco yazdı 'Il nome della rosa' adını verdi 'gülün adı' diye çeviriyoruz ve ekliyorum 12-13'ü iki ayrı yıl olarak değil tek bir yıl kabul ediyorum, bende 'gülün yılı' diyorum.  Erdoğan’ın Yolu’na Gül'ün Yılı’nı böylelikle eklemiş oluyoruz. Çokça cemaat/tarikat ve yer altı kokuları seziyorum. Komplolar zaten hep vardı ‘şairler gibi başlangıçta’ ve bitişte de olacaklar. Attilâ İlhan’ın imgeleri bizimledir.

 Dünya ölçeğinde süren her büyük hesaplaşma bizdeki iç hesaplaşma ile paralel yürümektedir. Sanki doğanın bir kanunu gibidir. Gül’ün Yılı’nda bu hesaplaşmaların bir üst aşamaya geçtiğini göreceğiz. Hem içte hem de dışta. 

Ezilenler ezilmeye mahkûmdurlar ta ki ezildiklerini anlayıncaya kadar. Böyle bakıyoruz ama göremiyoruz sanki kör olmuşuz ‘ağaçlara bakmaktan ormanı görememek’ gibi. İşimize öyle geliyor, mücadeleyi bıraktık, kısa vadede küçük çıkarlar peşindeyiz. Enerji yolları üzerinde hâkimiyet kurma mücadelesi hız kesmeden sürerken bu gidişatın sonunun frenleri boşanmış bir aracın akıbetiyle aynı olacağının farkındayız. Ama yediklerimizin günden güne bizi zehirlediğini ne zaman fark edeceğiz. Farkına varmak bilinç sahibi olma meselesidir toplumsal bir bilincimizin henüz gelişemediği gerçeğiyle yüzleşmekteyiz.

Yüksek Komuta Kademesi ‘islam maskeli haçlı irticaya’ selam durduğu vakit bu savaşı kaybetmiştir. Hep söylüyorum buraya da yazıyorum ‘go’ diyorlar ben oynamadım bilemiyorum, o kadar zeki değilim; ‘strateji’ imiş o halde kumsalları yalayan dalgalar gibi bir giriş yapma hakkına sahibiz. Stratejide ilk hamle ve son hamle birdir. Oyunu ya baştan kazanmışsınızdır ya da baştan kaybetmişsinizdir. Zor oyunu bozarmış bunu söylüyorlar, yaşayıp göreceğiz. Biz zor devrimcidir diyoruz. Şeytanı ayrıntılarda aramaktayız çünkü ayrıntılar devrimcidir. Yalçın Küçük Hocamıza sevgilerimi gönderiyorum.

Şeytan evet, o isyana oynamaktadır. Oysa hukuka saygılarımızı baştan sunmuş bulunmaktayız. ‘hukuk’, hak’tan geldiğini biliyoruz. ‘sureti haktan görünen’lere inanacak kadar saflar. Şu haliyle her türlü kanunsuzluğu meşru kabul eden bir düzenin kurulmuş olduğu ayan beyan ortadadır. Yapılacak olan ‘isyan’ bayrağı açmaktır bir zaman yazmıştım ‘ isyan değişimin anahtardır’…

Biz isyanın kalemiyiz ve gene bir romandan öğreniyoruz ''hükümet halkın hukukuna tecavüz ettiği zaman, isyan halk için vazifelerin en mukaddes ve en zarurisidir.'' Anatole France ışıklar içerisinde yatsın devrimin Fransa’sını yazdı. Mahkeme kuruldu mu elbet büyük başlar kesilir, geçmiş geleceğin aynasıdır; olmuştur ve olacaktır.

Büyük yangınlar gibi aşk ve ihtilal kokar taze dizelerimiz, söyleyin hangi terk edilmiş ormanda bıraktık yaldızlı geleceğimizi, dönüp aramayacak mıyız? Sahiplik duygusundan kırıntı bile kalmamış sanki bütün güzellikleri piramidin gözleri nazarlamış.

Dijital çöllerde kumdan evrenler yaratıyoruz, bir sonraki devrimci rüzgâr hepsini ters yüz edene dek tadını çıkarın. Sanal olanın tekâmülü bilginin bilgeliğe erişme mücadelesiyle paralel yürüyor.

Bu çağı yazmak istiyorum sürgündeyken elbet yazacağım ‘ileri demokrasi günlükleri’ diyorum siz ‘dinci faşizm’ anlayın. Sırıtmalarım pek meşhurdur, bu sıralar beni pek sever oldular. Nedenini yazıyorum dikkat buyurunuz; ‘milli iradeden’ söz edenler ve ‘demokrasi’yi dillerine sakız edenler ki halk egemenliği diyorlar geçiniz,  milenyum karanlığında sandık egemen güçlerin meşruiyet aracıdır. Erdoğan’s Way, ‘demokrasi amaç değil araçtır’ sözü bizi doğrulamaktadır.

Gül ve Gülen iç içedirler, biri modern ortaçağın engizisyonunu (gülen) diğeri ise alafranga Osmanlı monarşisini(gül) temsil etmektedir. Biri dini araç edinmiştir ve hukuk cinayetleri işlemektedir. Diğeri cumhuriyeti araç edinmiştir ve yakasında imparatorluğun büyük şövalyesi nişanını taşımaktadır. Şimdi ikisi birdirler, içimizdeki ABD ve UK!

Birde yaşarken kemale ermiş bir büyük romancımız var. Askeri vesayete karşı olanları ki anti-militarist asla değildirler çünkü samimiyetsizlikleri diz boyudur, bu yaşarken kemale eren romancımıza ‘‘Legion D'honneur’’ nişanını kimin takdim ettiğine iyi baksınlar. Askeri vesayet arıyorlarsa şak şak şak şak! alkış tuttukları yerdedir. Edebiyatımızın, şimdiler de biri mystique öteki Edirne’den öteye geçince Türk olduğunu unutan (belki de değildir) biri kadın diğeri erkek iki şaşkın ile anıldığı günlerde buna rağmen Yaşar’ken Kemal’e eren bir romancımızın da var olması sevindirici. Bilim ve Edebiyat iç içedir ikisinden de eser kalmamıştır, felsefe mi kimin umurunda. Uzun uzun yazmamıza gerek yok. Çünkü sanat bitmiştir. Faşizmde tek ses/renk vardır sanat ise çok sesli ve çok renkli olmak durumundadır. Perdeyi indiriyoruz, oyun bitmiştir alkışlarınızı siyasetçilere saklayın onların daha çok ihtiyacı olacaktır/olmuştur.

İsa’yı başlangıç kabul ettik, yani varsayıyoruz ve 'ceteris paribus' iktisat da öğretirler diğer bütün değişkenleri sabit alır, bilimsel diyorlar ama biz diyalektiği keşfetmemiş olsaydık öyle sayabilirdik. O halde diğer tüm değişkenler de değişirken diyoruz. İsa’yı çarmığa gererek iki binyılı böyle doyasıya yaşıyoruz.

Üçüncü binyıla girerken insanlık büyük umutlar taşıyordu bilmediğimiz ama hissettiğimiz bir şeyler böyle olmasını sağladı. Milenyum karanlığına mumlar yakıyoruz, eriyorlar. Küçük olan güzeldir, tez biter ama hep doyumsuzdur. Kapitalizmin oyuncağı petrol ülkelerindeki kalkışmaları ve akabinde merkez kapitalist devletlerde başlayan protestoları böyle görüyorum.

 12 ve 13 küresel çapta devam etmekte olan 'gölge savaşın' su yüzüne yansıyan yönlerinin görüldüğü bir zaman dilimi olacak. Mevcut ekonomik sistem insanlığın sorunlarını çözmekten çok uzak o sadece kendi varlığını sürdürmek peşinde. 

İyi niyetli bilim çevrelerinin ve bizlerin söylediği, yeni bir dünya kuracaksak ekolojizmin temel çıkış noktamız olması gerektiğidir. Marksistlere çok şey borçluyuz sosyalist ekonomi ekolojik temelli olacaktır. Aksini iddia edenlerin doğa katliamcısı kapitalistlerden farkını göremiyorum. Merkez kapitalist devletlerin izinden giden bir sosyalist cumhuriyeti, insanlığın geleceğini kurtarmak açısından umut vaat edici bulmuyorum. İnsanlığın vicdanı kendi ‘getto’larını oluşturmayı başarıp onu sömürenlerin karşısına çıkabilecek mi? Bu şimdilik bir güzel temenniden öte geçemiyor.

Akşam güneşinin uzak fakat sevecen sıcaklığının, mütevazı mabedinizin pencerelerini tuvale dönüştürdüğü ve mutfağınızdan lezzetli yemek kokuları sızarken, en sevdiğimiz çiçeklerden müteşekkil bahçenizde çocuklarınızın neşeli şarkılar söyleyeceği günleri hayal etmekten bir an bile vazgeçmeyin.

Mustafa Recep
11.01.2012’de tamamlandı…

8 Ocak 2012 Pazar

günce

günce

ve şimdi gecedir, uçuşur tozları uzak yıldızların ....
ve şimdi gecedir, karanlıkla sevişir düşlerdeki kandiller...
ve şimdi gecedir, söylenir eski zaman şarkıları umarsız sevgiliye...
ve yine gecedir, açılır kapıları düş bahçelerinin kokla yarın kokan çiçeklerini...

ve şimdi akşam olur, kaldırımlarda koşar adım insan gölgeleri...
ve şimdi akşam olur, baykuşlar tüner sahipsiz mezar başlarına...
ve şimdi akşam olur, dağıtır geçmişini siyah beyaz kareler...
ve yine akşam olur, masamda anason kokuları tüterken gün geceye gark olur... 

ve bu dem sabahtır, ayazdan kaskatı kesilmiş ihtiyar dağların ardından kıvılcımlar saçarak yükselir güneş...
ve bu dem sabahtır, cümle alem semah döner yankılanırken vakur minarelerden saba makamı ezan-ı muhammed...
ve bu dem sabahtır, güne selam eden kuşların cıvıltıları mahmur bakışlarımda mütebessim çağrışımlar yaratır...
ve yine sabahtır, sarhoş bir geceden güne kalan toz pembe aşk kokuları, biraz daha yaklaş dudaklarını tadacağım... 

(m.r. 05-08.01.2012)

7 Ocak 2012 Cumartesi

Hukukun Üstünlüğü


Hukukun Üstünlüğü

‘hainler galebe çaldıkları zaman kanun ölmüş demektir’* adalet ise hak getire!

Sonunda buda oldu Emekli bir Genelkurmay Başkanı (M.İlker Başbuğ) 'darbe yapacaktı' suçlamasıyla tutuklandı. Hukukun üstünlüğüne inananlar inandıkları hukukun geçerli olmadığını kavrayamadılar. F tipi hukuku adalet dağıtacak sandılar. Görevi başındayken, emri altındaki subayların, sonradan kendisine de atfedilecek suçtan, tutuklanmalarına 'hukukun üstünlüğüne' vurgu yaparak ses çıkarmayan General tutuklama kararından sonra, "Türkiye Cumhuriyeti'nin 26. Genel Kurmay Başkanı Terör Örgütü kurmak ve yönetmekle suçlandı. Takdir yüce Türk milletinindir" dedi.

Emekli olduktan sonra oturduğu ordu evinden çıkıp insan içine karışmayan ve ‘hukuka saygılı’ tavrını koruyan General’in nasıl olduysa aklına Türk Milleti’nin var olduğu gibi bir fikir gelmiş. Türklük kavramı tartışmaya açılırken, Atatürk Milliyetçiliği ‘faşistlikle’ suçlanırken neredeydiniz diye sorsam düşene vurulmaz sesleri gelecek biliyorum.

Malum davaların ‘aranan adamı’ Bedrettin Dalan ‘hukukun üstünlüğü’ vurgusu yapan kimselere ders niteliğindeki şu sözleri telefonla bağlandığı bir ‘spor yorum’ programında sarf etti. 'Eğer Türkiye evrensel hukuk değerlerinin yüzde 50'sine ulaşırsa hemen dönerim. Ben hiçbir örgüte üye olmadım. Türk adaletine güveniyorum, Ergenekon adaletine güvenmiyorum.’(1)

Herhalde bundan sonra, ‘sıra onda, sıra onda’ diye çığlıklar atarak yandaş/paydaş kalemlerce hedef gösterilen M.Yaşar Büyükanıt’ta ola ki aynı hukuksuzluğa maruz kalırsa takdiri Türk Milleti’ne bırakacaktır. Dolmabahçe Mutabakatı’yla günah çıkarmadıysa tabi!

Ben bu davalarda subaylarımıza atfedilen ‘darbe yapmaya teşebbüs’ suçlamasının ne derece havada kaldığını göstermek bakımından ‘iki tank yürütürsün’ adlı yazımda şu değerlendirmelerde bulunmuştum:

…‘‘27 Mayıs İhtilali’ni kaç subay yapmıştı. 102 mi dediniz, hayır sadece 37 düşük rütbeli subay.
Ya 12 Mart ve 12 Eylül’ü! Yüksek komuta kademesi, onlarında sayısı bir elin parmakları. Gerçi koca bir ordu emirlerindeydi ama emir yukarılardan gelince demiri üç beş generalin emri de kesiyor. Yani karar yeter sayısı olan 102’yi bulmağa gerek yok, sayın savcılar.
Soruyorum, BALYOZ ‘iddianamesini’ hazırlayan savcılara ve bu iddianameyi kabul eden mahkeme heyetine;
102 subay ki aralarında kuvvet komutanları, zamanın MGK üyeleri, ordu komutanları, askeri istihbarat subayları vd. olacak bunlar bir örgüt kurup hükümete darbe yapmağa kalkacak ve sonuç, darbe yapacakları hükümet hala iktidarda olacak. Öncelikle siz buna inanıyor musunuz?
Geçmiş darbeleri, ihtilalleri, muhtıraları ele alıp şöyle bir gözden geçirdiğimizde hiç de öyle 102 karar yeter sayısına gerek duyulmadığı en çok 37 düşük rütbeli subayın birkaç ay içinde örgütlenerek hükümeti ve komuta kademesini devirebileceği 27 Mayıs İhtilali’yle kanıtlanmışken sizler şimdi 102 subay (aralarında bir genelkurmay başkanı eksik) darbe yapacaklardı yapamadılar diyerek Türk Subaylarına beceriksiz mi demek istiyorsunuz? Bence ‘iddianamede’ sanık sıfatıyla adı geçen subayların hepsi savcı ve hâkimlere hakaret davası açmalıdırlar.’’ (2)

Bu yazımızda ‘bir genelkurmay başkanı eksik’ demişiz, hay senin şom ağzını!

Yüksek Komuta Kademesi’nin Işık Koşaner dönemine kadar bu operasyonlara karşı ‘hukukun üstünlüğü’ söylemini tekrarlayarak pasif tavır almasının neticesinde durum buralara kadar gelmiştir. Işık Paşa ise gelinen noktada artık yapabileceği bir şey olmadığını öne sürerek son görevini yapmış ve istifa mektubunda ‘hukukun üstünlüğünün’ değil hukuksuzluğun hüküm sürdüğünü vurgulamıştır.(3)

Yüksek Komuta Kademesi’nin, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı düzenlenen bu tertiplere uzunca bir süre sessiz kalmasını ‘bu ricat başka’ adlı yazımızda şöyle eleştirmiştik:

‘‘mecburiyet hâsıl oldu’’ adlı makalemizde TSK’nin yüksek komuta kademesinin silahlı kuvvetlere karşı yürütülen operasyona dair takındığı geri çekilme hareketini Sakarya Savaşı öncesi milli ordunun yaptığı gibi taktiksel bir geri çekilme olabileceğini dile getirmiştik. Doğu Perinçek Teori Dergisi’nin 2011 Mart sayısındaki makalesinde bu geri çekilişin taktiksel veya stratejik değil ‘savaşmadan yenilmenin’ bir göstergesi olduğunu savunmaktadır. Gerçektende gelişen sürece bakıldığında TSK komuta kademesinin bu geri çekilişi öncelerde Sakarya Savaşı öncesi Mustafa Kemal’in ordularının geri çekilişi gibi değerlendirilebilecek olsa da burada öyle bir nokta vardı ki ikisini çok net çizgilerle birbirinden ayırmamızı sağlamıştır. Nedir o nokta?
Gazi orduları bütün riskleri göze alarak Sakarya’nın doğusuna çekmiştir. Oysa iki binli yılların komuta kademesi bütün kuvvetlere hâkim bir konumda değildir. TSK’ye karşı savaş sürerken gaflet içerisinde bulunan bir takım komutanlar mevcuttur. Bunların ürkek ve bazılarının teslimiyetçi tavırları İngiliz mandacılarını anımsatmaktadır. (4)

Hiç de haksız olmadığımız görülüyor tarihe not düşüyoruz ve zaman bizi haklı çıkarıyor. Strateji bir hamleler silsilesidir tıpkı ‘go’ oyunu gibi ya en başta kazanırsın ya en başta kaybedersin.

Doğu Perinçek tutuklandıktan sonra Silivri’ye mektup yazmıştım. Mektubumda ‘haktan bahseden namuslu insanları yağmurlu bir mart sabahı topladılar’* demiştim. Ne hak kaldı, ne hukuk nede adalet! Milenyum karanlığı zifir gibi üzerimize çöktü. Çözüm yolu basit zor oyunu bozar. 

‘Muhtaç olduğun kudret, damalarındaki asil kanda mevcuttur.’
                                                            Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk


M.Recep Erçin
07.01.2012


*Anatole France’ın Tanrılar Susamıştı romanından alıntıdır. (sayfa 224)

* Aslı ‘haktan bahseden namuslu insanları/ yağmurlu bir mart akşamı topladılar’ bu şekildedir. Vedat Türkali’nin Bekle Bizi İstanbul şiirinden iki dize…







Bu Ric’at Başka




Bu Ric’at Başka

‘‘mecburiyet hâsıl oldu’’ adlı makalemizde (1) TSK’nin yüksek komuta kademesinin silahlı kuvvetlere karşı yürütülen operasyona dair takındığı geri çekilme hareketini Sakarya Savaşı öncesi milli ordunun yaptığı gibi taktiksel bir geri çekilme olabileceğini dile getirmiştik. Doğu Perinçek Teori Dergisi’nin 2011 Mart sayısındaki makalesinde (2) bu geri çekilişin taktiksel veya stratejik değil ‘savaşmadan yenilmenin’ bir göstergesi olduğunu savunmaktadır. Gerçektende gelişen sürece bakıldığında TSK komuta kademesinin bu geri çekilişi öncelerde Sakarya Savaşı öncesi Mustafa Kemal’in ordularının geri çekilişi gibi değerlendirilebilecek olsa da burada öyle bir nokta vardı ki ikisini çok net çizgilerle birbirinden ayırmamızı sağlamıştır. Nedir o nokta?
Gazi orduları bütün riskleri göze alarak Sakarya’nın doğusuna çekmiştir. Oysa iki binli yılların komuta kademesi bütün kuvvetlere hâkim bir konumda değildir. TSK’ye karşı savaş sürerken gaflet içerisinde bulunan bir takım komutanlar mevcuttur. Bunların ürkek ve bazılarının teslimiyetçi tavırları İngiliz mandacılarını anımsatmaktadır.
Gazi Paşa orduyu geri geçtiğinde içeride daha sıkı hatlar oluşturup yaralı ordunun yaralarını sarmayı ve düşmanı karargâhından uzaklaştırıp lojistik desteğini kesmeyi amaçlamıştır ve başarmıştır. Bunun için içerideki ya cephe gerisindeki kuvvetlere ve güç dengelerine güvenmiştir gerektiğinde mecliste yaptığı çıkışlarla bu güveni vermiştir. Buradan bir direnç noktası yaratmıştır ki o milletin seferber edilmesidir. Fakat bugün ki TSK milletini küstürmüştür, irtica ve bölücülüğün pençesine terk ettiği millet ne yazık ki Sakarya Savaşı öncesi ordusuna sağladığı maddi ve manevi desteği bugün sağlamamış veya sağlayamamıştır. Arkasında halkın gücünü hissetmeyen ordular yenilmeye mahkûmdurlar. Bir başka husus ise TSK içerisindeki hain unsurlardır. Silahlı Kuvvetler bu hücreleri hala tespit edip yok edebilmiş değildir, kanserli bir vücut dışarıdan gelen yoğun saldırıya ne kadar daha dayanabilir?
Türk Subayı halkına güvenmek durumundadır. Doğu Perinçek’in deyişiyle ‘lojmanlardan çıkıp halkın arasına karışmalıdır’ (3) Başka çare yoktur.
TSK bu süreci en az kayıpla atlatmak için çabalıyor fakat görünen o ki bir alıp bin vermektedir. En seçkin subaylar ya Hasdal Cezaevine tıkılmaktadır yâda hukuka saygı çerçevesinde emekli edilmiştir. Zaman kazanıp düşmana karşı taarruza geçmek için cephe gerisinde düşman kuvvetlerini yıpratacak artçı güçlere ihtiyaç vardır. Ne yazık ki TSK bu kuvvetleri ya yitirmiş yâda kendisine küstürmüştür. Unutulmamalı ki yine milli ordumuz Sakarya’nın gerisine çekildiğinde Anadolu’nun dağlarında akıncı birlikleri canları pahasına düşmana aman vermemek için çarpışmaktaydılar.* Akıncı Efeler yine vardır hem Silivri içinde hem Silivri dışında!
Diğer bir husus ise ekonomik nedenlerdir. Kendisini batı kapitalist sistemine 12 Eylül darbesiyle eklemlemiş bir devletin ordusu nasıl bağımsız kalabilir. Maliyesi bağımsız olmayan devletlerin ordularının komutası da kendisinde olamaz. Mustafa Kemal’in ordusunun tek mali gücü yoksul emekçi halkıydı. Oysa bugün milyarderler çıkartan bir ülkenin ordusuna gönülden verecek bir çift yün çorabı yoktur. Türk pamuğunun ekim alanları daraltılmış kutsal ay yıldızlı al bayrağımız batı endüstrisinin yalancı kumaşı polyestere emanet edilmiştir.
Haklı davamız Kıbrıs’ta ordumuzun adaya çıkarma yaparken ‘müttefiklerimiz’ bize ambargo uygulamış bugün ülkesini NATO şemsiyesi altında kuşattığımız Libya’nın lideri ordumuza ve devletimize destek vermiştir. Bu tıpkı milli mücadele sürecinde bize cephane yardımı yapan Sovyet Rusya’ya karşı İkinci Cihan Harbi sırasında takındığımız ikiyüzlü tavırla eş değerdir. (4)Türk Ordusu gerçek müttefiklerini tanımalıdır.
İlker Başbuğ’un deyişiyle ‘Allah Allah’ diyerek savaşa giden bir ordu ne yazık ki İslam ve Hz. Muhammed düşmanlığını açıkça dile getirmiş bir yaratığın yönetimindeki NATO’ya bağlı kalarak Müslüman bir halkın yaşadığı ülkeye karşı ortak hareket edebilmiştir.
Komuta kademesi ‘ordu siyasete karışmaz’ gibi saçma bir söylemle köşeye itilmektedir. Hâlbuki bu söylem barış dönemlerinde geçerlidir şimdilerde ise bir ‘iç savaş’ yaşanmaktadır. Nasıl ki Reis Paşa Başkomutanlık yetkisini alıp idareye (geçici süreliğine) hâkim olmuştur bugünkü durumda bundan farksız değildir. İç savaş çıkar peşindeki siyasetçilerin ellerine bırakılamayacak kadar vahim bir hadisedir. Burada sözünü ettiğimiz askeri konularda komuta kademesinin masaya yumruğu vurmasıdır. Başkaca anlamlar çıkarmak isteyecek art niyetlilere duyurulur. Kaldı ki; mecburiyet hâsıl olduğunda ‘Babıâli Baskını’ yapmak bizim geleneğimizde vardır.
Silahlı Kuvvetler uzaman erinden ordu komutanına kadar içerideki birliği ve güveni sağlayacaktır buna inancımız tamdır aksini düşünmek işbirlikçiliktir.
Işık Paşa komutasındaki heyetin bazı çatlaklara rağmen kaybedilen mevzileri yeniden kazanma yolunda ilerleme kaydettiği görülmektedir. Özellikle ‘Balyoz’ operasyonuna karşı yapılan açıklama TSK’nin sabrının tükenmekte olduğunun göstergesidir.
TSK’deki Amerikancı yapı temizlenmeden bu operasyonlara dur denemez!

M.R.ERÇİN
16.04.2011

Dipnotlar:

1- Bütün bu karanlık tabloya rağmen her zaman olduğu gibi bir ihtimal daha var, düşman toplarının sesi BMM’den duyulmağa başlamıştı… Batı Cephesindeki Türk Ordusu 25.07.1921’de tamamen Sakarya Nehri’nin doğusuna çekildi.
Bu geri çekilme o geri çekilme olmasın! (M.Recep Erçin, Mecburiyet Hasıl Oldu, Odatv.com 28.12.2009)

2- … ‘teslim olan hiçbir komutan, dünya tarihinde, teslimiyeti savunmamıştır; … Teslimiyetin askeri bir açıklaması da gerekir. Buna da, kuvvetleri koruyabilmek için stratejik geri çekilme adı verilmiştir. Oysa uygulanan stratejinin askerlikteki adı, stratejik geri çekilme değil, savaşmadan yenilmektir.’ … (Doğu Perinçek, Türk Ordusu Kuşatmayı Nasıl Yaracak, Teori Mart 2011)

3- Doğu Perinçek, Türk Ordusu Kuşatmayı Nasıl Yaracak, Teori Mart 2011)

4- Attilâ İlhan, Sosyalizm Asıl Şimdi

*Mustafa Yıldırım, Ulus Dağı’na Düşen Ateş
* *Atabeyler, Şemdinli, Heronlar vs. tertiplerle ordunun halk nazarındaki değeri tartışmaya açılmıştır.



3 Ocak 2012 Salı

neyledi

neyledi


aşkın beni del eyledi
yaktı yıktı kül eyledi
savurup da yel eyledi
çöz bağını gayri saçların salınsın

döndü dünya gün eyledi
eğildi mevsim eyledi
dolaşıp da yıl eyledi
savur perçemini gayri çehren açılsın

kaydı yıldız göç eyledi
tozları bir yol eyledi
ışıyıp da güneş eyledi
ver elini gayri hasret dağılsın

yandı ateş is eyledi
harlandı yangın eyledi
püskürüp de  volkan eyledi
aç gözlerini gayri baharlar kıskansın

indi rahmet yağmur eyledi
yükseldi bulut eyledi
gürleyip de şimşek eyledi
üfle nefesini gayri içim ısınsın

aktı su ırmak eyledi
çırpındı deniz eyledi
durulup da göl eyledi
bir kelam et gayri sükun dağılsın

vurdu aşık sazına türkü eyledi
sılayı vatan belledi
göçüp de gurbet eyledi
sil yaşımı gayri ağlamam dinsin

sevda recebi mecnun eyledi
yüceltti kemal eyledi
erdirip de nihayete alim eyledi
kır kalemimi gayri defter kapansın.

mustafa recep
03.01.2012

*ilk iki dize bir türküden alınmıştır.

2 Ocak 2012 Pazartesi

saklı

''sonu çıkmaz sokakta bitecek
saklı sevdam
o kadar müşfik ve kalıcı
bir ilkbahar şarkısı
niye gömer insan umutlarını
neden aşk şarabı acı
sonu intihar yalnızlıkların
terk edilmiş rüyaların
yağmurlu günlerimde
gözlerimin rengi yakamoz
bilebilsem hangi sebepten
kaçak oyunların
ve umursamaz tavırların
ah bilebilsem
denizleri yakardım
kan kırmızı bir hilal doğardı
ben batardım
ve kadife karanfiller yükselirdi
çıkmaz sokağımda
her sonbahar açan
sen kokuyorlar
var git başımdan deli sevdam
bende bırakayım beni
gayri toprak olayım''

(m.r. 02.01.2012)

1 Ocak 2012 Pazar

sahte sevişlerimin katili

sahte sevişlerimin katili
söyle seviyorsan başkasını
söz tek kelime etmem bir daha
yırtar atarım bütün yazılmışları
söndürürüm bütün kandilleri
ve karanlıkları yar bellerim kendime
izime dahi rastlamazsın, olmam bir daha
söyle sevmiyorsan terk-i diyar eyleyeyim
cehennemlere kaçayım belki yıldızlara
samanyolu’nu aşayım, düşeyim sonsuz boşluğa
sahte sevişlerimin katili
söyle seninle ne yapayım
kanıma sızmış bütün sıcaklığın
civa gibi ağır ve zehirli
tozlu yollarında uçuşan umut katarları
devrik cümlelerinde üzüm bağlarının kokusu
yarım kalmış dizelerin hep telaşlı
kahkahalarının yalazında bir çift turna semah döner
sarıl küreklere kaçalım bu acı denizden
kaçalım da bir girdabın kalbinde varalım
yalancı sevişlerimin katili
söyle seviyorsan başkasını
ben ölülerimi dirilteyim de
oyuncak ülkeme gömüleyim…

mustafa recep

01.01.2012