dün taksim'deydim,
yurtsever cephe sakarya şubesiyle katıldım 1 mayıs bayramı'na komünist partideki değerli dostlarıma vesile oldukları içün teşekkürü bir boç bilirim ayrıca!
sabah vakti düştük yollara, katıldığım ilk 1 mayıs oldu zaten bu yılki kaçmazdı, dolmabahçe önlerinde demirledik otobüslerimizi, inönü stadıyla yaklaşık bir saat kucaklaştık doya doya!
bütün değerlerimizi değersizleştirmek üzere gelmiş akp, yine yaptı yüzsüzlüğünü ve dolmabahçe'de tkp kortejinin toplandığı yere bayramımızı kutlayan koca bir afiş astırmış.
tkp'lilerin coşkusu az olsa da başlarda yürüdükçe inönü caddesinden yukarıya arttan heyecanla birlikte arttı sloganlarımızda.
muzip kuzenin tkp bayrağıyla fotoğraflarımı çekip bunları internette dağıtacağım dese de ben yıldız, hilal ve kalpak'tan vazçegemeyen bir kemalist olduğumu hatırlatıp diğer bir partili dostuma ben seni öpünce tkp'li oluyorsam sende beni öpünce ulusalcı olursun deyince bayram günü öpüşme faslını es geçtik böylece!
girerken takimde yine ayırdılar bizi taksim taksim oysa meydanlarda hep tek yürektik!
taksim'i işgal edince daldım kalabalığın içine tgb'li yoldaşları arıyorum harıl harıl chp'yi buldum istiklal tarafında da tgb duruyordu 'tayyip tayyip baksana 4c 4c alsana' sloganları harikaydı, işgüzar dostum hüseyin bayrak taşımaktan yorulmuş olacak Türk Bayrağı yükledi omuzlarıma! yarım saatlik bir alemdarlıktan sonra ki bu sırada değerli mehmet ali güller, fevzi kurtuluş ve emin gürses hocayla merhabalaşma fırsatım da oldu!
bayrağı sakarya tgb'den bir arkadaşıma devredip buna el koyun dedikten sonra, düştüm tekrar gümüşsuyu yollarına çok değerli terzi yamağı'nın yanına!
tam ayrılırken alandan çarşı yine yaptı yapacağını ve inletti taksim'i beşiktaş sloganlarıyla eh bende beşiktaşlı olunca!
neyse, yamak'tan bir not (mealen) 'nano teknolojiyle askerlere elbise yapacaklarmış generalin ki 2gr askerinki 4 gram subayınki 3 gram neyim olacakmış bu nano şeysi uzaydan uydu ile görülebilen cinstenmiş eh elin gavuru baktı mı sana dürbünle görür nerde kumandan nerede er' anlık istihbarat ise pkk'ya cıa'dan hediye.
oradan tekrar dolmabahçe'ye değerli iki arkadaşla çay içip koyu bir sohbete koyulmuştuk ki gelen haber üzerine, çıktım saray önünden caddeye birde baktım tkp bitirmemiş daha eylemi, stadın yanında hesap soruluyor akpden demokratikçe!
eylem bitince bende yeşil yandı bende geçtim karşı tarafa birde baktım stadın gölgesinde edirneden küçükist bir yoldaş onunla da kısa bir sarmaş dolaş.
sonrası bindik otobüslerimize, tam yol ileri kaptan varış noktamız adapazarı!
işte kıssadan hisse 1 mayıs izlenimlerim...
mustafa recep
2 mayıs 2010
3 Mayıs 2010 Pazartesi
yasak ayetler/birinci kısım
yasak ayetler/ birinci kısım
düşerken gökyüzünden kanatlarım yandı uçuk maviliklerde
hayır, sanmayın ki kovuldum cennetten sizler için geldim
ibadet zırhına bürünmüş kalplerinizdeki asıl cevheri görmek için,
gözlerinizden akarak yalanlarla dolu dünyanızdaki gerçeklikleri ifşa etmek için geldim
hayır hayır mesih filan değilim
dedim ya düşerken gökyüzünden kanatlarım yandı uçuk maviliklerde,
bulanık nehrin üzerindeki uzunca bir köprüden geçtim
eğilmiş nehirden su içiyordu salkım söğüdün dalları
ateş gibi toprak ve işte başlar nisan yağmurları
ibadet zırhına bürünmüş kalplerinizdeki asıl cevheri görmeye geldim,
karanlıklarınızı göstermeye, boyalı maskelerinizin ardındaki pislikleri ifşa etmeğe geldim,
sizleri soymaya geldim kokmuş bedenlerinizdeki lanetli ruhlarınızı cehenneme tıkmaya geldim,
yeşil bir yoldan geçtim önce ormanların ardındaki gizli kentlerinize ulaşmak için,
bir yılan kesti yolumu uysaldı fikrimce, kıpkızıl gözleri vardı ve dilindeki zehir sizlerinkini aratmazdı,
en az sizler kadar medeni, sizler kadar masum ve sizler kadar uysaldı,
ikimizde korku içinde bir şeyler söyledik birbirimize
o yanlış yolda olduğumu söyledi, beni döndürmekte kararlıydı
bana göre küçük bir yılandı ezip geçerdim oysa aman dilemeye vakti bile olmadan ben onu dinlemekte beis görmedim,
ibadet zırhına bürünmüş kalplerinizdeki gerçek cevheri çıkarmağa geldim,
uçsuz bucaksız düzlüklerde güneşi imrendiriyordu buğday başaklarının parıltıları
işte birazdan başlar nisan yağmurları
ve ben o vakit düşerken göğün tepesinden kanatlarım yandı uçsuz maviliklerde
sanmayın ki kovuldum cennetten,
ibadet zırhına bürünmüş kalplerinizdeki kötülüğü çıkarmağa geldim,
sizleri soymaya geldim, kokmuş bedenlerinizdeki karanlık ruhlarınızı cehenneme tıkmaya geldim,
bir yıldırım olup düştüm toprağa
ceviz ağaçlarının gölgesinde uyudum bir vakit gezindim nice kıraç topraklarda,
her geçtiğim yere umut tohumları ektim sonbaharda,
yükselmek için benim geldiğim yere uçan halı yaptınız seccadelerinizi, tırmanmak için kullandınız tespihlerinizi ve ışınlanmak için haçlarınızı ve diğer uydurma kutsallarınızı,
pentagon gibi korunaklımıydı katedralleriniz yada tekkeleriniz, localarınız
yalanlarla ve haramlarla ördüğünüz, kanla boyadığınız o duvarları yıkmağa geldim,
kâbeyi değil putları dağıtmaya geldim, vatikan’daki saltanatı ve kudüs’teki zulmü yok etmeğe geldim,
saptırdığınız kullarımızı kurtarmağa geldim,
yalan dolu kitaplarınızı yakmağa geldim,
cüppelerinizi yırtmağa geldim,
cehalete mahkum ettiğiniz çocuklarımızı aydınlatmağa geldim,
zebanilerin deli çığlıkları cennet kuşlarının şarkılarını duyulmaz ettiği zaman,
kim kurtarabilir sizleri gazabımızdan,
yok ettiğiniz değerlerimizin, karattığınız düşüncelerimizin hesabını sormağa geldim,
umutsuz yakarışlarınızı duymak için değil unuttuklarınızı ve unutturduklarınızı hatırlatmağa geldim,
ermek için çabaladığınız o en üst mertebeden düşüp de geldim,
kanatlarım yandı uçuk maviliklerde yada ben yedim onları sizlere benzemek için düştüğümde,
mesih filan değilim cebrail’in fısıldadıklarını iletmeye değil,
sizleri çarmığa germeye, kazığa geçirmeye, ateşlerde yakmağa değil,
ışığımızda ve merhametimizde boğmaya geldim…
mustafa recep
03.05.2010
düşerken gökyüzünden kanatlarım yandı uçuk maviliklerde
hayır, sanmayın ki kovuldum cennetten sizler için geldim
ibadet zırhına bürünmüş kalplerinizdeki asıl cevheri görmek için,
gözlerinizden akarak yalanlarla dolu dünyanızdaki gerçeklikleri ifşa etmek için geldim
hayır hayır mesih filan değilim
dedim ya düşerken gökyüzünden kanatlarım yandı uçuk maviliklerde,
bulanık nehrin üzerindeki uzunca bir köprüden geçtim
eğilmiş nehirden su içiyordu salkım söğüdün dalları
ateş gibi toprak ve işte başlar nisan yağmurları
ibadet zırhına bürünmüş kalplerinizdeki asıl cevheri görmeye geldim,
karanlıklarınızı göstermeye, boyalı maskelerinizin ardındaki pislikleri ifşa etmeğe geldim,
sizleri soymaya geldim kokmuş bedenlerinizdeki lanetli ruhlarınızı cehenneme tıkmaya geldim,
yeşil bir yoldan geçtim önce ormanların ardındaki gizli kentlerinize ulaşmak için,
bir yılan kesti yolumu uysaldı fikrimce, kıpkızıl gözleri vardı ve dilindeki zehir sizlerinkini aratmazdı,
en az sizler kadar medeni, sizler kadar masum ve sizler kadar uysaldı,
ikimizde korku içinde bir şeyler söyledik birbirimize
o yanlış yolda olduğumu söyledi, beni döndürmekte kararlıydı
bana göre küçük bir yılandı ezip geçerdim oysa aman dilemeye vakti bile olmadan ben onu dinlemekte beis görmedim,
ibadet zırhına bürünmüş kalplerinizdeki gerçek cevheri çıkarmağa geldim,
uçsuz bucaksız düzlüklerde güneşi imrendiriyordu buğday başaklarının parıltıları
işte birazdan başlar nisan yağmurları
ve ben o vakit düşerken göğün tepesinden kanatlarım yandı uçsuz maviliklerde
sanmayın ki kovuldum cennetten,
ibadet zırhına bürünmüş kalplerinizdeki kötülüğü çıkarmağa geldim,
sizleri soymaya geldim, kokmuş bedenlerinizdeki karanlık ruhlarınızı cehenneme tıkmaya geldim,
bir yıldırım olup düştüm toprağa
ceviz ağaçlarının gölgesinde uyudum bir vakit gezindim nice kıraç topraklarda,
her geçtiğim yere umut tohumları ektim sonbaharda,
yükselmek için benim geldiğim yere uçan halı yaptınız seccadelerinizi, tırmanmak için kullandınız tespihlerinizi ve ışınlanmak için haçlarınızı ve diğer uydurma kutsallarınızı,
pentagon gibi korunaklımıydı katedralleriniz yada tekkeleriniz, localarınız
yalanlarla ve haramlarla ördüğünüz, kanla boyadığınız o duvarları yıkmağa geldim,
kâbeyi değil putları dağıtmaya geldim, vatikan’daki saltanatı ve kudüs’teki zulmü yok etmeğe geldim,
saptırdığınız kullarımızı kurtarmağa geldim,
yalan dolu kitaplarınızı yakmağa geldim,
cüppelerinizi yırtmağa geldim,
cehalete mahkum ettiğiniz çocuklarımızı aydınlatmağa geldim,
zebanilerin deli çığlıkları cennet kuşlarının şarkılarını duyulmaz ettiği zaman,
kim kurtarabilir sizleri gazabımızdan,
yok ettiğiniz değerlerimizin, karattığınız düşüncelerimizin hesabını sormağa geldim,
umutsuz yakarışlarınızı duymak için değil unuttuklarınızı ve unutturduklarınızı hatırlatmağa geldim,
ermek için çabaladığınız o en üst mertebeden düşüp de geldim,
kanatlarım yandı uçuk maviliklerde yada ben yedim onları sizlere benzemek için düştüğümde,
mesih filan değilim cebrail’in fısıldadıklarını iletmeye değil,
sizleri çarmığa germeye, kazığa geçirmeye, ateşlerde yakmağa değil,
ışığımızda ve merhametimizde boğmaya geldim…
mustafa recep
03.05.2010
Kaydol:
Yorumlar (Atom)