16 Ekim 2009 Cuma

İsyan Değişimin Anahtarıdır

İsyan Değişimin Anahtarıdır

Bir şeyler değişiyor, dünya artık o bildiğimiz yer değil. Bu değişim normal bir sürecin getirdiği bir başkalaşım mı yoksa beşeriyetin neden olduğu çarpık düzenin sonucu mu? Evrimleşme sürecinin getirdiği doğal seçilim, bugün algıladığımız birçok varlığın yarın gözden kaybolmasına ve zamanın kumları altına gömülmesine neden olacak. Belki bu yok oluştan insanoğlu da nasibini alacak.
Bu durdurulamaz süreci kimin veya neyin başlattığı çok da önemli değil, çünkü tetiğe bir kere basıldı mı kimse namlunun önüne geçip kurşunun hedefi vurmasını engelleyemez. Düşünmemiz gereken ise sürecin sonunda ne olacağıdır. Başkalaşım geçiren evrene ayak uyduran beşeriyet nasıl bir hal alacak ya da ayak uydurabilecek mi? Çürüyen değerlerimizle beraber bedenlerimizde çürüyecek mi? Bu türden bir söylem belki çok fantastik gelmiş olabilir fakat hepinizin cevaplarını duyar gibiyim ve ne acı ki hemfikiriz.
Bu çürümenin nedeni ‘iyi ve kötü arasında kalmış insanın iyi olanı terk edip kötü olana yönelmesi sonucu oluştu’ gibi bir söylem işin kolayına kaçmak olur, zaten biz çürümeye neyin sebep olduğunu bulmağa çalışmıyoruz. Aradığımız cevap ne olacağımız. Yeryüzünde asırlardan beri hüküm süren uygarlığımız şimdi kendi kendini yiyip bitirmekte.
Değersizleşen değerlerimiz, ahlaksızlaşan ahlakımız ve dogmalarla dolu akıllarımız yani akıl tutulması. Yaşadığımız süreç sadece bunlardan ibaret değil elbette ama geldiğimiz yer burası, akıl tutulması yaşayan bir uygarlık. Öyle ki yüzyıllardır birbirimizi sömürmekten başka ne yaptık ya da daha iyi sömürebilmek için yaptıklarımızdan başka ne var. Hız kesmeden ilerleyen bilimsel araştırmalar ve teknolojik gelişmeler daha iyi bir dünya için miydi yoksa bir grup azınlığın saltanatının devamı için mi? Buradan bakınca hiç tereddütsüz ikincisi. Yeni Dünya Düzeni dedikleri ve altın tepsilerde bize sundukları sistem de işte bu ikincisinin ürünü. Karmaşa ve çok sesliğin olduğu bir yerde işleri rayına oturtmak elbette kolay değil. Bu nereden baktığınıza da bağlı, eğer dünyayı avucunun içine almak isteyen biriyseniz bu sizi hırçınlaştıracaktır ama değilseniz yani bu sonsuz sayıda şeridi ve rengi içinde barındıran gökkuşağının bir parçası iseniz o zaman bulutların üzerinden yeryüzüne bakabilme yetisine sahipsinizdir. Peki, bu sonsuz sayıda şeridi birbirine ekleyen değerleri kimler ve neden çürütmekteler. Hem de bu çürümenin bir çözülmeyi getireceği bu kadar açıkken. Kimler olacak gözü dönmüş kapitalistler, kana susamış bir vampir gibi mavi gezegenimizin kanını emiyorlar. Ele geçirdikleri beyinleri kullanarak insanlığa yapmacık bir kültür aşılıyorlar.
Şimdilerde ise her birimiz birer mahkumuz. Koskocaman bir hapishane adım adım gözlerimizin önünde inşa ediliyor. Ne oldu izlediğim bir bilim kurgu romanını mı anlatıyorum sandınız. Öyle ise evinizden dışarıya çıkın ve etrafınıza iyice bir bakın, her saniye nasıl izlendiğinizi göreceksiniz. Aslında evinizden dışarıya çıkmanıza dahi gerek yok cep telefonlarımızdan nerede olduğumuz kolaylıkla tespit edilebiliyor ama yetmez sırada çipli kimlikler var, sonrası mı doğar doğmaz ya bir tarafımıza çip takarlar yada barkot yapıştırırlar. Hoş geldin hür dünya!
Biz ne için mücadele ettik, sultanlara, despotlara, papazlara, şahlara, imparatorlara daha nicesine niçin baş kaldırdık. Sonunda yeniden köle olmak için mi?
Bir şeyler değişiyor dedik ama işin aslı hiçbir şey değişmiyor. Dünya, yine aynı tas aynı hamam. İçten içe kaynayan yanardağ bir gün patlar mı bilinmez ancak patladığında lavlar eskiye dair ne varsa yakacak. Yani, révolution.
Yüzyıllardan beri uygarlığımız çok yol kat etti. Ay’a çıkıp Dünya’ya baktığınızda bu mavi gezegenin evrendeki en mutlu yer olduğunu sanabilirsiniz. Peki, öyle mi? Bu soruyu kendinize bir kez olsun sorun ve iyice düşündükten sonra cevaplayın.
Ben kendi cevabımı vereyim; mutsuz ve umutsuz bir dünyada yaşıyoruz. Bu düşüncemde hiç de yalnız olmadığımı sizlerde soruya cevap verdiğinizde göreceksiniz.

‘düzen sallandıkça sevgisizlik üretir’1
Kıyamete ne kadar kaldı bilemiyorum ama yaklaştığını hissediyorum. Sevginin olmadığı bir dünyada mutluluktan da söz edemeyiz. Bilerek veya bilmeyerek kurduğumuz bu düzen sallanıyor. Ve her değişim sarsıntılar içerir. Değişen düzen yerini daha adil daha sevgi dolu daha mutlu bir düzene mi bırakacak yoksa tam tersi mi olacak. Kıyamet dediğimiz ikincisi mi? Belki de kıyamet kopmağa başlamıştır ve yaşadığımız süreç bir kıyamet kopmasıdır. Kıyametin sonunda ise tek bir yol değil de iki yol birden belirecek. Ve bu yolların her biri, birbirinin zıttı iki ayrı dünyaya varacak. İnsanlık hangi yoldan gideceğine kurmak istediği düzene göre karar verecek. Elbette buna sen, ben veya bizler değil başkaları karar verecek o başkalarının kim olduğunu yazımıza başlarken söylemiştik. Kendi istediğiniz bir düzende yaşamak niyetindeyseniz, seçme hakkınıza sahip çıkın ve sizin yerinize birilerinin karar vermesine izin vermeyin. Gerekirse bu yolda zor kullanın. Unutmayın her yol zorluklarla doludur. Bir şeyleri değiştirmek, zoru başarmaktır ve bunu ancak isyan etme yetisine sahip olanlar başarabilirler.

Mustafa Recep
16.10.2009

1.Yalçın Küçük

10 Ekim 2009 Cumartesi

sözler

İnsanlar doğuştan ahlaklıdırlar, yani ahlaklı olmak bir meziyet değildir asıl meziyet ahlaklı kalabilmektir.

24.02.2009

Devrimciler davalarında muvaffak olurlarsa kahraman başarısız olurlarsa hain ilan olunurlar.

Ölüm son derece teoriktir, intihar eylemsiz ölümüdür. Eylemsizliğiniz bir intihar halidir. O halde, susun ölüler gibi.

sonsuzluğun başlangıç noktası insanın kendisidir aynı şekilde sonsuzluğun odak noktası çünkü herkesin sonsuzluğu kendinde başlar

Islak adam

saat yirmi bir kırk beş
sokağın sonundaki parkın bahçesinde
bir salkım söğüdün dalına tünemiş baykuş
ve baykuş rüzgarın türküsüne eşlik ediyor

kaldırımlardan seller akıyor
yağmur ve soğuk içime kadar işlemiş
titremekteyim,
varış noktam on adım ötede
ben ise beş adım sonra düşeceğim

şemsiyemi sorma, rüzgar aldı götürdü
soğuk ve yağmur içime kadar işlemiş
hasta olmazsam eğer söz verdiğim gibi
yarın akşam çaya geleceğim.

Mustafa Recep

07.09.2009

Yaz biterken

yaprakların sararmış, gözlerin yaşlı
nedir bu halin,
hem hüzünlü hem de telaşlı
bir şeylerden kaçıyor gibisin
ağustos sonu eylül başı
daha yağmurlar bile başlamadı
nedir bu halin
hem hüzünlü hem de telaşlı

bir kırlangıç hızında,
bir güvercin ürkekliğinde
geçip gittin az önce semtimden
bir selam bile vermeden
nedir bu halin
hem hüzünlü hem de telaşlı

oysa haftalardır tebessüm ederdin
olanca sıcaklığınla sarıp sarmalardın
tabiatı, insanları ve bilcümle mahlûkatı
şimdi ise selamsız kaçıp gidiyorsun
ve arkanda poyrazın serinliği
anlaşılan bizi başka bir mevsime emanet ediyorsun.

Mustafa Recep
07.09.2009

yaşamak halidir

rüzgar ve deniz dans ederken
tepemizde mavi bir güneş bize gülümsüyor
işte bu,
insanların yüzlerinde bin umut
işte bu,
yaşamak halidir

sevmek korkusu

bakışların bir hançer gibi keskin
gözlerine bakamıyorum
saçların dalgalı ve karanlık bir deniz
boğulmaktan korkuyorum, dokunamıyorum
ellerin yaz güneşi kadar sıcak ve yakıcı, tutamıyorum
tutsam elerinden alev alıp kül olmaktan korkuyorum
korkuyorum seni sevdiğimi söylemekten
belki ilk kez söyleyecek olduğumdandır, bilemiyorum

duvarlar yıkıyorum, ihtilâller yapıyorum
insanları seviyorum ama seni sevmekten korkuyorum
bu korkuyu deviremiyorum
sevmek cesaret ister biliyorum
belki sevmekten değil bağlanmaktan korkuyorum
gözlerine bakıyorum hayır hayır bakamıyorum
gözlerine hapsolmaktan korkuyorum

korkunun ecele faydası yok biliyorum
ölmekten değil ölü kalmaktan korkuyorum
yaşamayı seviyorum ve sevmek için yaşıyorum
ama seni sevdiğimi haykıramıyorum
sustursam da muhaliflerimi kalbimi susturamıyorum


bir ses geliyor kulaklarıma bu senin sesin
buz kesiliyorum birden, dönüp bakamıyorum
yalnızca ince bir tebessüm yüzümde
dilim tutuldu yine konuşamıyorum
bu kadar eylemsizlik içinde nasıl seveceğim
ve sevginin hakkını vereceğim, bilemiyorum
belki bir şiir okusan bana bir aşk şiiri, çözülüvereceğim

m.recep

14.06.2009

Hürriyet mi?

umutlarıma akşam çökmüştü
ekmeğim yoktu
hürriyet mi?
hürriyet bir gastenin adıydı tekeliyette
oligarkların gazetesi

karın tokluğuna çalışırdım tekeliyette
ekmeğim yoktu, suyum kesikti, yoldaşım hastaydı
umutlarıma akşam çökmüştü
hürriyet mi?
hürriyet bir gastenin adıydı tekeliyette
oligarkların gazetesi

her gün biri kendini asardı
her köşe başında bir adam öldürülürdü
her gün vatan satarlardı altın varaklı masalarda vatansızlar
hürriyet mi?
hürriyet bir gastenin adıydı tekeliyette
oligarkların gazetesi

manşetlerinde onların yıldızlı yaşamları
ve arka sayfalarında anadan doğma güzelleri

umutlarıma akşam çökmüştü
ekmeğim yoktu
yapayalnızdım tekeliyette ve muhaliftim
yoldaşım ölmüştü
hürriyet mi?
hürriyet bir türküydü artık
kargaların camlardan söylediği
m. recep
28.05.2009

güneşe özlem

koyu, karanlık bir denizdeyim,
tepemizde güneş yerine kara bulutlar
ve yelkenlimizi savuran rüzgâr
belli ki yolculuk uzun olacak,
kaptanın zulası tas tamam

gündüzler geceleri, günler haftaları kovaladı
güneşten umudu kestik, karanlıksa büsbütün çöktü artık üzerimize

bir cayırtı koptu tepemizde sanki gök yarıldı
şimdi yağmur yağıyor, hançer ucu gibi tenimize batarak akıp gidiyor
daha ne kadar dayanırız bu yolculuğa söylesene kaptan
belli ki kafan dumanlı şarabımız biteli günler oldu
ekmeğimizse tadımlık

kara bulutlar karabasan olmuş üstümüze üstümüze geliyor
güneşi bir daha görebilecek miyiz kaptan?
söylesene, daha kaç zaman dayanırız bu yolculuğa
sabahları özledim kaptan, karayı özledim, aydınlığı

kendimizi bir fırtına ortasında bulduk gözlerimizi açınca
nereye savrulduk bilemiyoruz
ancak biliyorum ki gecedir, fakat bu sefer berrak deniz
yıldızlar selamlıyor bizi, güneşi müjdelercesine
ve şimdi şafak ağarıyor
ve kızıl bir güneş doğuyor doğudan
uyan kaptan uyan
ne duruyorsun, kır dümeni kır aydınlığa
m. recep
09.06.2009

eski zaman aşığı

eski zaman sevdalarındayım ellerim soğuk, gözlerim yaşlıyaşamak yalnızca yaşlanmak benim için artıkeski zaman sevdalarındayım yüreğim tutsak sevemem seni,dedim ya yaşamak yalnızca yaşlanmak benim için artıkbir rüzgar aldı sevincimi, ışığımı bulutlar hapsettisen çok istesende sevemem seni dedim ya eski zaman sevdalarındayımyaşamak yalnızca yaşlanmak benim için artıkşiirlerim hep eskiye yazılmış, aşklarım hep mazide kalmışsen var git yan kendi sevdalarında, benim sevdam safran sarı,benim sevdam eski zaman sevdası08,03,2009

düştü bağdat şehri

bir şafak vakti geldiler
kanatları demirdendi kargaların
ekinlerimizi talan ettiler
ve fillerin dişleri çeliktendi
şehirlerimizi yerle bir ettiler

güneyden geldi demokrasi orduları
arkalarında wall street’in kodamanları

kan kırmızı aktı o gece diclenin, fıratın suları
ve insanlar cesetleri yüzdü balıklarla beraber basra’ya kadar

tanrı cezalandırmıştı beklide bizi
toprağımıza ihanet ettik diye cezalandırmıştı
lakin ebabil kuşları değildi başımıza taş yağdıran
petrolle uçan amerikan uçaklarıydı

yıkıldı bağdat diyarı
şimdi biz hilalin tutulduğu bir gecede
babil kulesinin enkazına bakıp ağlarken
ya Allah dememeye bırakmadan vurdular muhammedi
ve musul’da ahmedi, kerbela’da hüseyin’i
ve daha nicelerini vurdular,
nicelerini ebu gureyb’de köpeklere boğdurdular

çöl kızıldı ve kan kokuyordu
düşmüştü bağdat şehri
kadınlarının ve çocuklarının kalpleri sökülmüştü amerikan süngüleriyle
petrol için gelmişlerdi atlantik ötesinden
yalnız petrolü değil insanlığımız da aldılar
ve bir çöl kaldı kocaman bir çöl
çöl kızıldı ve kan kokuyordu

dışarıdaki ses

kuş sesleri var dışarıda, duyuyorum
ekmek kavgası var dışarıda
yirmi beş kuruşa ekmek almak için insanlar birbirlerini eziyor

köpek sesleri var dışarıda
çeteler sokak aralarında vuruşuyor
ganimeti bölüşmek uğruna

araba sesleri var dışarıda
motorları petrol diye inliyor

ve insan sesleri var dışarıda
medeniyetin yaşaması için
insanlar gömülüyor gökdelenlerin altına
m. recep

ben bir afgan kızıyım kabil’de

babamı bir çatışmada kaybettim
bir tarafta sam amcanın müttefikleri
diğer tarafta yine onun eskinin evcil şimdinin kuduruk köpekleri

ben bir afgan kızıyım kabil’de
annemi bir intihar bombacısına kurban verdim
beni korumak için şarapnellerden
üstüme yattığında gözlerindeki acıyı hissettim

ben bir afgan kızıyım kabil’de
oyuncağım boş mermi kovanları
el sallıyorum geçen tanklara ve askerlere
barış gücü diyorlar kendilerine
barış ne demek diyorum, söylemiyorlar

ben bir afgan kızıyım kabil’de
şimdilerde aldılar beni götürdüler özgürlükler ülkesine
ve ben onların medeniyetinde bol yıldızlı ak şeritli bayraklarının altında
medeniyeti öğreniyorum

9 Ekim 2009 Cuma

sevgiliye mektuplar-1

sevgiliye mektuplar-1

karanlık bütün heybetiyle çöktü üzerime
yıldızlarım bir bir kayıyor sonsuzluğa
ve şimdi ben bu boşlukta yapayalnızım
saat yarımı çoktan geçti

umutsuzluk rüzgarı estikçe esiyor
ve sanki cam parçacıkları gizli içinde
tenime vurdukça derimi, içime doldukça ciğerlerimi parçalıyor
kanım çekiliyor, ellerim buz kesti

mezarlıkta bir baykuş ölülere şarkı söylüyor
belki bir hoş geldin şarkısıdır bu yeni gelenler için
ya da bir davet şarkısı gelmeye niyeti olanlara
sesler kesildi, kulaklarım çınlıyor

sensizlik sildi süpürdü bütün devrimci coşkularımı
ve dökülürken yıldızlarım gökyüzümden
bir tek sen kaldın onca sarsıntıya inat
oysa ilk sen çekip gitmiştin
anlıyorum ki dönmek niyetindesin
ışıklar söndü, gözlerim kararıyor

bana acıdığın için mi yapacaksın bunu
yoksa beni sevdiğin için mi
eğer gitmemek üzere geldiysen şimdi tut ellerimden
yoksa son bulutum çözülüverecek
ve ben maviliklerden düşeceğim

üzgünüm dönüşün çok gecikti.

Mustafa Recep

19.09.2009

Tertibin Son Dalgası Üzerine…

Tertibin Son Dalgası Üzerine…

Daha iki sene öncesine kadar Attilâ İlhan’ın sözünü ettiği Vural Savaş’ın da bir eserine adını verdiği Dip Dalgası’ndan söz ederdik. Şimdilerde ise bir ‘ergenekon’ dalgasıdır gidiyor. Dikkat ederseniz bu dalgalarda elmalarla armutların nasıl aynı sepete konduğunu görürsünüz. Bop projesi kapsamında yürütüldüğü, yurtsever aydınlarımızı ve askerlerimizi hedef aldığı artık herkesçe bilinen ( mütareke medyası ve satılmış maydınlar hariç) bu tertibin,
Anadolu’daki laik Türk Devletini ve Kemalizm’i hedef aldığı açıktır.

NATO’nun artık kendisine zarar verdiğini gören ve son on yıldır ağır ağır lakin ciddi biçimde kendini Atlantik sisteminden sıyırma sancıları çeken ordumuza yönelik haince saldırılar bu tertiple hat safhaya çıkmış ve artık pkk tehdidini bile ikinci sıraya atacak kadar ciddi boyutlara yükselmiştir. Bu durumda tertibe karşı açık tavır alması gereken Yüksek Komutanlık pasif tavır almış ‘‘Dolmabahçe Mutabakatı’’ adı verilen ve hala resmi olarak açıklanmayan bir uzlaşmanın varlığını teyit eder konuma gelmiştir. Silahlı Kuvvetlerimizin en önemli emekli personeli tutuklanmakta, gözaltına alınıp gözdağı gerilmekte, muvazzaf subaylarımız tutuklanmaktadır. Son dalgayla ele geçirilen krokilerden ( korsan haritası) yola çıkılarak bulunan silahlar adeta ‘‘örgüt var diyorsunuz, darbe yapacak diyorsunuz, bunların silahı yok nasıl darbe yapacaklar’’ diyenlere cevap niteliğinde!

Tutuklanan paşalar, görevdeki subaylar, aydınlar, suçludur, suçsuzdur onu şu aşamada bilemeyiz ancak hukukun temel ilkesi gereği, bir kişi aksi mahkemelerce ispat edilene dek suçsuzdur. Sizce bu ilkeye uyuluyor mu, her gün kendini mahkeme sıfatına koyan yandaş medya elinden gelse kendine muhalefet eden bütün herkesi suçlu ilan edecek, öyle de yapıyor zaten.

Gelinen noktada Yüksek Komutanlığın tavrı belirleyicidir, öteden beri olanlara sessiz kalan Genelkurmay son rezaletler karşısında suskuluğunu bozmak durumunda kalmıştır. Yine tertibin açıkça hedef aldığı iki eski genelkurmay başkanı Kıvrıkoğlu ve Karadayı Paşalar, TRT 2 ‘deki rezalet durum karşısında kendilerini savunmak durumunda kalmışlardır. Adeta kurulmuş bir saat gibi çalışan T.G. adlı şahıs CIA’in kendisine verdiği emirler doğrultusunda belirlenen hedeflere açıkça iftira atmaktadır. İ.P. ve C.H.P. açıkça hedef alınmakta, deli saçması söylemlerle Deniz Baykal’ın M.İ. T. ajanı olduğu iddia edilmektedir. Yine İ.P. Genel Başkanı Doğu Perinçek hakkında akla hayale sığmayan iftiralar söz konudur, ayrıca bu sanık mı yoksa tanık mı olduğu belli olmayan T.G.’in neden hala Türkiye’ye getirilip mahkeme önüne çıkarılmadığı da merak konusudur. Silivri’deki mahkemeye düşen görev derhal bu şahsın Türkiye’ye getirilip mahkeme huzuruna çıkarılmasını istemektir.

T.G. adlı şahsın ‘örgütün dış bağlantılarını da araştırın’ gibisinden söylemleri dikkat çekicidir, acaba bu dış bağlantılarla K.K.T.C.’yi mi kastetmektedir. Teslimiyetçi politikalar izleyen Talat hükümetinin artık koltuğu sallanmaktadır. Acaba Kıbrıs’ta iplerin ellerinden kopacağını gören emperyalistler ve içimizdeki işbirlikçiler tertibi Yavru Vatan’a sıçratarak bir taşla iki kuş mu vurmak niyetindedirler. Yine haklı Kıbrıs davamızın yılmaz savunucusu ve aynı zamanda emperyalistlerin yalanlarla dolu Ermeni iddialarını bertaraf eden Talat Paşa Komitesi Başkanı Sayın Rauf Denktaş mı hedef alınmak istenmektedir?

Dikkat çekici bir başka nokta ise son dalgada tutuklanan Yalçın Küçük Hocamıza mütemadiyen ‘T.C. vatandaşı mısınız’ sorusunun yöneltilmesi ve sözüm ona ‘e.t.ö.’ den çok Abdullah Öcalan ile neden görüştüğünün, Abdullah Öcalan ile ne ilişkisinin olduğunun sorulmasıdır. Acaba bu bahaneyle, A.B.’nin ‘apo yeniden yargılansın’ kriteri! mi yerine getirilmek istenmektedir?

Daha evvelde belirttiğim üzere Yüksek Komutanlığın tavrı belirleyici ve hayati önemdedir. Ancak, ‘‘ABD ile ilişkiler tarihi ve köklüdür’’ diyen generaller, yine tarihi ve köklü ilişkilerimiz doğrultusunda komşumuz Irak’a girerek Müslüman halkı katleden, Afganistan’da palazladığı Taliban’ı devirme bahanesiyle Orta Asya’ya el atan ve şimdi Siyonist İsrail’in Gazze’de yaptığı soykırıma destek olan bu sözüm ona dost ve müttefik ülkenin bizi açıkça bölen haritalarına ve projelerine nasıl tavır alacakları ayrı bir merak konusudur.

İçimize yerleştirdiği süper NATO örgütüyle darbelere ortam hazırlayan, yurtsever aydınlarımızı özellikle sosyalistlerimizi katleden ABD, şimdi de ölümü gösterip bizleri sıtmaya razı etmek mi istemektedir? Eğer öyleyse bu tertibi yapanlar bilmelidirler ki Kumandan’ın da dediği gibi ‘‘böyle bir Millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir’’.

Türk Milleti yine ateşle imtihan edilmektedir, garbın afakını saran çelik zırhlı duvarlar üstümüze gele dursun parolası; vatan, işareti; namus olan yurtseverler büyük milletimizi esir etmek ve vatanımızı parçalamak isteyen emperyalistlere karşı boşalan siperleri doldurarak savaşa durmadan devam edeceklerdir ve nihayet güneşle birlikte zafer bize ışıldayacaktır.

Aydınlık yarınlara…

M. Recep (Mustafa Recep Kahraman)

17.01.2009

‘Kemalizm, büyük devletlerden, büyük sermayeden, dinden uzak durmaktır’

Kemalizm, büyük devletlerden, büyük sermayeden, dinden uzak durmaktır’
Prof. Dr. Yalçın KÜÇÜK

Büyük devletlerden uzak durmak, büyük devletlerle (ABD, İngiltere, Rusya vd.) ilişki kurmamak mıdır? Elbette hayır, nedir o zaman? Buna bir sözle açılık getirelim, değerli CHP milletvekilimiz Onur Başaran Öymen’in sıkça kullandığı bir sözdür der ki ‘büyük devletlerle el sıkıştığınız zaman parmaklarınızı sayın’ sanırım bu söz yeteri kadar açıklayıcı. Çünkü büyük devletlerin eğer sizden sağlayacağı bir çıkar yoksa sizinle neden müttefik, dost vs. olsunlar. Bu açıdan Mustafa Kemal’de ‘kesinlikle büyük devletlerle bağlayıcı anlaşmalar yapmayacaksınız’ demiştir ve bu Türk dış politikasının olmazsa olmazıdır. Peki, öyle mi yapıldı yani Gazi’nin bu vasiyetine uyuldu mu? Açıklayalım, Attilâ İlhan’ın sık sık sözünü ettiği ve Gazi’nin ölümünden yalnızca 144 gün sonra İngilizlerle yapılan bir anlaşma vardır. Anlaşmayı merak edenlerin bir küçük bir araştırma yapmaları yeterli olacaktır. Ekliyoruz bu anlaşma milli şef döneminde yapılmıştır, bu yalnızca küçük bir örnek. Daha sonra, AB yolunda milli egemenliğimizin Brüksel’in egemenliğe devredilmesi. Demek ki Yalçın Küçük Hocamızın ‘büyük devletlerden uzak durmak’ sözünün ne anlama geldiği buradan anlaşılıyor.
Büyük sermayeden uzak durmak, nedir büyük sermaye? Sermaye büyüdü mü daha da büyümek ister, büyümek içinse sömürülmesi gerekir. Çünkü bu sermayenin doğasında vardır. Büyümek için sömürür, sömürdükçe büyür. Bugün Türkiye’nin büyük sermayesi emperyalistlerle işbirliği halindedir. (Zenginler kulübü olan ve CFR’nin Avrupa ayağını oluşturan Bilderberg’e üye olan işadamı vatandaşlarımızın listesi için Erol Bilbilik’in ‘‘dünyayı yöneten gizli örgütler’’ adlı eserine bakılabilir.) Bilindiği üzere CFR’nin kurucuları
Rothschildler, Rokefeller gibi dünya zenginleridir ve bunlar bugün her alanda dünyayı sömürmektedirler. İsterseniz sözü David Rokefeller’e bırakalım ‘Dünyada bin devlet oluşturduğumuzda dünya daha mükemmel daha istikrarlı olacaktır. Halkların kendilerini yönetme hakları, artık dünya bankerleri ve entelektüelleri olan elitin otoritesi altına girecektir. Yüzyılımızda izleyeceğimiz strateji budur’. Yani kapitalizmin emperyalist aşaması.
Ne yazık ki bizdeki ahmak liberaller emperyalizmi enternasyonallikle karıştırıyorlar.
Bugün ülkeler bu büyük ulus ötesi sermayedarların oyun sahası haline gelmiş bulunmaktadır. Irak’ın petrolü, Orta Asya’nın doğal gazı ve sömürüle sömürüle iliği kurutulmuş kara kıta Afrika!
Büyük sermaye vampir gibidir bir kere yapıştı mı kanınızın son damlasına kadar sizi emer. Ve bugün Türkiye’de uygulanan ‘bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler’ ekonomik modelleri yani serbest piyasacılık, halkımızın kanını emmektedir. Oligarşi bugün Türkiye’yi yönetmektedir ve ekliyoruz ‘’Tekeliyet'te yaşamak, en aşağılık hal’dir. Tekeliyet’te yaşamak, oligarklar için, geviş getirmekten ibarettir’’.
Peki, Gazi Paşa Hazretleri ne buyurmuşlar ‘‘En büyük düşman, düşmanların düşmanı ne falan ne de filan milletler; bilakis bu, adeta her tarafı kaplamış bir saltanat halinde bütün dünyaya hâkim olan "kapitalizm" afeti ve onun çocuğu olan "emperyalizm"dir.’’
Vasiyete uyuldu mu? Hayır, 24 Ocak kararlarıyla başlayan serbest piyasacılık AKP ve üçlü koalisyon hükümetleri döneminde yapılan yeni düzenlemelerle de bizi iyice küresel sermayenin oyun alanı haline getirdi. Böyle bir ekonomide bakarsınız borsa, döviz kuru bir dip yapar bir tavan. ‘Borsa’da hisse senedimiz ya da yastık altında dövizlerimiz yok ki’ diyeceksiniz. İşte bir hatırlatma TMSF tarafından el konulan bankalar ve adım adım yabancıların eline geçen ulusal sermayemiz.( ayrıntı için Bağımsız Dergi 2009 Nisan sayısı)
Siz bankadan kredi alacaksınız haliyle ödeyemediğinizde evinize yada tarlanıza el konulacak peki, kim el koyacak D…. Bank kimin o banka adı Türkçe yani sözde Türk özde Belçika – Fransa.
İçerdeki sermaye ne yapıyor, Hulki Cevizoğlu’nun Yeniçağ Gazetesi’ndeki 05.05.2009 tarihli yazısına bakılabilir. (http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=8311)
Kemalizm’e ihanet bu ülkenin gördüğü en büyük ihanetlerdendir. Atatürkçüyüz diyenlerin AB Gümrük Birliği anlaşmalarında imzaları vardır.(bu anlaşmanın hükümlerini ‘google’dan taratıp bulabilirisiniz)

Şimdi bizim tartıştığımız nokta dinen uzak durmaktır sözü ne ifade ediyor. Görüldüğü üzere diğer iki söz Mustafa Kemal’in görüşleri doğrultusunda söylenmiş ve ne yazık ki Milli Şef de dâhil bu kurallara uyulmamış. Milli Şef’le başlayan bağlayıcı anlaşmalar bizi Menderesli ‘’küçük amerika’’ sürecine kadar getirdi. Sonra mı BM ikiz anlaşmaları yani ikiz ihanet yasaları, AB yolunda milli egemenliğimizden verilen tavizler, ‘küçük amerika’ sürecinde NATO ordusu haline gelen Türk Ordusu, gerisini Demirtaş Ceyhun getirsin ‘ben bir NATO subayıydım’.
Yine ABD’nin Truman Doktrini’yle başlayan batı sermayesine inceden açılan kapılar. Koç’un General Electrik’le kurduğu ortaklık ( ayrıntı için, Türkiye’de holdingler ve kırk haramiler – Mustafa Sönmez).
Muhtıralarla gelen sermaye palazlanmaları, 12 Eylül Darbesiyle başlayan devletin zengin yaratma süreci ve her gelen hükümet kendi zenginlerini yarattı. Şimdi mi ‘dindar’ zenginler, Aydın Doğanlar, Cem Uzanlar ve Deniz Feneri vurgunları!
‘Dinden uzak durmaktır’la ne ilgisi var, 12 Eylül’de elinde Kuran halka nutuklar atan ‘our boys’, size tanıdık geldi mi? Türkiye’nin ABD’nin yeşil kuşak projesine uydurulması süreci, I. Körfez Harbi’ne Türkiye’nin de dâhil edilmek istenmesi nihayetinde bu oyunu bozan şerefli bir Türk Generali. Sonrası mı hesabı Kemalistlerden sorulacak, Eşref Paşalar, Uğur Mumcular öldürülecek.
12 Eylül’le başlayan devletin dinselleştirilmesi süreci Anayasa Mahkemesine sokulan nifak olan Haşim Kılıç, dinle ne ilgisi var. İBDA-C’nin yayın organı GÖLGE Dergisinin Ankara temsilcisi. (Aydınlık Dergisi’nin ilgili sayısı).
Adım adım ilerleyen ılımlı İslamcı yapılanma ‘fettullahçı hareket’, mülkiyede-adliyede ve askeriyede yavaş yavaş örgütlendi karşı çıkanlar mı? Necip Hablemitoğlulları, Ahmet Taner Kışlalılar katledileceklerdi. Askeriye’de örgütlenmesini istediği ölçüde başaramayan bu ılımlı İslamcı örgüt büyük ölçüde emniyete ( emniyet istihbarat daire başkanı ramazan akyürek) hâkim olacak, adliyede örgütlediği üç buçuk savcıyla da artık karşı devrim sürecini başlatacaktır. Gidişata karşı duranlar darbeci ilan edilecekler ve Almanya’da Nazilerin yaptıklarını aratmayacak uygulamalara gidilecektir. Mülkiye mi orası çoktan düştü.
Dinden uzak durmaktır, dini kullandırmamaktır ve kullanmamaktır. Sivas’ta değerlerimiz yakılırken sus pus seyretmemektir, doğu’da Hizbullah adam kesip gömerken seyretmemektir. ‘camilerin kışla minarelerin süngü’ yapılamasına, imam hatiplerin siyasal İslamcı hareketlerin arka bahçeleri yapılmasına müsaade etmemektir. Dinden uzak durmak, ben daha dindarım demeden dincilere karşı durmaktır. Tevhid-i Tedrisat Kanununa aykırı olarak faaliyet gösteren yabancı okulları, imam hatipleri, Kuran kurslarını kapatmaktır. 2007 seçimlerinde ‘diyanete bağlı’ imamların AKP’ye oy toplamasına izin vermemektir, cemaatlerin kökünü kazımaktır.(şeyhi orayı gösterdi diye kıble sanıp secde eden halktan ne beklersiniz)
Dinden uzak durmaktır, karga seslileri müezzin yapmamaktır, sırf dindar diye ehil olmayanların hak etmedikleri mevkilere gelmesine müsaade etmemektir.(aynı zamanda sırf sözüm ona Atatürkçü diye ehil olamayanların hak etmedikleri yerlere getirilmesine müsaade etmeyeceğimiz gibi). Dinden uzak durmaktır, giyinme özgürlüğü diye cüppeyle, takkeyle, kara çarşafla gezilmesine müsaade etmemektir.
Yalçın Küçük’le başladık onunla bitiriyoruz.

…‘‘Kemalizme, bu rahatlıktan ve kemalizmin bir tereddüt hareketi olduğunu hiç unutmadan yaklaşmak gerekiyor; tereddütün derinin­de ise bir korku var, korku da, Osmanlı'nın en zilletli dönemine ka­dar iniyor. Bu zilletli dönemin korkuları ise üçtür; Bir: Her moderni­zasyon hareketinin karşısında, camiden gelen karşı koyma vardır. Mahmut Şevket Paşa'nın komutan ve Mehmet Ali Bey'in dedesi Hüseyin Hüsnü Paşa'nın kurmay başkanı olduğu, Harekat Ordusu'nun bastırdığı ünlü "31 Mart Va'kası", cami ile ordunun bir­leşmesinden doğan bir gerici durdurma işidir. İki: Her güçlenme hareketinin karşısında hazineye borç veren zenginler vardır. Üç: Her yeni yapılanmaların karşısında büyük devletlerin elçileri ve elçiliklerin tercümanları vardır. Kemalizm dediğimiz pratik program, bu üç korkuya üç pratik cevap bulabilmiştir. Bir: Kendisini, caminin baskısından uzak tutmak istemiş ve pratik laisizmi bulmuştur. İki: Kendisini, zenginlerin kıskacından kurtarmak istemiş, devlet işletmelerine yönelmiştir. Üç: Büyük devletlerin baskısından kork­muş, bunlardan uzak durmuş ve hep bölgesel ittifaklar kurmuştur. İşte kemalizm, budur’’… 1
1- http://www.yalcinkucuk.net/haber_detay.asp?haberID=55
M. Recep
09.05.2009

Ekonomide değişen bir şey yok, sizden ne haber?

Ekonomide değişen bir şey yok, sizden ne haber?

… ‘‘Merril Lynch’in ‘ Küresel Sermaye Hareketleri’ adlı bölümünde, Türkiye’deki sıcak para hareketlerini ve Türk piyasasındaki spekülasyon ve manipülâsyonları yönlendirme görevinde çalışan Şimşek, 2 temmuz 2007 tarihli Radikal gazetesinde yayımlanan söyleşisinde Merril Lynch’i ve oradaki görevini şöyle tanımlıyordu: ‘Benim AKP’den önceki hükümet ile de diyalogum vardı. Yedi yıldır çalıştığım Merril Lynch, Türkiye’nin milli gelirinin dört katı (1,6 trilyon Dolar) büyüklüğünde portföyü olan bir uluslararası kuruluş. Ben en son Avrupa, Ortadoğu ve AFRİKA Bölgesi Ekonomik Araştırmalar Bölümü Başkanıydım.’

16 Temmuz 2007 tarihli Milliyet’te Güngör Uras Merril Lynch ve Şimşek’in özel görevleri konusunda şunları yazdı: ‘Bizim piyasaların ipi Londra’daki bankerlerin elinde. Şimdi o ipi o kadar sağlam ele geçirmiş durumdalar ki, 2. Kemal Derviş olarak anılan Mehmet Şimşek’i ekonomi yönetiminin başına gönderdiler.’ …
Uras yine aynı yazısında, …. ‘AKP’yi kurtaracak olan yabancı sermayedir. Dışarıdan döviz gelince Dolar ucuzlar, borsa şahlanır, faizler düşer, piyasaların çalışması AKP’nin oyunu artırır.’’ *

*Erol Bilbilik ‘Mehmet Şimşek hükümette kimi temsil ediyor?’ Teori Ağustos 2008 sayısı s.72-73alıntı


Bazıları soruyor son günlerde ‘dolar’ neden ucuzladı diye yukarıdaki paragrafı okuyunca herhalde merakları giderilmiştir. Yalnız Güngör Uras’ın son cümlesindeki ‘AKP’nin oyu artar’ öngörüsü sanırım bu sefer tutmayacak çünkü 2007’den bu yana köprünün altından çok sular geldi geçti. Seçimlere daha çok var şimdiden bir tahminde bulunmak güç, zaten son iki genel seçimde ters köşeye yattık, Kemalistler yavaş yavaş sindiriliyor, bu zulüm halkasını kırabilmek için sımsıkı kenetlenmekten başka çaremiz yok. Elimizdeki mevzileri sonuna dek savunmalıyız yazık ki çürük elmalar çabuk düşüyorlar neyse ki TSK bu emperyalist saldırıya karşı dik durmasını, askerine sahip çıkmasını bildi.
Hukuk cephesinde ne var; bir Yarsav, bir Sincan’daki hâkim, birkaç baro, bir de Abdurrahman Yalçınkaya. HSYK da havlu attı diyemeyiz hukukun üstünlüğünü bakan ve müsteşar baskısına rağmen korumakta kararlılar. Gerçeker’de her tülü baskıya rağmen cılızda olsa hukuk adına konuşmaktan çekinmiyor. Neyse ki emekli olsalar da hayat boyu hukukçu ve cumhuriyetçi tavırlarından ödün vermeyen gerçek Atatürkçü aydınlarımızdan Vural Savaş ve Sabih Kanadoğlu, hukuk ve cumhuriyet yıkıcılarına karşı mücadele etmeye devam ediyorlar. Bir hukukçu daha var oda Silivri’de vicdanları ve cüzdanları arasında kalanları vicdanlarından yana tavır almaya, adaletten ve hukuktan yana tavır koymağa çağırıyor, cumhuriyet yıkıcılarına Silivri’yi dar edeceğim diyor. Yiğit ve cesur devrimcimiz Doğu Perinçek’e selam olsun!
Ekonomi dedik birden siyasete daldık, ‘mafya-tarikat-siyaset’ düzeninde yani tekeliyette vicdanlı adamlara yer yoktur bu yüzden iddianameler peşi sıra geliyor, dalga dalga üstüne tutuklamalar. Birileri sahte belge tertibiyle YAŞ tahtaya basınca ayakları kayıp yere düşmeseler de içerine bir ürperti düşmedi değil.
Fındıkçıları vicdansız tüccarın vicdanına bırakan hükümet, bakalım fiyat üreticinin beklentisinin altında gelince ne dümenler çevirecek artık medyamız fındıkçıları haber yapmasın diye yeni dalgalar gelir mi bilinmez, ABD’ye sormak lazım malum mektuplar oradan geliyor. Birde okullar açılınca öğrencilerin haraç zamları protestolarından konferans verecek yer bulamayacak ne yazık ki hükümetimizin yetkilileri.
Putin’in son Türkiye ziyareti ve yapılan anlaşmalardan da görüldüğü kadarıyla Dünya, Türkiye’ye ‘köprü’ vazifesi vermiş gibi görünüyor. Berlusconi’nin de aynı gün Ankara’da olmasını ben Erdoğan hükümetinin Rusya ile anlaşırken bunu Batı’nın oluruyla yapması olarak yorumluyorum. Son krizden sonra Almanya ve Fransa’dan gelen ‘dünya tek kutuplu değil’ söylemleri acaba AB, müttefiki ABD’den özellikle enerji konusunda ayrı bir siyaset mi izliyor sorusunu akıllara getiriyor. Ancak Amerikancılıkta da Berlusconi’nin eline su dökecek adam çok azdır herhalde. Dünya’da dengeler yeniden kuruluyor en azından görünürde ılımlı Obama hükümeti zorla Avrasya’ya giremeyeceğini anlamış olacak ki o çok ünlü yumuşak güç taktiğini uyguluyor. Türkiye’de, Rusya için bir köprü mü yoksa Batı için bir köprü mü diye sormaya bile gerek yok üstümüzden gelip geçen belli değil rantı ver gerisini sorma. Tam bağımsızlık ne demek hükümete sormak gerek.
Adalet Bakanlığı görevini layıkıyla icra eden M.A. Şahin’in AKP milletvekillerince seçildiği yeni görevi Meclis Başkanlığı’nı tebrik eder bakanlığı dönemindeki tutumunu devam ettirmesini dilerim.
Son olarak bir mumdur iki mumdur derken üçüncü imanamede açıklandı aman aman neler yok ki, ben içeriğe girmeden bir noktaya değineceğim. Savcılarımızın milletimize şu bir yıl içinde yaptığı büyük hizmetin herhalde kimse farkına varmadı. Binlerce sayfalık üç iddianame üstüne ek klasörler derken halkımız dünya okuma sıralamasında sanırım bir 10–15 basamak yükselmiştir.
Son imanamede TKP’ninde devlet içinde gizli ve karanlık odaklarla bağlantılarının olduğunu öğrendik ne diyelim Allah akıl fikir ihsan eylesin. Bize bu iftiralar atılınca olabilir diyen TKP’li bazı dostlarımız aynısı kendilerine yapılınca bakalım ne diyecekler. Biz elbette bu tür safsatalara asla inanmadık zaten rehberi akıl ve bilim olanların bu türden senaryolara kanması düşünülemez. Bilmem anlatabildim mi?

Aydınlık Gelecek devrimle gelecek.

Mustafa Recep
07.08.2009 / Sakarya

Devletin İntiharı

Devletin İntiharı
Son günlerde bir albaya ait olduğu iddia edilen ‘akp ve fetullahı bitirme planı’ diye adlandırılan bir ‘belge’ üzerinden çeşitli tartışmalar yapılarak ortalık bulandırılmakta hatta bazı kendini bilmezler işi Genel Kurmay Başkanımız İlker Paşa Hazretleri’nin istifasının istenmesine kadar götürmektedirler. Daha önce de TSK’ne yönelik bu türden psikolojik savaş ürünü taktikleri kullanmış olan bir ‘gaste’nin şimdide ordundan emekli bir takım subaylarla görüşmeler yaparak ortalığı bulandırmaya, hukuken bitmiş olan bir davayı kamuoyu önünde meşrulaştırmaya çalıştığı görülmektedir. Fettullah Gülen’in ‘ulusalcı dalgayı aşacağız’(1) söylemleriyle devletin çeşitli kademelerinde örgütlenmesi(2), Bush’un Erdoğan’a ‘ergenekonu tasfiye edin’ talimatı(3), AB’nin ‘ergenekonda sonuna kadar gidin’ telkinleri (4) ve 1. iddianamede geçtiği üzere ‘ergenekon demek TSK demektir’(5) sözünden anladığımız kadarıyla bu operasyonun TSK’ni yıpratma, bağımsızlıkçı çizgisinden ödün verdirme neticesinde ise tek bir asker daha istihdam edecek hali kalmayan Amerikan ordusunun, Ortadoğu’daki planlarını gerçekleştirmek için TSK’ni kullanmak istediğini anlıyoruz. Ulusumuzun ve bağımsızlığımızın teminatı olan Türk Ordusu böylelikle dize getirilmek istenmektedir.
Özal döneminden beridir süre gelen F tipi örgütlenme akp iktidarıyla birlikte hat safhaya çıkmış, emniyet teşkilatımızın en üst kademelerine, çeşitli yargı organlarındaki kilit noktalara ve nihayet askeriyenin içerisine de sızmayı başarmıştır(6), diğer kurumları sayma gereği dahi duymuyorum. Her bir koldan işgal edilmiş devlet bürokrasisi ‘altın nesil’ adı verilen işbirlikçi güruhun saldırısı altında güden güne erimekte ve yozlaşmaktadır.
CIA istasyon şeflerinin ‘Kemalizm’den vazgeçin’(7) türünden söylemleri TSK’ ya kabul ettirilememiş olacak ki bu türden bir operasyonla çökertme girişimi başlatılmıştır.
Son çıkan ‘belge’ye baktığımızda ise ‘darbe günlükleri’ ile tutturulamayan mayanın bu düzmece ‘belge’yle tutturulmaya çalışıldığı görülmektedir.
Bu ‘belge’ ile ilgili olarak Prof. Dr. Yalçın Küçük ‘Böyle ilkel bir belgeyi Türk ordusunda hiçbir albay hazırlamaz.’(8) diyerek çok isabetli bir söylemde bulunmuştur. Yine aynı ‘belge’ ile ilgili olarak Barış Terkoğlu’nun ‘Öncelikle şunu söyleyelim Taraf’ın haberinde belgenin altında şöyle bir imzadan söz ediliyor: “Deniz Kurmay Albay Çiçek”. Hiçbir askeri belgede böyle bir imza kullanılmaz. Yani yalnızca soyadı ile hiçbir belge imzalanmadığı gibi belgelerin altında imzalayan askerin unvanı ayrıntısı ile yazar’ diye yazmıştır(9). Mehmet Ali Güller ise bu konuda ‘belge’nin sahte olduğunu gösteren altı maddelik bir yazı kaleme almıştır(10).
Şimdilik askeri savcılık ‘belge’ ile ilgili olarak inceleme yapıyormuş. Bizim açımızdan esasen belgenin sahte olup olmadığının hiçbir önemi yoktur. Bugün ülkemizin içinde bulunduğu durum göstermektedir ki; üniversiteler rahatsızdır, muhalefet rahatsızdır, iktidar milletvekillerinin bir kısmı rahatsızdır(11), askeriye rahatsızdır ve yaratılan bu gergin ortamdan üç büyük yürüyüş(17 Nisan Tandoğan, 18 Nisan İstanbul’da sanatçılarımızın yürüyüşü ve 19 Nisan Türkan Saylan’ın cenaze töreni) göstermektedir ki milletimiz rahatsızdır.
%47’lik azınlıkla halkın istemediği bir zatı cumhurbaşkanı seçen, Bush’tan aldığı emirle(3) Atlantik karşıtı Avrasyacı muhalefeti susturmak için başlattığı operasyonla büyük bir kıyıma giden, son olarak ‘mayın yasası’nı (benim açımdan ihanet yasasıdır) bütün muhalefete rağmen meclisten geçirip Çankaya’daki notere onaylatan Tayyip Erdoğan Hükümeti söz konusu ‘belge’ ile ilgili olarak ‘dava açacağız’(12) gibi talihsiz bir söylemle devletin intihar halinde olduğunu (bu süreç emekli Binbaşı Abdülkerim Kırca’nın intiharıyla başlamıştır) ve hükümetinin artık devleti yönetemediğini açıkça ilan etmiş oldu.
Tayyip Erdoğan’ın bu çıkışıyla beraber Türkiye’de artık bir iktidar boşluğu olduğu anlaşılmaktadır. Eğer bir yerde yönetim zafiyeti varsa idareye talip olanların iktidara kendilerinin geçmelerini istemeleri en doğal haklarıdır, bunun yasallığını tartışmıyorum bu bir realitedir ve idareyi elinde tutma gücüne sahip olanlar için bu meşrudur. Demokrasiyle yönetiliyorsanız sandığa gidersiniz hilesiz ve mertçe.
Siz %47’lik azınlıkla dikta rejimi kurmaya kalkacaksınız sonra milletten koca bir şamar yiyerek %39’a düşeceksiniz, meclisten geçirdiğiniz yasaların neredeyse tamamı dış güçlerin dayatmaları sonucu milletin lehine olması gerekirken aleyhine olacak ve sizin yarattığınız bu iktidar boşluğunu doldurmak isteyen yasal ve meşru yapıları (siyasi partiler, dernekler, aydınlar) yani kendi dışınızdaki her şeyi yasal ve gayrı meşru yapılanmalar gibi gösterip devlet eliyle tasfiye edeceksiniz edemediklerinizi de dava edeceksiniz.
Bugün Türkiye’de bir iktidar boşluğu vardır. Dolmabahçe Mutabakatı’nın hatırlatılması ‘biz anlaşma yaptık oyunbozanlık yapmayın’ demektir. Tayyip Erdoğan Hükümeti şunu iyi bilsin ki anlaşmalar eşit taraflar arasında yapılır istisnalarda ise arada büyük güçlerin hatırı söz konusudur. Bu mutabakatta TSK’nin tam bağımsızlıktan yana olduğunu hesaba katarak birinci tercihten yana oy kullanıyoruz. Zaten her halükarda dengeler eşit olmazsa anlaşma kâğıt üzerinde kalır ve büyük balık küçük balığı yutar. E-muhtıra olarak ifade edilen ve TSK bünyesindeki derin rahatsızlığı gidermek için yayınlaman bildiri her ne kadar rejimi koruma kaygısı nedeniyle yapılmış olsa da (öyle olduğunu umuyoruz) 22 Temmuz seçimlerinde ters tepmiş ve gelmekte olan Dip Dalgasının önüne set çekmiştir. Şimdi yine yükselen ulusalcı tam bağımsızlıkçı dalga bir taraftan ümraniye soruşturmasıyla yontulurken diğer yandan da işte psikolojik savaş ürünü olmaktan öte geçemeyecek sözüm ona belgelerle berTARAF edilmeye çalışılmaktadır.
27 Mayıs öncesine gidiyoruz; millet rahatsızdır, üniversiteler rahatsızdır, askeriye rahatsızdır ve aydınlar tahkikat komisyonları ile bunaltılmıştır, devlet bulanım geçirmektedir. Günümüzle karşılaştırıyoruz yaşanmakta olan derin (buradaki ‘derin’in manasını gazetelerdeki intihar haberlerine bakarak anlayabilirsiniz) ekonomik krizi de ekleyerek ülkenin bir depresyona girdiğini söyleyebiliriz.
Türkiye kaynamaktadır ve kaynayan bir kazana kimse elini sokmak istemez fakat kepçe o kazanın içerisindedir. Kepçeyi almak için iki yol vardır ya kaynayan kazanı ateşin üzerinden alırsınız ya da bir maşa ile kepçeyi kazandan alırsınız. Birinci yol makul olanıdır ancak bu üzüm yemek değil bağcıyı dövmek niyetinde olanların işine gelmez. O halde ikinci yol denenecektir, bunun için ise bir maşa gereklidir. Burada ‘maşa’ kim olacak AKP mi? , TSK mi? TSK’nin buna yanaşmadığı söylemlerinden anlaşılmaktadır. Akp ise bunun kendi sonu olacağını biliyor.
Ortadoğu’da iyice sıkışan Küresel Kraliyetçiler bakalım kaynayan Türkiye’yi nasıl idare edecekler ya da 1919’da olduğu gibi Samsun’dan doğan güneşle aydınlanan Türk Milleti kendisine vurulan zincirleri bir kez daha kırıp atarak kendi kaderini yine kendisi mi tayin edecek?

Manzara-i umumiye ye baktığımızda devletin artık çöküş sürecine girdiği açıktır, bu iktidar bütün değerlerimizi yıkmak için getirilmiştir. Bizim artık kurtarılacak değil yeniden kurulacak bir Cumhuriyetimiz vardır ve bunu hep birlikte başaracağız.
Tam bağımsız Türkiye’yi kendisine ülkü edinmiş birleşmiş Kemalistleri kimse yenemez.

21 HAZİRAN saat 17.00’da İZMİR GÜNDOĞDU MEYDANI’NDA BULUŞALIM.

Mustafa Recep

18.06.2009

1- 16 Ekim 2005 tarihli Aktüel Dergisi

2-İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlar Şube Müdürü ADİL SERDAR SAÇAN, zamanın İstanbul DGM Cumhuriyet Başsavcısı AYKUT CENGİZ ENGİN’den 16 Temmuz 2001 tarihli yazı ile ‘Fettullah Gülen ve grubu hakkında proje çalışma grubu oluşturulması için’ izin istemiş ve gerekli izni de almıştır. Adil Serdar Saçan’ın aynı makama sonradan olanları yazdığı 16 Temmuz 2001 tarihli yazının fotokopisi için 1 Haziran 2008 tarihli Aydınlık’a bakınız.

3- Fehmi Koru, operasyon kararının 5 Kasım 2007 tarihinde Bush-Erdoğan görüşmesinde verildiğini hem katıldığı televizyon programlarında, hem de yazılı basında açıklamıştır. Ve bu açıklama bugüne kadar yalanlanmamıştır.

4- 9 Ocak 2009 Cuma günkü gazeteler

5-Tuncay Güney’in 2001 yılındaki mülakatı

6-Fettullah Gülen bir talimatında diyor ki; ‘Adliye’de Mülkiye’de veya başka bir hayati müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti öyle ferdi mecburiyetler şeklinde ele alınıp değerlendirilmemelidir. Bunlar gelecek adına o ünitelerde garantimizdir… İcabında mahkemelerin altını üstüne getireceksin, avucuna alacaksın; arkadaşlara diyorum ki, sen bin vereceksin geriye belki biri dönecek. Dershanelerimiz müsait, destekleriz. Bir milyar vereceksiniz, 10 milyarlık tazminat davası alacaksınız. Yani önemli olan mahkûm ettirmektir. Avukat tutacaksınız, hâkim kiralayacaksınız…’
*Vural Savaş’ın Yüce Divan Dosyası adlı eserinin 54. sayfası

7-Graham Fuller, 26 Şubat 1990 tarihli Cumhuriyet’te çıkan Ufuk Güldemir’in yaptığı röportaj

8-Odatv.com 17 Haziran 2009

9-Barış Terkoğlu, Odatv.com 13 Haziran 2009

10-Mehmet Ali Güller, 17 Haziran 2009 tarihli yazısı

11-Arslan Bulut’un 17 ve 18 Haziran tarihli Yeniçağ Gazetesi’ndeki yazıları

12-14.06.2009 tarihli Sabah Gazetesi

ABD Kongresi’nin 31 Ocak 1896 tarihli 54. toplantısında aldığı ‘gizli karar’ ve Düşündürdükleri

ABD Kongresi’nin 31 Ocak 1896 tarihli 54. toplantısında aldığı ‘gizli karar’ ve Düşündürdükleri

‘‘ABD’nin belirleyeceği bir temsilci ile her Hıristiyan ülkeden bir temsilcinin Osmanlı İmparatorluğu adındaki kabul edilemez ve inatla devam ede şeytani hareketin düzene sokulması. Bu karara göre; ABD temsilcisi mutlaka ABD vatandaşı olacaktır. Temsilci, Hıristiyan ülke yöneticileriyle işbirliği yaparak aşağıdaki görevleri yerine getirecektir;

— Uluslararası Hıristiyan Komitesince din, mezhep ve milliyetçi özelliklere bakılmaksızın geçici bir Hıristiyan yönetici Türkiye’nin Başkanı olarak seçilmesini müteakip, Osmanlı İmparatorluğu’nun mevcut bölgelerinin sınırlarla ayrılması, bu bölgelerin Hıristiyan eyaletleri kabul edilip, Hıristiyan gücünün Türkiye Birleşik Devletleri adında toplanması, Utah Eyaleti örnek alınacak ve çok eşlilik, kılıçla fethetme gibi dini vaazların ve hareketlerin yasaklanması sağlanacaktır.

— Geçici hükümet Türkiye Birleşik Devletleri’nin sınırlarının içindeki etnik özelliklerine uygun olarak oluşacak Ermeni Devleti müttefikimize tüm Hıristiyan devletlerinin askeri destek sağlamaları istenecektir.

— Geçici hükümetin süresini tamamlamasından sonra, müttefik güçler tarafından kısa zaman içinde Türkiye Birleşik Devletleri’nin, Uluslararası Hıristiyan komisyonu tarafından tanınması sağlanacaktır.

—Türkiye’deki ülke yönetiminin hiçbir zaman sultan, halife ya da peygamber Muhammed’in dini(şeriat) yöneticileri tarzında olmaması, ancak ılımlı dini fikirleri olan insanlara olumlu yaklaşan yönetimlerin kurulmasına özen gösterilecektir.’’ (1)

Görüldüğü üzere ‘‘Türkiye Birleşik Devletleri’’ kurulacakmış, şimdiki ‘‘Yeni Osmanlı Projesi’’ ve bu ‘‘Utah eyaleti’’ örnek alınarak yapılacakmış ne tesadüf ‘‘Utah’’ son zamanlarda da çok meşhur oldu. Birde ‘‘hıristiyan bir yönetici Türkiye’nin başına seçilecekmiş’’ acaba ‘‘BOP EŞBAŞKANI’’ndan söz ediyor olmasın! Ülkede ‘‘ancak ılımlı dini fikirleri olan’’ yönetimlerin kurulmasına özen gösterilecekmiş, herhalde ‘‘ılımlı İslam’’ projesi bu olsa gerek.
Evet, yüzyıllık kani olur mu yani Batı cephesinde değişen bir şey yok, peki ya bizde:

Bizdeki durumu açıklamadan önce ABD’nin Kurtuluş Savaşı sırasındaki durumunu anlatan iki alıntıyı dikkatinize sunuyorum;

‘‘ABD Türkiye ile savaşa girmemişse de Türkiye’nin başlıca müttefikleriyle savaşmıştır. Bunların yenilmesinde katkısı ve bunun sonucu olarak Türkiye’nin de yenilgisinde payı vardır.’’ (2)

‘‘ABD’nin maskeli savaşmasının nedeni, Türkiye’deki misyoner kuruluşları, Amerikan enstitüleri ve onların faaliyetlerine son verilmemesi içindi.’’(3)

Bizdeki duruma gelecek olursak, hükümetin zaten safı belli BOP projesi görevlileri (Tayyip Erdoğan tam 32 kez söylemiştir) ve ABD ile hizmet sözleşmesi imzalayan zamanın dışişleri bakanı şimdinin Çankaya Köşkü noteri (Powell’la yapılan 2 sayfa 9 maddelik anlaşma)* evet siyasi erkte durum böyle, asker cephesi ne diyor derseniz Genelkurmay Başkanımız İlker Başbuğ’un;
“Amerika ile ilişkilerimiz köklüdür, tarihidir!” (4)
sözü duruma açıklık getiriyor. ABD ile köklü ve tarihi olan ilişkilerimiz o kadar tarihi ki ABD’nin yüzyıllık planlara dayanıyor.

Bu derin köklü olan ilişkilerimiz kimler marifetiyle işliyor ona da İsmet Paşa cevap veriyor. Vural Savaş üstadımın Bağımsız Dergi’nin Mayıs 2009 sayısının 40. sayfasındaki ilgili bölümü aynen dikkatinize sunuyorum:

‘‘ 1962 yılında gelin noktayı İsmet İnönü şöyle açıklıyor:
‘Daha bağımsız ve kişilik sahibi dış politika izlenmesini istiyorsunuz. Herkes aynı şeyden söz ediyor. Nasıl yapacağım ben bunu? Karar vereceğim ve işi teknisyenlere havale edeceğim. Onlar ayrıntılı çalışmalar yapacaklar ve öneriler hazırlayacaklar.
Hepsinin çevresinde uzman dolu yabancılar dolu. İğfal(kandırma) etmeye çalışıyorlar. Bir görev veriyorum, sonucu bana gelmeden, sefirden öğreniyorum. Bağımsızlık savaşından sonra, Lozan’da barış antlaşmaları sırasında esas mücadele bu uzmanlar konusunda oldu. Yoksa sınırlar fiili durum idi. Tazminat işini iki devlet aramızda çözerdik.
Bütün mücadele, idaremize tasallut yüzünden çıktı. Bir tek uzman vermek için, büyük ödünlerde bulunmaya hazırdılar.
Dayattık… Biz onların neden ısrar ettiklerini biliyorduk. Onlar, bizim neden inatla reddettiğimizi biliyorlardı. Böyledir bu işler… Peygamber edasıyla size dünyalar vaat ederler. İmzayı attınız mı, ertesi gün gelmişlerdir.
Personeli gelmiştir, teçhizatçısı gelmiştir, üsleri gelmiştir. Ondan sonra sökebilirsen sök. Gitmezler…
Ancak bu sorunun üzerine vakit geçirmeden eğilmek gerek. Yoksa ne bağımsız dış politika, ne bağımsız iç politika güdebiliriz. Havanda su dönersiniz. Fakat sanmayın ki bu kolay bir iştir. Denediğinizde başınıza neler geleceğini kestiremem…’’

Şimdi Attilâ İlhan’ın 05.03.2004 tarihinde Cumhuriyet’teki köşesindeki ‘ecnebi eğitim, vazgeçilmez imiş’ adlı yazısından bir kesiti dikkatinize sunuyorum:

‘‘ (...meraklısı, elbette hatırlayacaktır; ’misyoner’ okullarını irdelerken, en aşağı otuz yıl kadar önce, ele geçirdiğim şöyle bir demeci yayımlamıştım ki; ’mazlum halklara’ İngilizce -ve tabii, Hıristiyanlık- öğretmeye giden bu ’kültür yuvaları’ nın (!), maksad-ı aslilerini pek güzel anlatıyordu: ’’...American Bord of Mission, yaklaşık 65 yıldır, Türkiye’de faaliyette bulunmaktadır. (Dikkat!) Ticari ilişkiler bakımından, misyonlar bu bölgede elverişli bir ortam yaratmışlardır; bu ortam misyonerlerin iki yönlü çalışmaları sayesinde gerçekleşmiştir: 1/ Geniş bir eğitim düzeni 2/ Geniş bir basın yayın faaliyeti! (Dikkat!..) Biz bu bölge halkını, yalnız bizim sattıklarımızı almaları için değil; gelecekte kurulacak tesisleri geliştirip yaşatabilecek bir düzeye gelmeleri için de eğitiyoruz; bu yoldan, Amerikan yatırımlarına yeni alanlar açmak umudundayız...’’ ’’...örgütün devamlı olarak yaşayabilmesi için yapılan harcamalar, yıllık altı milyon dolar civarındadır. (Dikkat!..) Amerikalılar Asya Türkiyesi’nde şimdiden kâra geçen bir iş kurmuşlardır. Bu durum, bütün bölge halkının, bir gün bizim müşterimiz olacağına dair umudumuzu gerçekleştirmektedir. Şu anda Asya Türkiyesi’nde, değişik bölgelerde 435 okulumuz ve bunlarda eğitim gören, 19.795 öğrencimiz mevcuttur!..’’ Bu müthiş beyanatı kim vermiş? Sıkı durun! American Bord of Mission adına, Mr. H.O. Dwight, verdiği tarih 1895 .’’ … (5)

‘‘manzarai umumiye’’ bu şekilde, bugünlerde yapılan ‘ruhban okulu’ tartışmalarında özgürlüklerden bahsederek açılması yönünde rey verenlerin hiç de iyi niyetli olduklarını sanmıyorum. Ey kavmi Türk uyan ve kendine gel!
Yüksek Komutanlığın neden ‘NATO’ da ısrar ettiğini anlayabilmiş değiliz, bunca ihanetten sonra bile Atlantik’ten kopamamaları bizim için üzücüdür. Laik, demokratik, sosyal hukuk devleti aldatmacasıyla devrimci bir milleti daha ne kadar oyala bilirsiniz? Hukuk = guguk olmuşken, demokrasi = oyla seçilen padişahlar rejimine dönüşmüşken, sosyal devlet anlayışının sadece son yapılan öğrenci harçları zamlarına bakarak ortadan kalktığını ve tarihi okullarımızın yerlerine ‘center’lar yapılması için satılacağı haberleri dolaşırken var olduğunu iddia etmek şaşkınlıktır. Geriye ne kaldı laiklik, Anayasa Mahkememizin ‘laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldi’ kararını verdiği halde kapatamadığı AKP iktidardayken laiklikten bahsetmek lakırdıdan öte geçmeyecektir. (bununla ilgili, bir hutbede gizlenen dinsel baskı adlı yazıma bakılabilir)
Bu aşamada biz gençliğe çok görev düşüyor, üniversitelerimizi gericilerden temizlemek için çok çalışmalıyız, yurtsever hocalarımıza sahip çıkmalıyız. Aksi takdirde cumhuriyetin son kaleleri olan çağdaş üniversitelerimiz, yargı organlarımız, barolarımız ve göz bebeğimiz Türk Silahlı Kuvvetlerimiz de ‘ılımlı islamcı’ yapılanma karşısında çözülüp gidecek. Bizim bir kurtuluş savaşı daha verecek cesaretimiz ve gücümüz her zaman olacaktır ancak vaziyeti o boyutlara taşımadan gerekeni yapmak her vatan evladının vazifesidir.

Güneş ufuktan şimdi doğar…

* http://ulusalkanal.com.tr/index.php?Itemid=99999999&id=6865&option=com_content&task=view
(1)Hulki Cevizoğlu ‘1919’un Şifresi’ adlı eserinin 52. sayfası ayrıca bkz. Arslan Bulut’un ‘ABD Kongresi’nin 100 Yıl Önce Aldığı Gizli Türkiye Kararı!’ adlı 27 Eylül 2007 tarihli yazısı.
(2) Hulki Cevizoğlu ‘1919’un Şifresi’ adlı eserinin 55. sayfası ayrıca bkz. Laurence Evans’ın ‘Türkiye’nin Paylaşılması’ adlı kitabının 277. sayfası.
(3) Hulki Cevizoğlu ‘1919’un Şifresi’ adlı eserinin 55. sayfası ayrıca bkz. Mine Erol’un ‘Birinci Dünya Savaşı Arifesinde Amerika’nın Türkiye’ye Karşı Tutumu’ adlı eserinin 67. sayfası
(4)Mustafa Yıldırım’ın 13.01.2009 tarihli ‘son sözü general söyler’ adlı yazısı(İlker Başbuğ bu sözleri Genelkurmay Başkanlığını devralırken söylemiştir)
(5) http://tilahan.net/

Mustafa Recep
10.07.2009

Açın Türkiye’nin önünü!

Açın Türkiye’nin önünü!

Son haftalarda bir ‘açılımdır’ gidiyor açan açana, yok onu kastetmiyorum ne alakası var şimdi plajlardaki mankenlerle konumuzun. Hükümet, AB, ABD, DTP, liberal tayfa vd. ni diyorum açıyor da açıyorlar Türkiye’nin önünü.

1991 yılının Haziran ayı Almanya’nın Baden Baden bölgesindeki Kara Ormanlar’da gizli bir Bilderberg toplantısında Rokefeller amcamız bakın ne diyor:

‘Dünyada bin devlet oluşturduğumuzda dünya daha mükemmel ve daha istikrarlı olacaktır. Halkların kendilerini yönetme hakları, artık dünya bankerleri ve entelektüelleri olan elitin otoritesi altına girecektir. Yüzyılımızda izleyeceğimiz strateji budur.’

Yine son dönemlerdeki bölünmüş Türkiye ve Orta Doğu haritaları, dikkat çekicidir Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı boyunca çizilen ‘Kürdistan’ haritaları herhalde bu 24 İslam ülkesinin sınırları ve rejimlerini değiştirme projesi olan BOP’un nimetlerinden olsa gerek. Rokefeller amcamızın da buyurduğu üzere dünya gemisinin kaptanı bu bin devletli yeni dünya düzeninin ilk temellerini Orta Doğu’dan atmaya başladı.

Türkiye’nin yılan hikâyesine dönen AB tam üyelik macerası da böylelikle mutlu sonla bitmiş olacak nasıl mı? İşte cevabı, AB yetmiş küsur milyonluk Türkiye bana çok gelir siz en iyisi ufalın da gelin hem bana İstanbul, İzmir bilemedin Antalya lazım eh hadi diğer batı ve orta Anadolu bölgelerini de madem çeyizinize koydunuz ayıp olur onları da almazsak demiyor mu? İşte ver doğu’yu al AB’yi! Ne güzel değil mi, bakın nasıl da gülüyor ‘açılımcılar’, Rokefeller amcamızı da dinledik hem Türkiye’den başladık bölmeye Irak zaten üç parça koca bölgede iki devlet varken oldu beş devlet, kolay mı evet sözde kolay. Bir söz vardır ‘bekâra karı boşamak kolay’ diye işte bizim ‘açılımcılara’ böyle kolay geliyor, ver kurtul diyerek nara atıyorlar. Ama ben soruyorum kimin toprağını kime veriyorsun, kimin sınırını kime açıyorsun? Sadece ben mi, sizlerde sormayacak mısınız, BOP eşbaşkanlarının yakalarına yapışıp kime neyi peşkeş çekiyorsun diye.

‘Kürt sorunu’ diye bir şey uydurmuşlar, ‘Kürt sorunu’ değil o bir kere Kürdün sorunu. Ey T.C.’nin gelmiş geçmiş yöneticileri bir kere sordunuz mu şu gariban halkınıza ne sorunun var diye, yoksa size dert yanıp derman bulmaya gelenlere ‘haydi ananı da al git’ mi dediniz? Muhyettin Öksünler ağaların adamlarınca şehit edilirken ne yaptınız, yeni aldığınız uçaklarla İtalyalara gidip çocuklarınıza gemicik mi aldınız yoksa? Yoksa tertiplerle içeri attığınız vatanseverler yüzünden dolup taşan zindanlarınıza yenilerini atmak için gerçek katilleri, teröristleri çıkarmak uğruna af yasaları mı hazırladınız ceylan derisi koltuklarınızda? Cevap, elbette cevap veremezler zaten cevabını ben verdim soruları sorarken. Dedim ya ‘Kürt sorunu’ yok, Kürdün sorunu var, emekçinin sorunu var, öğrencinin sorunu var. Asıl sorunlar dururken yapay sorunlarla al gülüm ver gülüm oyunlarıyla bu milleti kandıramazsınız bu satılmış medyanızda kandırmaz onların patron yalakası sözüm ona yazarları da kandıramaz. Türkiye’nin sorunu ekmek sorunudur, bağımsız yaşama sorundur, huzurlu mutlu yaşama sorunudur. Evet, yüzyıllardan beri bu topraklarda sen osun sen şusun demeden yaşadık, bizler doğuluyuz bizler Avrasyalıyız bizler insanız. Biz batılı zoologlar gibi değiliz kendimizi şu ırktan şu renkten diye ayırmadık, ayırmıyoruz. Türkiye yıllardan beri neyi kapatmış ki şimdi neyi açıyor, Sivas’tan berisine sınır çektik de batıdakine sen doğuya geçemezsin doğudakine sen batıya geçemezsin mi dedik? Böyle yapılmadıysa neyi açıyoruz o zaman? Neyi açıyoruz biliyor musunuz, emperyalist tekeller bizi daha rahat sömürsün diye ülkemizi, milletimizi bir arada tutan değerlerimizi açıyoruz, akıllarımıza ‘türban’ geçirip göbeklerimizi açıyoruz.
Durmak yok açmaya devam!

Siz açın değerli ‘açılımcılar’ istediğiniz yerinizi açın. Biz ise kollarımızı barışa, kardeşliğe, tam bağımsızlığa ve emeğe açıyoruz. Paraya, savaşa, kalleşliğe, düşmanlığa değil.

Mustafa Recep
13.08.2009

bir hutbede gizlenen dinsel baskı

bir hutbede gizlenen dinsel baskı
Mustafa Recep
26.06.2009

Aşağıda aktardığım hutbe 26 Haziran Cuma günü camilerde okutulmak üzere Sakarya Müftülüğü tarafından hazırlanmıştır. İsterseniz önce hutbeyi okuyalım.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

İL : SAKARYA
AY-YIL : HAZİRAN-2009
TARİH : 26.06.2009
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُل لِّأَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاء الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِن جَلَابِيبِهِنَّ ذَلِكَ أَدْنَى أَن يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا
İSLAM’DA ÖRTÜNME ÂDÂBI[1]

Değerli Müminler!
Allah’ın halifesi ve en mükemmel şekilde yaratıldığı bilinen insanoğlunun olgunluk göstergelerinden biri de giyim-kuşamına dikkat etmesidir. Soğuktan ve sıcaktan bedeni muhafaza eden, edep yerlerini örten elbiseler bir ihtiyaç olduğu gibi insanın bir süsü ve ziynetidir. İslam’da güzellik ve temizlik esastır. Bu sebeple Müslüman, temiz olmalı, özellikle cami gibi toplantı yerlerine giderken en yeni ve güzel elbiselerini giymelidir. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de: “Ey Ademoğlu! Her mescide gidişinizde güzel elbiselerinizi giyiniz.”[2] tavsiye etmektedir.

Peygamberimiz (s.a.v.) çoğu zaman, namaza çıkarken değeri yüksek elbise giyer ve “Allah Teala, verdiği nimetin eserini kulunun üzerinde görmeyi sever.”[3] buyururdu.

Kıymetli Müslümanlar!
Giyinmenin en azı, edep yerlerini örtmektir. Dinimizde erkek ve kadınların belirli yerlerini göstermeyecek şekilde giyinmeleri istenmiştir. Ancak Kur’an’da, erkek ve kadınların gözlerini haramdan sakınmaları örtünmeden önce zikredilmiştir. Yani bir Müslüman önce bakışlarına sahip çıkmalıdır. Kur’ân-ı Kerim’de: “Ey Muhammed! Mümin erkeklere deki: Gözlerini harama dikmesinler ve ırzlarını da korusunlar… Mümin kadınlara da söyle, gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar, -kendiliğinden görünen kısımlar dışında- süslerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerine alsınlar.”[4] buyrulmaktadır. Bir başka ayette de “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle ki: Dışarı çıkarken üstlerine örtü alsınlar. Onların tanınıp incitilmemeleri için en uygun olanı budur. Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”[5] buyrularak kadının incitilmemesi ve saygı görmesi için güzel bir yol gösterilmiştir.

Aziz Cemaat!
Erkekler en az, göbek ile diz kapağı arasını örtecek şekilde giyinmelidirler. Kadınlara gelince; onların elleri, yüzleri ve ayaklarının dışında kalan yerlerin örtülmesi gerekir. Hz. Aişe’nin ablası Esmâ (r.anhümâ)’nın üzerinde ince bir elbise vardı ve Peygamberimiz, onun yüz ve ellerini işaret ederek “Ey Esmâ! Ergenlik çağına gelen bir kadının şu ve şundan başka bir yerinin görünmesi doğru olmaz.”[6]

İslam âlimleri, bu hadis-i şeriften hareketle, Müslüman bir hanımın gerek namazda gerekse namaz dışında el, yüz ve ayaklar dışındaki uzuvlarını, mahremi olmayan yabancı erkekler yanında açmamaları gerektiği hükmünü vermişlerdir. Bu konuda ise özel bir kıyafet yoktur. Kıyafetler, iklim şartlarına, yöre ve toplumların örf-âdetlerine göre değişebilmektedir.

Şunu iyi bilelim ki, Değerli Cemaat!
Kadının örtünmesi, onun hak ve hürriyetlerini kısıtlamak için değildir. Aksine, kötü maksatlı bakışlarla, sözlerle ve hareketlerle rahatsız edilip incitilmekten onu koruması içindir. Dinimiz el ve dil ile Müslümanların incitilmesini yasakladığı gibi kötü niyetli bakışlarla, sözlerle kadınların taciz edilmesini de kesinlikle yasaklamıştır. Bunun yanında kadınlardan da
buna imkân verecek tarzda giyinmemeleri istenmiştir. Unutmayalım ki bir günahı işlemek kadar ona sebep olmak da günahtır.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Müftülüğün hutbesi böyle, Kuran’dan aktarılan ayetleri anladık ancak özellikle Ebu Davud’un aktardığı hadis ile ilişkilendirilen,
‘Aziz Cemaat!
Erkekler en az, göbek ile diz kapağı arasını örtecek şekilde giyinmelidirler. Kadınlara gelince; onların elleri, yüzleri ve ayaklarının dışında kalan yerlerin örtülmesi gerekir.’

sözü ki anladığımız kadarıyla müftülüğe aittir, bu aktarılan hadisle (hadisin doğruluğu tartışılabilir) yukarıdaki müftülüğün tarif ettiği örtünme şeklinin ne alakası vardır anlamış değiliz. Bunu hangi ayetten hangi hadisten çıkardıkları da merak konusu. Orada geçen yüz ve ellerini işaret ederek kısmını ele alırsak, Hz. Peygamberin yüz ve elleri işaret ettiğini gören kimdir? Ebu Davud orada mıdır ve Ebu Davud bu yorumu neye ve kime dayanarak yapmıştır?
Görüldüğü üzere kaynaktan yoksun ve son derece belirsiz bir hadis aktarımı kaynak gösterilerek kadınlara örtünme şekli tayin edilmektedir.

Diğer bir husus ise Nur suresinin 24/30-31. ayetlerinin kaynak gösterilmesidir. Bu ayetlerin yorumlanmasıyla ilgili Doç. Dr. Şahin Filiz’in değerlendirilmelerini aynen aktarıyorum:
‘‘Başörtüsüyle ilgili olduğu iddia edilen 24 Nur 31. ayet inmeden önce, Ebu Zekeriya el-Ferra (ö.207/822)’ya göre kadınlar, İslam öncesi dönemde başörtülerini arkalarına salıverirler ve ön taraflarını (boyun ve yakalarını) açarlardı. Bunun üzerine Müslüman kadınlar tesettürle emir olundular. Başka bir rivayette, ‘‘kadınlar başörtülerini (aslında örtülerini-ş.f.) yakalarının üzerine kadar örtsünler’’(24 Nur31) ayeti indiğinde, ‘‘Ensar kadınlarının başları üzerinde adeta kargaları andıran (siyah) örtüler olduğu halde evden dışarı çıktıkları’’öne sürülmektedir.
…Kadını neredeyse salt kadın olduğu için insanlık onurunu hazmedemeyen, canı sıkılınca onu cariye sınıfına dâhil ediveren sığ dünya görüşü, insanın Kur’an’da belirtilen fıtri örtünme duygusunu istismar ederek, kadını ardı arkası gelmez örtünme emri altında dini bir sıkıyönetime tabi tutmuştur’’(2)

‘İnanan erkeklere söyle, gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler ve iffetlerini korusunlar; temiz ve erdemli kalmaları bakımından en uygun davranış tarzı budur.(Ve) Şüphesiz Allah onların (iyi ya da kötü) işledikleri her şeyden haberdardır.
İnanan kadınlara söyle, onlar da gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler; iffetlerini korusunlar; (örfen) görünmesinde sakınca olmayan yerleri dışında cazibe ve güzelliklerini açığa vurmasınlar ve bunun için başörtülerini (yani genel örtülerini-ş.f.) yakalarının üzerine salsınlar.’ (24 Nur 30–31.)
‘Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve (öteki) bütün mü’min kadınlara (toplum içine çıktıklarında) dış kıyafetlerini (cilbablarını) üzerlerine almalarını söyle: bu, onların (temiz kadınlar olarak) tanınmalarını ve rahatsız edilmemelerini sağlar. Ama (unutma ki) Allah, çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır.’ (33 Ahzab 59.)

‘‘Cilbab’’ kavramı, kadınların örfe göre üzerilerine aldıkları herhangi bir dış elbise değil, başörtüsü üzerine alınan ve tüm vücudu örten örtü, hatta çarşaf olarak tefsir edilmiştir. Başörtüsü üstüne yeniden bir dış örtü zorlama bir yorumdur. Kaldı ki cilbab, zamanın ve koşulların belirlemesine bırakılmış bir giyim tarzıdır ve Kur’an’da çarşafı ima eden hiçbir belirti de bulunmamaktadır.
Örfen onaylanmayan yerlerin örtülmesi ve iffetin korunması, Nur suresinin 30. ayetinde de geçtiği gibi her iki cinsi de bağlayıcı bir kapsamdadır.
‘Mü’min erkeklere söyle, gözlerini çeksinler… ve fecrlerini (ön ve arkalarını –ş.f.) korusunlar.’ Bu ayet, başkalarının fecrlerine ve avret yerlerine bakmayın emrini de içeren bir anlam taşımaktadır.
Fecr, avret, sev’e (çoğulu sev’at)’ den maksat, kadın ve erkeğin genital organları ve makatlarıdır.(3)
Nur Suresi 30 ve 31. ayetlerde, ‘kadınlar ziynetlerini göstermesinler’, (la yübdine ziynetehunne) ifadesindeki ziynet, ayıp yerler, gizli görkem ve güzellikler; örfen de gösterilmesi uygun olmayan kısımları işaret etmektedir. ‘Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar’ (ve’l-Yadribne bi humurihinne ala cuyubihinne) ifadesinde geçen ‘başla örtüsü’ (humur), esasen başörtüsü anlamında değildir. Sözcük, ‘örtmek, gizlemek, evinden dışarı çıkmamak, utanmak, sarhoş etmek’ anlamındadır. Ayette başörtüsü olarak çevrilen hımar/humur, genel anlamda ‘örtü’ dür. Özellikle ve kesin olarak başörtüsü değildir. Başörtüsü anlamı, örfen çıkarılan bir anlamdır. Örfen çıkarılan ve örfen yaygın bir anlamın, başörtüsünü farz kılması ise mümkün değildir. Kaldı ki, İslam öncesi Arap kadınları, başörtüsü bir yana, ağır avret mahallerini ve göğüslerini bile örtmekte gevşek davranıyorlardı. Başörtüsünün göğüsleri, gerdanı, boyun ve kulakları örtecek şekilde sıkıca başa sarılması yolundaki görüşler, ayette açıkça zikredilmeyen kişisel yorumlardan ibarettir. Başlarının üzerindeki örtü, açık göğüslerini örtmeye hizmet etmiyordu. Burada örtülmesi hedeflenen ve istenen bölge, baş değil, göğüslerdir ve göğüsler ise, fecr kadar ağır avret bölgesi içindedir. Kaldı ki, başın örtülmesi bu denli kesin bir farz ve dinin vazgeçilmez bir emri olsaydı, ‘baş’ (Ra’s) ve ‘saç’ (şa’r) sözcüklerinin ayetlerde geçmesi gerekirdi. Kur’an, pek çok konuda ayrıntılı olarak sözcük zenginliğini sergilemekten kaçınmazken, neden böylesine ciddi olduğu iddia edilen bir farzın en önemli bu iki sözcüğünü neden telaffuz etmekten kaçınmış olsun? ‘Bir sivrisineği bile örnek vermekten çekinmeyen Tanrı’, neden ‘baş’ ve ‘saç’ sözcüklerini örnek vermemiştir? Demek ki Kur’an, başın örtülmesini, başı şu ya da bu şekilde örtmeyi tamamen kadınların kendi iradelerine ve yaşadıkları sosyo-kültürel çevrelerin koşullarına bırakmış olmaktadır. Bunun adı ise, gelenektir.(4)
Transparan ve yarı çıplak giyinenlere Hz. Peygamber’in ‘doğru dürüst giyinin’ ikazı bile, bedenin esas örtülmesi gereken yerlerini görmezden gelme pahasına, başörtüsü emri olarak yorumlanmıştır.(Ebu Davud, Libas, 31; Mevdudi, el-Hicab, s. 421; Bağavi, Mikatu’l- Mesabih, II/881. –Aktaran: Bekir Topaloğlu, İslam’da Kadın, s.196.)

Başın örtülmesini farz sayan yorumlar, ‘görünen yerler hariç’ (illa ma zahara minha) ifadesinden, el ve yüzler dışında tüm bedenin örtülmesinin cumhura göre gerekli olduğu yorumunu da, neredeyse tüm geleneksel rivayetlerin bir araya toplandığı İbn Kesir’in tefsirinden almışlardır. Hemen herkes, aynı şeyleri tekrarlayıp duran birkaç kaynaktan hareketle bu yorumları yapınca, cumhurun kavli gibi bir yanıltmaca ortaya çıkmaktadır. Bu tefsir, bugün bile örtünme ve başörtüsü konusundaki pek çok rivayetin – içlerinde örtünme emrini takip eden günlerde Ensar kadınlarının siyah çarşaflar geçirerek başları karga gibi olduğu rivayeti de dâhil- bu tefsirde yer aldığını biliyoruz. Zaten yanlışlık da buradadır.(5)
…Mişna ve Talmud’da, açıkça başı ve saçları örtmenin gerekliliği defalarca vurgulanır. Ama Kur’an’da böylesine açık bir kanıt olmadığı için, vurgu da tabiatıyla yoktur.
Birkaç örnek verelim:
‘Erkekler başlarını kapatırlar bazen de kapatmazlardı; fakat kadınların başları daima kapalı idi…’ (Talmud Bavli, Nedarim, 306)
‘Mişna zamanında kadınların başlarını kapatmaları genel bir uygulamaydı’ (Talmud Bavli, Nedarim, 306) (6)
‘…geleneksel Yahudi uygulamasına göre, kadına başı açık bir şekilde dışarı çıkması yasaklanmıştır.’ (Talmud Bavli, Kethuboth, 726) (7)

Bu bilgiler ışığında müftlüğün ayetlerden çıkardığı yorumlar temelsiz kalmaktadır.
Diğer bir önemli nokta ise - en önemlisi - hutbenin son kısmıdır,

…‘‘Şunu iyi bilelim ki, Değerli Cemaat!
Kadının örtünmesi, onun hak ve hürriyetlerini kısıtlamak için değildir. Aksine, kötü maksatlı bakışlarla, sözlerle ve hareketlerle rahatsız edilip incitilmekten onu koruması içindir. Dinimiz el ve dil ile Müslümanların incitilmesini yasakladığı gibi kötü niyetli bakışlarla, sözlerle kadınların taciz edilmesini de kesinlikle yasaklamıştır. Bunun yanında kadınlardan da buna imkân verecek tarzda giyinmemeleri istenmiştir. Unutmayalım ki bir günahı işlemek kadar ona sebep olmak da günahtır.’’

neymiş efendim ‘el ve yüz dışında açık yer kalmayacak şekilde giyinmek’ kadının hak ve özgürlüklerini kısıtlamak için değil aksine onu kötü ve maksatlı bakışlardan, sözlerden ve hakaretlerden korumak içinmiş. Birde kadınlar buna imkân verecek şekilde giyinirlerse günaha sebebiyet verirlermiş ki oda günahmış. Burada ‘günaha sebebiyet vermeyecek şekilde’ nasıl giyineceğimizin tanımını yine müftülük ‘el ve yüz dışında açık yer kalmayacak şekilde’ diyerek yapmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti adım adım bir din devletine dönüştürülüyor işte size en basit ispatı,
Sakarya Müftülüğünün bu hutbesi açıkça Anayasamıza, yasalarımıza ve Anayasa Mahkemesi kararlarına aykırıdır, sorumlu Cumhuriyet Savcılarını derhal göreve çağırıyorum.



1 - http://www.sakaryamuftulugu.gov.tr/muftuluk_hutbeler.php

2,3,4,5,6,7 - Doç. Dr. Şahin Filiz ‘Bireysel Dindarlık mı Kamusal Dinsellik mi? – ‘‘Başörtüsü’’ Söyleminin Dinsel Temelsizliği ve İslam Felsefesi Açısından Eleştirisi’ adlı eserinin sırasıyla: 41–42, 46–47,48–49,50,54,55. sayfaları.

Ekler:

1-Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.
(Anayasamızın, Din ve vicdan hürriyeti Başlıklı 24. Maddesi)

2-Bu kişiler için başörtüsü masum bir alışkanlık olmaktan çıkarak kadın özgürlüğüne ve Cumhuriyetimizin temel ilkelerine karşı bir dünya görüşünün simgesi haline gelmektedir.” (Danıştay 8. Dairesinin 23.2.1984 günlü, E: 1983/207, K: 1984/330 sayılı; 16.11.1987 günlü, E: 1987/128, K: 1987/486 sayılı; 27.6.1988 günlü, E: 1987/178, K: 1988/512 sayılı kararları).
(Anayasa Mahkememizin, 9.4.1991 günkü 1990/36 esas sayılı kararından)






Not: Kitabından alıntı yapmama izin verdiği için Prof. Dr. Şahin Filiz'e teşekkürler...









[1] Diyanet İlmihali’nden düzenlenmiştir.
[2] A’râf, 7/31.
[3] Mecmeu’z-Zevâid, 5/132.
[4] Nur, 24/30-31.
[5] Ahzab, 33/59.
[6] Ebu Davud, Libas 31.
(1)

Emekli Kurmay Albay Eski Senatör SAMİ KÜÇÜK ile Röportaj


Emekli Kurmay Albay Eski Senatör SAMİ KÜÇÜK ile Röportaj

‘Sevgili Sami Küçük’e ve eşi Yıldız Hanım’a röportaj teklifimizi kırmayarak bizi evlerinde ağırladıkları için sonsuz teşekkürler.
Sevgilerimle…
M.Recep

Sami Küçük Kimdir?
Rumeli göçmeni bir ailenin çocuğudur. Babası Mustafa, Kurmay Yarbay Fuat Balkan’ın gönüllü ordusuna katılan kahraman askerlerdendir. Sonra yine gönüllü olarak Filistin’e gitmiştir.
Sami Küçük’ün doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte(bunun sebebi doğduğunda nüfusa kayıt ettirilmediğindendir) kendisinin söylediği üzere 6 Ocak 1916’dır, doğum yeri Drama’dır.
Ailesi Rumeli’den Türkiye’ye göçünce Silivri’ye yerleşirler. İlkokulu 1929’da en iyi dereceyle bitirir.1930’da askeri ortaokulu kazanır. 1933’te askeri liseye devam eder. Nisan 1936’da liseyi birincilikle bitirir. Sonra Harp Okulu’na katılır.1945’de Harp Akademisini kazanır.1949’da İngiliz Harp Akademisi’ne öğrenci olarak yollanır.1951’de Tokyo görevi başlar.14 Ekim 1953’te Yıldız Hanım’la (Küçük) evlenir.1957’de Madrid’deki Ataşelik görevi başlar.27 Mayıs 1960’da İhtilâli yapan kadronun içinde yer alır ve Köşk Harekâtını yapar. İhtilâlden sonra kurulan Milli Birlik Komitesi içerisinde yer alır. Sonra Cumhuriyet Senatosu’nda, 1980 Darbesi’ne kadar ülkesine ve milletine hizmetlerde bulunmaya devam eder.
2008 yılında çıkardığı ve anılarını anlattığı Rumeli’den 27 Mayıs’a adlı bir eseri bulunmaktadır.


1. Kitabınızda Rumeli’den ayrılışınızı anlatmışsınız, Mustafa Kemal’inde haliyle doğduğu topraklara bir özlemi vardır, bu konuda bizimle duygularınızı paylaşır mısınız?

Rumeli Osmanlı İmparatorluğu’nun daha fazla önem verdiği bir yerdi, Rumeli toprakları çok verimli yerlerdi. Osmanlı vergilendirmede Rumeli’den 3, batı Anadolu’dan 2, doğu Anadolu’dan 1 alıyordu. İmparatorluğun ilk demir yolu Rumeli’de yapılmıştır, buranın imarı için çok para harcanmıştır. Bu kadar önemli toprakları kaybetmek elbette üzücü olmuştur ama artık yapılacak bir şey yok. Ancak Anadolu’muzda Rumeli’ye benzeyebilir iyi, temiz ve vatansever ellerde bulunursa. Yalnız oraya gittim gördüm, bıraktığımız hiçbir şey kalmamıştı.

2. Yine kitabınızda Türkiye’nin NATO’ya girişinden söz etmişisiniz, Türkiye’nin geldiği noktada hala NATO’ya bağlı kalması sizce doğru mu?

Türkiye Atatürk’ün tam bağımsızlık ilkesine dayanarak dış politikada uzun yıllar dengeli davrandı. Özellikle Atatürk ve İnönü zamanında, Rus düşmanlığı yapılmadı. 1925’de Ruslarla saldırmazlık paktı yaptık, bu anlaşma on yılda bir yapılacaktı. Ancak 1945’te başvurduk fakat Ruslar ‘şartlar değişti’ dedi, neymiş şartlar. Rusların 1876’da Osmanlı topraklarından almış oldukları toprakları geri istemeleri, boğazlardan üs istemeleriydi. Bize bunu söyleyen Selim Sarper’dir.

Yalçın küçük bu konuda yazılı belge yoktur diyor.

Belge olmayabilir. Türkiye hayır dedi, biz topraklarımızı savunacağız dedi. Bu sırada ABD olsun İngiltere olsun bunlar ‘Ruslar bizim müttefikimiz, Ruslarla aramızı bozmak istemiyoruz kendi meselenizi kendiniz halledin’ dediler, ta ki Ruslar Avrupa’da kendilerine bağlı rejimler kurmaya çalışana kadar.

Yani Rus emperyalizmi tehdidi?

Evet, Rus emperyalizmi, bu müttefikleri uyandırdı. Sonra Amerikalılar ‘Truman Doktrini’ adı altında 400 milyon dolarlık bir yardımı Türkiye’ye ve Yunanistan’a ayırdılar. Çok az bir kısmı bize çoğu Yunanistan’a verildi. Zaten NATO kurulmuştu, biz NATO’ya girmek istiyorduk çünkü tehdit altındaydık. Bu bir Bolşevik tehdidi değil, Moskof tehdidiydi ve bu zamana ait değildi. Osmanlı’nın yıkılmasında Moskofların çok etkisi olmuştur. Özellikle Balkanlarda, Slavları Osmanlı aleyhine kışkırtmışlardır. İmparatorluk 1876’dan 1922’ye kadar 6 savaş yapmıştır. Her savaş bir ülkenin en az 3 yıllık milli gelirinin gitmesi, yok olması demektir. Ülkenin mimarı olan aydın, eğitimli insanlarımız savaşlarda yok olmuştu. Böyle bir ülke kalkına bilir miydi, elbette kalkınamazdı ancak biz cumhuriyetten sonraki dönemde barış sayesinde kalkındık bu barışa NATO’nun katkısı olmamıştır diyemeyiz. Ruslar Brest-Litovsk’la kaybettikleri toprakları Avrupa’dan geri aldılar ama Türkiye’den alamadılar o yüzden NATO Türkiye için bir ‘cankurtaran simidi’ olmuştur. Ve bundan Türkiye yararlandı.

Peki, götürüsü olmadı mı? Mesela içimizde kurduğu SÜPER NATO yani Gladyo?

Gladyo’nun anlamı bir Sovyet istilası karşısında orduların gerisinde gerilla savaşı yapacak örgütlenmedir, bu amaçla kurulmuştur. Ama bunlar sonradan kötü amaçla kullanılmıştır, o ayrı. Ruslar 2.Cihan Savaşı’nda 200 bin kişilik bir gerilla ordusu kurmuşlardı, cephe gerişsinde ve Almanların ilerleyebileceği stratejik noktalarını tahrip ediyorlardı. Şimdi onlar böyle bir şeyden yaralanmışları da ben neden yararlanmayacağım, bu amaçla kurulmuştur ama sonradan kötü amaçla kullanılırsa amacından saptırılırsa bu onun esas amacının kötü olduğu anlamına gelmez. Amacında kullanılırsa iyi bir şey çünkü. İnşallah hiçbir zaman ihtiyacımız olmazdı, olmadı da bu zaman kadar ama olmayacak diye de tedbir almayacak değiliz. Ne diyorlar, bir ata özü vardır ‘hazır ol cenge eğer istersen sulh-u salâh ’ yani barış istiyorsan savaşa hazır olduğunu göstereceksin, senin hazır olduğunu görürlerse sana dokunmazlar.


O zaman diyorsunuz ki, NATO’ya giriş Rus emperyalizmine karşı Türkiye’nin kendini koruması için yapılan bir hamleydi?

Bakın onu diyorum, bu barış döneminde topraklarımıza bir tek yabancı mermisi düşmemiştir. Gerçi Kore örnek verilebilir, Kore NATO’nun bir kurbanıdır. NATO kurulduğunda girmek istedik fakat bizi almadılar. Ancak Kore’ye Kuzey Koreliler saldırıp, B.M. oraya gidince biz de oraya katılınca ve orda samimiyetle savaşınca müttefiklerin gözü açıldı ve bizi NATO’ya aldılar.
Türkiye İstiklal Savaşı’nı Batı’ya karşı yaptı ama ilk elini sıktığı insanlar batılılardı. Ruslarla da saldırmazlık anlaşması yaptı. Ruslar, İstiklal Savaşı sırasında bize yardım edeceklerdi. Biliyor musunuz, Sakarya Savaşı’na kadar yardım yapılmamıştır. Onlarında politikası bu çünkü amaçları sıcak denizlere inmek, bu da onların politikasıdır.

Bugünü mesela değerlendirirsek önümüzde Avrasya seçeneği var?

Bugün bir tez var Tuncer Paşa’da ( tuncer kılınç) söyledi. İran var, Rusya var, Çin var onlarla birlik kuralım deniyor. Ama Atatürk mağlup ettiği insanlarla evvela el sıkıştı, benim yüzüm batıya dönüktür dedi. Osmanlı’nın da yüzü batıya dönüktür. Osmanlıda yalnız üç padişah doğuya sefer yapmıştır. Fatih, 4.Murat ve Yavuz. Fatih ve 4.murat zorunlu olarak bunu yapmıştır. Yavuz ise Şah İsmail’e karşı ve Mısır’ı almak için yapmıştır. Zamanın Kaptanı Deryası ‘bu parayla sefer yapmak yerine donanmayı güçlendirelim istikbal denizlerdedir’ demiştir ama olmamıştır. Yavuz, Kutsal Toprakları almakta kararlıdır. Bunun dışında bütün padişahlar yüzünü batıya çevirmiştir.

3. Kitapta değindiğiniz üzere PKK’nın dağ kadrosu 12 Eylül’den önce 2 bin iken darbeden sonra 20 bin olmuştur ve PKK konusunda dönemin yetkilileri gereken önemi göstermemişlerdir, bu sizce kasıtlı olarak mı yapıldı?

Kasıtlı olduğunu sanmıyorum,12 Eylül’den önce de vardı. Türkiye PKK’yı tarihten silebilirdi ama cesur adımlar atılması lazımdı. PKK’nın ilk baskını 1984’de Şırnak’ta bir karakol baskını oldu. O sırada Turgut Özal başbakan, Kenan Evren cumhurbaşkanı. Turgut Özal’da Mardin’de gezide ona haber veriyorlar, Turgut Özal’ın cevabı ‘üç çapulcuya pabuç bırakacak değiliz’ diyor, uçakla Ankara’ya gidiyor oradan helikopterle Göcek’e gidecek serin sularda yürüyecek. Bir devlet adamı, yalnız onun için söylemiyorum o zaman ki bütün sorumluları kastediyorum, Türkiye’nin bir karakoluna kendi toprakları dışından bir saldırı oluyor o zaman ne yapmak lazım bu saldırıyı yapanı bulup yok etmek lazım. O zaman bu önemsenmedi eğer o gün bu mesele önemsenseydi daha başlangıçta bitirtilirdi. O yıllarda Irak’ta, Saddam’da harekât yapmamıza müsaade ediyordu.

Sonra tabi bölgeye ABD çekiç gücü yerleşti?

O tabi daha sonra, zaten onlar bunlara silah verdiler PKK’yı desteklediler. O zaman I. Körfez Harekâtı’nda Türkiye’den yardım istediler, Türkiye kabul etmeyince (özellikle askeriye), cezalandırmak için yaptılar. O çekiç güç Irak’a karşı değil bize karşı kurulmuştur.

Peki, II. Körfez Harekât’ı konusundaki görüşleriniz nasıldı? Örneğin, ulusalcı çevreler 1 Mart Tezkeresi’nin kabul edilememesi için önemli bir mücadele yürüttüler?

Hükümet Amerika ile anlaştığı halde tezkere geçmedi. Siz geçeceğine dair söz vermişisiniz adamlar her şeylerini ona göre planlamışlar, yatırımlarını yapmışlar sonra ne oldu olmadı. Madem söz verdin yapacaksın. O iradeyi gösteremediler. En başta deselerdi Irak bizim komşumuzdur, biz bu işte yokuz, sen kendin ne yarsan yap diye ama demediler. Siz olsanız o devletin başında ne yaparsınız?

Zaten Cüneyt Zapsu’da gitti mesela ABD’ ye orada ‘Erdoğan’ı deliğe süpürmeyin’ dedi?
Evet, ne diyor ‘drain’ diyor. Onlar tuvalet çukurlarına öyle derler oraya süpürmeyin diyor.


Tezkere geçseydi ABD Ordusu Türkiye’nin Güneyi’ne yerleşecekti deniyor?

Şimdi onlar oraya kalmak için gelmedi, Irak’ın petrolü için geldi. Trabzon’da ne işleri var deniyor, sen verirsen oraya da girer. Başta diyeceksin ki ‘sen madem Irak’a harekât yapacaksın burada işin ne? Hava üslerimi kullanmana müsaade etmem’ dersin olur biter. Ama o kararlılık gösterilemediğinden bugün bu karışıklıkların içinde oluyoruz.

4. 27 Mayıs ve 12 Mart – 17 Eylül karşılaştırması yapmışsınız, biliyoruz ki 27 Mayıs Türkiye’ye aydınlanmacı bir dönem yaşattı fakat 27 Mayıs’ın düştüğü hata 1924 Anayasası’nın tasfiye edilmesi oldu. Bu 27 Mayıs’tan sonra gelecek olan darbelerinde 27 Mayıs’ı tasfiye etmelerine neden oldu diyebilir miyiz? Yani 1924 Anayasası korunup üzerine günün şartlarına uygun eklemeler yapılsaydı daha iyi olmaz mıydı?

24 Anayasası zaten 1937’de değiştirilmişti. Şimdi ‘sivil anayasa’ diyorlar, Erol Manisalı bir şey söyledi ‘‘illa demokratik anayasa yapacaksınız, 27 Mayıs Anayasası’nı örnek alın’’ dedi. Şimdi 27 Mayıs Anayasası’nda her şeyden önce hâkim teminatı vardı yani yargı güvencesi sağlıyordu. Erkler ayrılığı ilkesi kesin kesti. Yargı üzerinde siyasetin baskısı yoktu, yargı bağımsızlığı tamdı ama bunu hazmedemediler. Şimdi ise bu yardımlar konusunda yüksek seçim kurulu karar verdi hükümet dinlemiyor bile siz devam edin diyor yardıma, gelinen nokta bu.

5. Biliyorsunuz bu sıralar yine 6–7 Eylül olayları gündemde sizce de bu tertibi NATO güdümlü Gladyo mu düzenledi?

Bu Yassı Ada’da tartışıldı, işte Atatürk’ün evine bombayı koyanın bir Türk polis memuru olduğu anlaşıldı. Ve hükümetin bundan haberi var, sonradan mahkemelerle anlaşıldı. Bu bir tertipti, Kıbrıs’taki olaylar dolayısıyla Yunanistan’da bir panik yaratmak amaçlandı. Nitekim olaylar kontrolden çıktı hiç de iyi şeyler olmadı. O gün İstanbul’daydık, Fatih‘de bir baktık tanklar var tankların üstünde sivil insanlar gidiyorlar, tankı gören üzerine atlıyor kimse de indirmiyor onları tankların üzerinden, ertesi gün gittik Beyoğlu’nda her yer yağma edilmişti. Bunlar devlet ciddiyetiyle bağdaşmaz ama bunu Demokrat Parti yaptı ve bilerek yaptı.


6- Bazı çevreler 27 Mayıs’ı ABD’nin yaptırdığını söylüyorlar siz kitabınızda da değinmişsiniz özellikle İhtilâl’den sonra NATO’ya bağlı kalınacağının ilan edilmesi açıkçası bizde de soru işaretleri bırakmıyor değil, bu konuda bizi aydınlatır mısınız?

Ben kitabımda da yazdım, bunu neden ABD yaptırsın, diyorlar ki işte Adnan Menderes ABD’den para istedi 1954’de, 300 milyon dolar istedi 30 milyon verdiler, döndü geriye. Bunun üzerine dış politikada değişiklik yaparak Rusya’dan yardım alacağını,1960 Haziranı’nda da Rusya’ya gideceği, bu gidişi önlemek için yaptırıldı diyorlar. Peki, kime yaptırdı bunu bizlerle yaptırmış 27 Mayıs’ı biz yaptık çünkü. Şimdi soğuk savaşla birlikte Ruslarla başlayan birbirimize güvensizlik ortamı 27 Mayıs’tan sonra düzelmiştir. İhtilâl’den sonra Sovyet büyükelçisiyle çok iyi dost olmuştuk. Bir gün ona dedim ki Türkiye ile Rusya dost mu olmalıdır, yoksa işte bu soğuk savaş dönemi gibi devam mı etmelidir. Dost olmalıdır dedi, o zaman bunun icabını yapıyor musun dedim, ne yapayım dedi. Bir parlamento heyeti davet et dedim. Gelmezsiniz dedi, sen et dedim. Büyük elçinin vazifesi budur ve ekledim, bunu unutma büyük devletlerin daveti kolay kolay reddedilemez dedim. Kafasını salladı gitti, bir hafta sonra geldi daveti yaptım dedi. Birkaç vakit cevap alamamış bir daha davet yap dedim, büyük elçinin vazifesi kapıyı çalmaktır, açarlarsa girecek açmazlarsa açık pencere varsa oradan girecek, oda olmazsa bacadan gireceksin, bizde bir söz vardır ‘elçiye zeval olmaz’ diye senin yapacağın her şey makbuldür neden çünkü sen her iki ülke yararına olacak bir iş yapıyorsun dedim. Sonra davet kabul edilmiş, işte bizim heyet gitti, sonra onlar geldi, sonra bakanlar, başbakanlar nezdinde ziyaretle oldu ve ilişkiler gelişti. Sonra bir baktık işte Ruslar Türkiye’ye yatırımlar yaptılar, bu başlangıç oldu. Atatürk’ün dış politikadaki prensibi şuydu ‘Türkiye dış politikasını hiçbir zaman Sovyet düşmanlığı üzerine kuramaz’ ancak menderes hükümeti aksi yönde davranmıştır. Şimdi ise Ruslarla ilişkilerimiz çok gelişti. O zaman ABD, 27 Mayıs’ı Türkiye’nin Ruslarla ilişki kurmasını engellemek için yaptırdıysa biz aksi yönde hareket etmiş olduk, yani Adnan Bey gitseydi bizim yaptığımızdan farklı bir şey mi yapacaktı. O zaman bunu ABD yaptırdıysa bize de bunu yaptırmamaları lazımdı, böyle bir şey çok saçma.


7- Sevgili Sami Küçük, Türkiye’de bugün tahkikat komisyonları misali bir sindirme harekâtı, ergenekon operasyonu adı altında yürütülmektedir, sizce bu süreç Türkiye’yi nereye götürmektedir?

Tahkikat Komisyonları daha tehlikeydi, Fatin Rüştü çıkıyor diyor ki ‘CHP’nin bütün milletvekillerini tutuklayalım ve biz parti diktasıyla ülkeyi yönetelim’ bugün en azında bunu söyleyen yok hiç olmazsa.

Öyle dediniz ama Dengir Fırat ‘milli iradeye ram olmak durumundasınız’ diye bir söz etti ve milli iradeden kasıt da kendileri.

Milli irade oy demek değildir, milli irade hakikatten milletin menfaatlerine uygun olursa milli irade olur. Sen hırsızlık yapacaksın ben oy aldım bana mubahtır, yok böyle bir şey.

O zamanlar Celal Bayar diyor ki ‘ben gerekirse İsmet Paşa’nın ipini çekmekte tereddüt etmem’ .Peki İsmet Paşa kim, milletin makûs talihini yenen adam. Bunu Atatürk söylüyor, Viyana bozgunu başlamış ta Sakarya’ya kadar Türk Milleti uzun yıllardan sonra ilk defa İnönü’yle zafer kazanmıştır.

Bu ise ulusalcıları, ulusalcılığı ortadan kaldırmak için yürütülmektedir.

İşte bugün CIA istasyon şefleri ‘Kemalizm bitmiştir, vazgeçin’ diyorlar.

Bunu Avrupa da söylüyor, neden Kemalizm ulusalcılığı öneriyor yalnız Türkiye’ye değil, bütün Dünya’ya. Mustafa Kemal yalnız Türkiye’yi değil, bütün Asya’yı uyandıran adamdır.

Sol’da ise ayrışma var, mesela soros’un solcuları bu operasyonu destekliyorlar.

Fransa’da II. Dünya Savaşı sırasında Almanlar Fransa’ya doğru ilerlediği zaman Fransa’yı Fransız Komünist Partisi savundu, Almanlara kök söktürdüler. Bizde ise 12 Eylül solu sindirdi ve hala bu ölü toprağını üzerimizden atamadık.

28 Şubat’la bir ileri hamle yapıldı ama bugün işte bu operasyonla da onun intikamı alınıyor.

Onda da bir şeyler oldu ama pek öyle etkili olamadı, şimdi yapılanlar bir bir geri gidiyor. İmam Hatiplilere bir takım imkânlarla her fakülteye girme imkânı hazırlanıyor. İmam Hatipse, İmam Hatip’e gitsin.

Başörtüsüne özgürlük diye yola çıkıyorlar.

Oda olsun ama dışarıda olsun şimdi bilimle din ayrı şeyler. Bilimde şüphe vardır, dinde inanç vardır.

8. Türk Gençliği’ne bakışınız nasıldır, sizce gençlik önümüzdeki süreçte nasıl bir tavır almalıdır yani bir devrimci olarak gençliğe tavsiyeleriniz nelerdir?

Gençler, Türkiye’nin gelişmesi için, aklın hâkim olması için, Türkiye’nin yaşanılabilir ülke olması için bütün dikkatini burada toplamalılar ve aydın insanların Türkiye’nin kaderini tayin edecek noktalara gelmesi için biran önce harekete geçmelidirler. Atatürk’ün Bursa Nutku’nu okusunlar, orada ne diyor ‘kimseye yalvarmayacaksın, gerekirse taşla, sopayla devrimleri savunacaksın’.

Bugün ne yazık ki bir takım kimseler Bursa nutku uydurmadır diyebiliyorlar.

Bursa Nutku meselesini karara bağlayan hâkimle ben konuştum. İzmir’de ağır ceza hâkimiydi, Abdullah Bey. Burhaniye’de bir yazlık evimiz var, onunda orada evi var. Ahbaplık ederdik, bir gün bana anlattı. Bursa Nutku önüne geliyor karşısına, işte dava ediliyor Atatürk’e ait değildir diye. Aldım diyor - Nutku baktım, dedim ne yapabilirim, evvela düşündüm kim bu nutku söyleyen Atatürk, Atatürk kim ihtilâlci kime karşı, yedi düvele karşı hareket etmiş. Padişahlığı kaldırmış, hilafeti kaldırmış, devrimleri yapmış bir adam, bunları yapan adam bunu söyler, söylemedi derlerse ayıp ederler onun için bastım kalemi ‘bu Nutuk Atatürk’e aittir’ diye karar verdim - dedi.

Zaten nutkun üslubundan da Mustafa Kemal’e ait olduğu anlaşılıyor.



9- Ben sizin ve Suphi Karaman’ın 27 Mayıs’ın asıl ihtilâlci kanadını oluşturduğunuzu düşünüyorum yani sizler M.B.K. içinde daha ileriyi gören aydın kişilerdiniz, sizin yapmak istediklerinizi MBK içinde engellemeye çalışanlar oldu mu?

M.B.K. içinde 13 Kasım’a kadar bize bir şey yaptırmadılar. Karşımızdakiler devam edelim diyorlardı. Bizde diyorduk ki, ‘Mustafa Kemal’den akıllı değiliz, o ne yaptı evvela orduyu dahi kurmadan meclisi kurdu tabanını genişletti, Hakkâri’den Edirne’ye kadar o meclise topladı hepsini. Bizde ona göre yapalım’. Buna inandıramadık kimseyi bu bir. İki, dediler ki reformları yapalım dedim yapalım, önce bunları kanunlaştıralım sonra çıkalım halkın karşısına vaziyeti anlatalım referandum yapalım, hepsi tamam dediler sonra kimseyi bulamadık. Meğer bizi toplamaya karar vermişler. O sıra Suphi Karaman’da onlarla çalışıyor. O sonra benle beraber hareket etti. Orhan Kabibay’a dedim ‘1 meclise dayamamız lazım,2 ordudan elimizi çekmemiz lazım biz Genelkurmay’la muhatap olalım, 3 herkes açıyor telefonu filan yere şunu ata, arıyor bakanı şunu şöyle yap bu yürür şey değil’ dedim. Dedi tamam, sonra dedi ki Orhan ‘reform yapacağız’ reform diyorsunuz ne yaptınız bugüne kadar, dedim sustular. Bunları biz sonra 13 Kasım’da uzaklaştırdık. Sonradan dediler ki ‘biz reform yapacaktık onlarda Halk Partisi’ne teslim etmek istiyorlardı, anlaştılar bizi uzaklaştırdılar’. Bunların biz bütün evrakına 13 Kasım’da el koyduğumuzda baktık ki reform adına tek belge yok.

O zaman MBK içinde cuntacı bir kesim vardı.

Biz onları uzaklaştırdık kurucu meclisi kurduk, anayasayı 61’de hazırladık, bir baktık Talat Aydemir cuntası ültimatom verdi bize. Biz seçimleri bile zar zor yaptırdık, bize seçimleri yapmayın dediler. Meclis toplanmaya başlandı, dağıtın meclisi dediler. Bir gün bakanlar kurulunda oturduk, seçilen mebuslar meclise geliyorlar ama adamlar dağıtın meclisi diyorlar bize. Sonra biri geldi çıktım dışarı bir subay, dedim ne var ‘Talat Aydemir dedi anayasa profesörlerini çağırdı, meclisi biz fes edersek anayasayı ihlal eder miyiz, etmez miyiz? Diye soruyor’ ciddi misin dedim, evet dedi. Ben içeriye döndüm bakanlarda var arkadaşlar dedim her şey planlandığı gibi yürüyecek meclis toplanacak dedim, Ahmet Tahtakılıç vardı dedi ‘bir az önce düşünceliydiniz’. Anlattım durumu ‘bunları ölüm korkusu sarmış hiçbir şey yapamazlar’ dedim. .Napolyon’un bir sözü vardır ‘süngülerle iktidara gelinir ama süngüler üzerinde oturulmaz’. Ben arkadaşlara özellikle 14’lere bunu anlatamadım.

Talat Aydemir olayına bu hareketleriyle davetiye çıkardılar diyebilir miyiz?

Evet, Aydemir’e Allah rahmet eylesin diyelim ama ona da hayır gelmedi idam edildi.

11. Bazı komite üyeleri senatörlük döneminden sonra siyaset içinde kaldı siz neden kenara çekildiniz?

Ben yeter gördüm, fazla bir şey katacağımı düşünmedim. Suphi Karaman vardı, Ahmet yıldız vardı, sonra biri daha vardı onlar İşçi Partisi’ne girdiler kazanamadılar, kazanamayacak bir yere gitmezdim. Karavelioğlu’da Halk Partisi’ne geçmişti. Bir arkadaşımız da Kenan Evren’in danışmanı oldu.

12. Son olarak ülkemizin ve dünyanın geleceğine yönelik görüşleriniz nelerdir?

Türkiye ileriye gidecek gitmek mecburiyetinde, çocuklarımıza çok daha aydınlık bir dünya yaratmak bizlerin sizlerin vazifesi. Türkiye her halükarda layık olduğu yere varacaktır ama böyle giderse zaman kaybeder.

Sizce AB’ye girilmeli mi?

AB’nin kendi yasaları var, fonları var bunlardan yararlanılabilir ama biz kendi yaptığımızı kendimiz bozuyoruz. İşte önümüzde 61 Anayasası varken demokrasiye heves etmişken bu askıya alınıyor diktalar geliyor. Laikliği getiriyorsunuz din devleti peşinde koşanlar devletin üst kademelerine geliyor. AB’ye girdiğiniz zaman bunlara veda etmeniz gerekecek çünkü o zaman Türkiye’nin bir batı toplumu halini alması gerekecek. Türkiye sermayesi az olan bir ülke ne yazık ki. Atatürk Mersin’i ziyaret ettiğini zaman bakıyor yüksek binalar var, soruyor bunlar kimin diye, diyorlar ki Yahudi Avram’ın işte Ermeni’nin şu işte Fransız bilemem kimin dönüyor diyor ki halka siz bunlar yapılırken nerdeydiniz diyor, kimseden ses yok. Yaşlı bir adam öne geliyor diyor ki biz nerdeydik diye sordunuz, biz Yemen’de çarpışıyorduk, biz Balkanlar’da komitacılarla çarpışıyorduk, biz Sarıkamış’ta çarpışıyorduk, biz Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da çarpışıyorduk yetti mi, diyor. Atatürk arkadaşlarına dönüyor diyor ki ‘hayatımda tek cevabını veremeyeceğim soru buydu’.
Türkiye matbaayı 400 yıl almadı neymiş Kuran makineyle yazılmazmış, o yüzden dincilerden ne yapsam hıncımı alamam, bizi çok geride bıraktılar. O sırlalar azınlıklar Ayvalık’ta matbaayı kurmuş yayın yapıyorlar onların hepsi tüccar. Bizimkiler ya çiftçi ya asker. İstiklal Savaşı sırasında lokomotifleri çalıştıracak ateşçi bulmadık, Ermeni ve Rum ateşçileri süngü zoruyla çalıştırdık. Amasya’da göç ediyor Rumlar, aman diyorlar Dimitri’yi bırak, neden diyor o fırıncı, ne olmuş fırıncıysa o giderse aç kalırız diyorlar.
Sarılmışız bir tekkeye, tekkeden hu çekiyoruz o zamanlar şimdi de aynı ya gidiyoruz. Belki şimdi İslam Dünyası’ndaki ülkeler bağımsız gibi ama ne üretiyorsun diye soruyorlar, hiçbir şey yok. Dünya korumacılığa gidiyor, siz satıyorsunuz.

Tam bu konuda Yalçın Küçük şöyle bir şey söyledi ‘KİT’ler satılırken Genelkurmay karşı çıksaydı satılmazdı’ dedi.

Genelkurmay’da hangi Genelkurmay? Genelkurmay, paşasına sahip çıkamayan Genelkurmay mı? GATA’ ya ‘gatakulli’ diyorlar, Genelkurmay açıklama yapıyor ‘etik değil’ diyor bu kadar.

21.02.2009 / Suadiye - İstanbul

BİTTİ..