Ufkun Arkasını Görmek İçin
Bakan Davutoğlu’nun M.A.Birand’ın 32.gün adlı programında Suriye üzerine sarf ettiği bir takım sözler medyamızda ‘gerekirse Suriye ile savaşırız’ başlığı altında verildi. Elbette bu kasten ve olası bir NATO’nun Suriye müdahalesine halkın alıştırılması için yapılıyor.
Prof. Noam Chomsyk 2007 yılındaki bir söyleşisinde
‘‘Doğruyu söylemek gerekirse İran sorununun nükleer silahlarla ilgili olduğunu pek düşünmüyorum. Kimse, İran nükleer silah üretsin demiyor tabii, ne de başka herhangi bir ülke. Ama Ortadoğu coğrafyası, Kuzey Kore’den farklı olarak, dünya enerji kaynaklarının tam ortasında bulunuyor. … Ortadoğu’nun enerji kaynaklarını yönetme isteği, ABD dış politikasının temeli durumundaydı. Bu, çoğu zaman söz edildiği gibi basitçe kaynaklara ulaşma sorunu değildi. Petrol deniz üstüne çıktı mı, her yere gider. Sonuçta ABD Ortadoğu petrollerini kullanmıyor olsaydı bile aynı politikayı izleyecekti. Gelecekte güneş enerjisi sorunu çıktığında da aynı politika sahnede olacaktır. Devlet arşivlerine bakın sadece, ya da en azından mantığına: oyun her zaman kontrol altında olmuştur. Denetim, stratejik hesapların çıkış noktasıdır. Dick Cheney, Kazakistan’da ya da başka bir yerde, bir boru hattının kontrolü, “bir yıldırma ve şantaj aracıdır” demişti. Boru hatlarını biz kontrol ettiğimizde, bunu “tüm iyi niyetimizle” yapıyoruz. Yok eğer başka ülkeler enerji kaynaklarının ve dağıtımının kontrolünü ele geçirirse yıldırma ve şantaj…’’(1) bunları dile getiriyor.
Prof. Başka bir söyleşisinde ise İran’la ilgili ‘‘ İran’a saldırmanın, yaptırım uygulamanın vs. gerçek sebepleri için tarihe dönüp bakalım. Demek istediğim, biz tarihi unutmayı severiz ancak İranlılar sevmez. 1953’te Birleşik Devletler ve Britanya parlamenter hükümeti devirerek yerine canavar bir diktatör, 1979’a kadar yönetimde kalan Şah’ı oturttular. Ve bu yönetim boyunca, Birleşik Devletler elinden geldiğince, bugüne kadar şimdi karşı çıktığı programların uygulanmasına güçlü destekte bulundu. 1979’da halk diktatörü devirdi ve ondan bu yana Birleşik Devletler İran’a elinden geldiğince eziyet çektiriyor.
… İşin özü şu: İran kontrol dışı. Bildiğiniz gibi [İran] Şah yönetimi altında bir Amerikan müttefiki devlet kabul ediliyordu ve şimdi bu rolü oynamayı reddediyor. ’’ (2) tespitini yapıyor. Şimdi dikkat buyurun eski müttefik rejim değişince ebedi düşman sıfatını alıyor ABD dış politikasında!
Suriye’den bahsedecektik İran’ı niye karıştırdın derseniz Ortadoğu’daki ülkeler açısından düşündüğümüz süreçlerin benzer olduğunu görürüz; Şah dönemi İran’ı, İran-Irak Savaşı dönemi Saddam Hüseyin’in Irak’ı, Afganistan’ı yozlaştırma sürecinde Afganistan’daki Taliban yönetimi ve Baba Esat Dönemi (90’lı yıllar) Suriyesi Batı’nın doğrudan ya da dolaylı müttefikleri olmuştur. Ne zaman ki ADB çıkarlarına ters düşecek hamleler yaparlar veya bağımsız kararlar alacak yönetimleri başa getiriler o zaman düşman ilan edilirler. Olası bir İran müdahalesinden önce -ki ‘bazı askerler hata yapmak üzere olabilir’ (http://www.odatv.com/n.php?n=bazi-asker ... 1407101200)
adlı makalemizde bununla ilgili yapılan hazırlıklardan kısaca bahsetmiştik- İran’ı bölgede dayanaksız bırakmak için Suriye’nin ehlileştirilmesi elzemdir.
ABD’nin BOP’u bölgemizdeki rejimleri değiştirmek üzerine tasarlanmış ve uygulamaya konuşmuştur.(3) Rejim değişikliği denildiğinde siz ABD’nin müstemlekesi olacağını anlayın. Bugünkü hükümetin ‘sıfır sorun’ şiarıyla başlattığı ‘yeni dış politika’ atağı ABD’nin bölgedeki maşası olmaktan başka bir şey değil. Kendi ülkesinde ağır iç sorunları görmezden gelip komşu ülkedeki azınlıkların çıkardığı karışıklıklara çanak tutan bir dış politika izlenmesi ve bunun kendi iç meselemiz olarak algılanması/yansıtılması. Burada anahtar kelime elbette ‘Suriye’nin iç meselesi bizim de iç meselemizdir’ söylemi neden mi? Suriye’nin kuzeyi, Türkiye’nin güneydoğusu, İran’ın kuzeybatısı BOP haritasında açıkça ‘Kürdistan’ diye yazılmışta ondan.
Peki, emperyalist Batı’nın ve bugünkü işbirlikçi hükümetlerin aksine Mustafa Kemal’in bölgemiz için düşündüğü proje neydi? Onu da yarın aramızdan ayrılışının altıncı yılında anacağımız değerli fikir adamı Attilâ İlhan bugünlerin gelişini gördüğünden olacak Gazi’nin ‘ufkun arkasını’ görüp de bölgenin bağımsız kalabilmesi için nasıl hamleler yapmak peşinde olduğunu bizlere göstermek için 2004 yılında yazmıştır. ABD Irak’a müdahalesinin birinci yılıdır ve ne Suriye nede Arap Baharı gündemde dahi değildir. Sözü Attilâ İlhan’a bırakalım:
‘‘(Belge/3. ''...Gâzi 'nin TBMM 'deki ilk gizli celse zabıtlarını okuyalı, handiyse otuz yıl oluyor; o gün bugündür, el altından Suriye ve Irak 'la ilişkisi olduğunu bilirim; başlattığı anti/emperyalist savaşa katılmak amacıyla, gizlice ona başvuran Suriye ve Irak 'ın (Prens Faysal dahil) liderlerine, aynı cevabı (1920) verdiği malûmdur: ''...gücümüz ancak kendimizi kurtarmaya yetecek kadardır; siz de bizim yaptığımızı yapıp, bağımsızlığınızı elde ediniz; bilâhara, Federasyon mu olur, Konfederasyon mu olur, bir örgütte birleşiriz...'' (bkz. Sadi Borak , 'Gizli Oturumlarda Atatürk'ün Konuşmaları', Çağdaş Yayınlar, 1977)’’
''Bilinmez kaç sene sonra, Hasan Rıza Bey 'in (Soyak) 'Atatürk'ten Hatıralar' ında, 'Hatay Meselesi' yle ilgili satırlarını; okurken, o devirdeki davranışından Paşa 'nın adetâ üzgün olduğunu hissetmiştim. Olayı, zamanın (1937) Suriye Dışişleri Bakanı Cemil Mardam 'a anlatırken, bakar mısınız neler demiş: ''...ben, bir milletin mevcûdiyetini kurtarmak için işe başlarken, ne yazık ki Suriye'yi, Irak'ı, bütün İslâm Dünyası'nı, biraz müsamaha etmek mecburiyetinde kalmıştım; çünkü bütün bu âlemi kapsayan büyük imparatorluğun enkâzını, bizim kadar dostlarımızın ve dindaşlarımızın da görmüş olduklarını biliyordum...''
'... Muayyen bir zamanın geçmesi lâzımdı...'
''... imparatorluğun idaresindeki dürüstlüğün doğurduğu, birçok hoşnutsuzlukları da nazar-ı itibara almak icâb eder. Şahsen, bütün câmia için gayret sarf etsem bile, bazı kütlelerde hâsıl olmuş zihniyetler, bizi birbirimize yaklaştırmayacak kadar, mühim idi. Bu sebeple ben bütün kuvvetimi ve kudretimi, yalnız bu imparatorluk içindeki Türk olan unsura hasretmek mecburiyetinde kaldım...''
''... -buraya dikkat!- ancak, ben bu işi yaparken emindim ki, asırlardan beri beraber yaşamış, dindaşlık yapmış insanlar, ayrılamazlar. Yalnız imparatorluğun yarattığı birtakım sui tefehhümlerin unutulabilmesi; ve nihayet, beraber yaşamış bu insanların birbirini anlayabilmesi için, muayyen bir zaman geçmesi lâzımdı. Bugünün gelmiş olduğuna, itiraf edeyim ki; henüz kani değilim; fakat o dediğim gün gelecektir; fakat bu hakiki güneşin doğduğu günü anlamak için, biz ve dostlarımız, güneşi saymayanların haksız tazyiklerinden mülhem olmak için, daha fazla beklememeliyiz...'' (21/22 İkincikânun 1937)
''Biraz akl-ı selim, biraz iz'an sahibi, kim bu satırları okusa; Gâzi 'nin Devlet-i Aliyye-i Şahâne 'nin eski vilâyetlerinden oluşan, İslâm Ülkeleri 'ne 'elini uzattığını' görür. Zaten o zaman bile, temennileri, kuru lâftan ibaret kalmamış; elle tutulur somut tasarılara, ciddi önerilere dönüşmüştür. Şimdi sıra, onları gözden geçirmeye geldi; böylece Gâzi 'nin anti/emperyalist, 'hürriyet ve istiklâl' savaşçılığını, münhasıran gençlik yıllarına mahsus zannedenler; vefatına bir yıl kala dahi, nasıl bir inkılapçı muhârip olarak, yaşadığını göreceklerdir...''
''Tabii, bakarkör değillerse!..'' (4)
Nereden nereye BOP’un hızlandırılmış bir şekilde bölge ülkeleri üzerine her türlü küresel baskı kurularak uygulandığı şu günlerde eski defterleri karıştırmak ‘ufkun arkasını görebilmemizi’ sağlayacaktır. Günümüz holding medyası yazar/çizer tayfasının lakırdıları kafamızı şişirmekten başka işse yaramazken hem de!
M.Recep
09.10.2011
1-Noam Chomsky ile ABD'nin 'İran, Kore, Venezüella' stratejileri üzerine söyleşi -Michael Shank, 25 Mart 2007
2- The Real Network, Paul Jay, 19 Kasım 2007
3- Condoleezza Rice, Washington Post, 7 Ağustos 2003
4-Attilâ İlhan, “...O Gün, ´Mutlaka´ Gelecektir’’, Cumhuriyet 15.12.2004
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder